26 Mayıs'01
Sayı: 10


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınıf hareketi ve sendikal ihanet çetesi
  Türk-İş'in başındaki hain çete işçileri her zamanki gibi yine sattı
  TÜSİAD oligarkları yine "demokrasi istedi!
  Kamu emekçileri hareketi
  Direniş bayrağı cam işçisinin elinde
  İzmir Sümerbank'ta özelleştirme saldırısına karşı direnişte
  Ölüme, zulme, işkenceye karşın Ölüm Orucu Direnişi sürüyor!..
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/5
  Devrimci yayın organlarının ortak açıklaması:
  Düzenin zindan politikaları ve devrimci direniş
  Uluslararası hareket
  20 yıldır tutsak devrimci Mamia Abu-Jamal'in davası yeni bir aşamaya girdi...
  Ekim Gençliği'nden
  Paris Komünü: "Toplumsal devrimin şafağı"
  "Gestapo devleti"
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Açılım Hukuk Bürosu açıklamasından...

"Gestapo devleti"


"Gestapo Devleti", "Polis Devleti" dedi Mesut Yılmaz, eski bir Başbakan, şimdiki ünvanı ise Başbakan Yardımcısı. Mevcut yasalara göre; aynı anlamı taşıyan kelimeleri ya da aynı kelimeleri sarf edenler, bu tarz devlet ve düzene karşı çıkanlar, "terörist" tanımlaması içine girmektedir. Karşılığı ise hapis olmakta, mekan F tipi olunca da, bedel ölüm ya da ölümden beter hale getirilerek ödettirilmektedir.

Mesut Yılmaz’ı ucu kendi yüksek çıkarlarına dokunduğu için feveran ettiren, doğruyu söylettiren (bunu yaparken yargıya bu kadar açıktan müdahalesi de olayın bir başka boyutu), DGM Savcısı ve kolluk teşkilatının uygulamaları, devrimci, demokrat, yurtsever, ilerici, onbinlerce, yüzbinlerce insana sistematik bir biçimde yönelmekteyken, buna destek ve onay verenlerin bu çıkışı; traji-komik bir itiraftan başkaca anlam taşımıyor. İlginç olan genellikle muhalefetteyken "doğruları" söyleyen düzen partileri yöneticilerinin artık iktidarda iken de bunu dile getirmeleridir. Dahası, kolluk teşkilatı yasalara göre kendisine bağlı olan İçişleri Bakanı’nın mensubu olduğu partinin başkanı sıfatıyla bu açıklamanın yapılması, hayli enteresan oluyor.

Sanki Mesut Yılmaz’ın tanımlamasını doğrulamak amacıyla çaba gösteren devletin çeşitli kurumları, icraatlarını yeni örneklerle sürdürüyor. Kamuoyuna "telekulak" olarak yansıyan "telefon dinleme" faaliyetinin S. Demirel’i bile istisna kılmayacak tarzdaki yaygınlığı, Ankara Emniyet birimlerinin bilim-kurgu film ve romanlarını andıran biçimde Ankara’nın cadde ve sokaklarını bilgisayar destekli bir sistem ile kontrol etme çalışmalarına başlaması, Meclis kulisinin basına yasaklanmaya çalışılması, son haftalardaki gelişmeler olarak kamuoyuna yansıyor.
(...)

Bakanlarını istifa ettiren, tutuklamak zorunda kalan; IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşlara teslimiyetini Kemal Derviş’in atanması şahsında artık gizlemeye dahi gerek duymayan; otomatiğe bağlanan zam furyası ve sıfır oranındaki maaş ve ücret "artışları" ile sömürüyü resmen ve açıktan dayatan ; "Kıdem Tazminatı Fonu" ve sahte "Memur Sendikaları" yasa tasarıları ve kapsamlı işçi tensikatı ile emekçi haklarının tasfiyesinde dizginsiz bir yönelime giren; Telekom ve Bor Madenleri örneklerinde görüldüğü ve görüleceği gibi yağmada ve peşkeşte sınır tanımayan Devlet; F tipi hapishanelerde de bütün bunlarla aslında çok yakından ilgili, imha politikasındaki ısrarını sürdürmeyi asli görev olarak kabul etmektedir.

F Tiplerinde insanlık suçu ve insanlık dramı

Yukarıdaki tablo en hafifinden eleştiriyi, itirazı, karşı çıkışı gerektiriyor. Bunun çoğalması ve güçlenmesi; sistemin stratejik hamlelerinin boşa çıkması, emperyalist programların aksaması, bozulması anlamına gelmektedir. İşte tam da bu noktada F tiplerindeki ısrarın esrarı çözülüyor. Karşı çıkanların en ileri, en uç örnekleri; hem tasfiye edilmek, hem boyun eğdirilmek suretiyle insanlık dışı koşullara mahkum ettirilmeye çalışılırken, olası karşı çıkanlara akıbet adresi gösterilmiş oluyor. "Hücreleştirilmek istenen yaşamın kendisidir.", "Sindirilmek istenen esasında bir bütün olarak toplumdur." denilirken kastedilen, tam da budur.

F tipi hapishanelerde direniş sürüyor. Ölenlerin, felç olanların, geriye dönüşü olmayan yolda ilerleyenlerin yerine ve yanına, onlarca yeni mahpus ölüm orucuna başlıyor. Devletin hiçbir manevrası işe yaramadı. 5 aylık F tipi hapishane pratiğini bizzat yaşayarak "karşı çıkış gerekçelerinde" ısrarları daha da güçlenen mahpuslar; onca ölüme, onca sakatlanmaya karşın eylemlerine son vermiyorlar.

İnsanlık suçu işlenen F tipi hapishanelerde bir insanlık dramı yaşanıyor. Aklını yitiren, Wernicke Korsakoff isimli illetin pençesinde kıvranan, iç organlarının kimisi işlevsiz kalan, dengesini kalıcı bir biçimde kaybeden, bir dizi yetisi kaybolan onlarca tutuklu ve hükümlü, hastanelerin izbe hücrelerinden F tipi’nin özel bloklarındaki hücrelerine külçe gibi atılmış durumda, büyük bir yokluk ve sefalet içerisinde, kah sendeleyerek kah sürünerek nefes almaya çalışıyorlar. Bir çok şeyin bilincinde, farkında olmaksızın, temel ihtiyaç ve bakımlarını karşılayamadan, son derece pis ve sağlıksız bir ortamda acı çekiyorlar. Zorla müdahale işkencesinin bu korkunç bilançosu; F tiplerinin daha uzun vadedeki hedefini, şimdilik tüm hapishanelerdeki özel olarak ayrılan koridorlarla (genellikle C BLOK) sağlamış bulunuyor.

Gerçek bu iken, Hatice Yazgan isimli hafızasını yitiren bir mahpusun, avukatının 2 ay önceki başvurusunu (CMUK md. 399 çerçevesinde) yeni bir manevranın malzemesi yapan Hükümet ; cezanın ertelenmesini (6 ay için) kabul ederek basına "tedaviyi kabul eden tutuklunun cezası ertelendi" diye ilan ettirdi. Polat İyit’ten, Murat Dil’e onlarca mahpusun cezasını ertelemeyerek, tedavisini engelleyen ve ölümüne sebep olan Devlet; şimdi direnişi kırmak için "şefkatli" adımlar atıyor.

TMY’nın 16.maddesinde 4666 sayılı yasayla yapılan pekiştirici mahiyetteki "değişiklik" ile İzleme Kurulları ve İnfaz Hakimliği tasarılarıyla getirilecek "yenilikler"; sorunu, insan hakları hukuku normlarına uygun tarzda çözücü değil, çözümsüzlüğü dayatıcı nitelikte olduğundan, direnişin yeni katılımlarla boyutlanması ve bu gidişle ölüm orucuna girmeyen kimsenin kalmayacağı gerçeği; insanlık tarihinin en büyük katliam ve mezaliminin öngününde olduğumuzu düşündürtüyor. Yani, şimdiye kadar olanlar, bundan sonra olacakların yanında çok hafif kalacak gibi görünüyor. Bugüne kadar yaşananların ve yaşanmakta olanların bilançosu hatırlandığında, bizi bekleyen olayların inanılmaz boyutu ancak tasavvur edilebilir. Bu durumda unutulmaması gereken bir başka gerçek de, F tipi hapisheler sürecine seyirci kalmanın faturasının şimdiden iflas ettirici bir hacme ulaştığıdır.

Avukatlık yasasına makyaj

Yargı mizanseni içinde "avukatlık" rolünü sahneleyen avukatlar, yeni çıkarılan 4667 sayılı "Avukatlık Yasası’nda Değişiklik Yapan Yasa" ile mevcut durumlarını değiştiren bir "yenilik" ile karşılaşmıyorlar. Yargı bağımsızlığının olmadığı (bunu doğrulamayan, söylemeyen kalmadı) bir sistem, "savunma"nın iddia karşıtı durumunun "düşman"ca algılanmasını perçinlemektedir. Avukatların da bu çerçevede, yargı sürecini baltalamaya, engellemeye, saptırmaya çalışan, suçu ve suçluyu koruyan kişiler olarak rejim ve toplum karşıtı gösterilmesi kolaylaşıyor.

Avukatlığın savunma kurumunun temsilcisi olarak tanımlanmayışı, zorunlu avukatlık, zorunlu müdafilik uygulamasının getirilmeyişi, meslek sırrı prensibinin sınırlandırılmamış oluşu, davayı reddetme hakkının bulunmayışı, şirket avukatlığı yoluyla bağlı avukatlık yolunun açılması, delil toplama yetkisinin devlet sırrı kavramıyla içinin boşaltılması, staj sisteminin formalite tarzını doğrularcasına sınav uygulamasının öngörülmesi, yabancı hukuk şirketlerine imkan tanınması, Baroların vesayet sisteminin aynen korunması, 3’lü protokol ile getirilen cezaevi girişinde avukatların dosya ve belgelerinin incelenmesi, el konulması uygulamalarına son verilmemesi vb. bir dizi kritik husus, yeni yasada kayda değer bir "değişim" olmadığını gösteriyor. Yukarıda sıraladığımız konularda olumlu yönde bir değişime gidilmesi, 12 Eylül hukuk sistemi ile bağdaşmayacağından zaten mümk&ml;n gözükmüyordu ve bu nedenle de sürpriz yaratmadığını söylemek sanırız yanlış olmayacak.

17 Mayıs ‘01




Ege Bölgesindeki 56 Emlakbank şube ve birim temsilcisinin Bank-Sen
İzmir Şubesi'nde yaptığı toplantıda alınan kararla ilgili çağrı metni:

Emlakbank kapatılamaz!


Emlakbank’ı kapatmaya çalışıyorlar! İMF’ye verilen sözler niyetine, bu ülkenin tüm değerlerini haraç mezat satmak istiyorlar. Defalarca sonuçlarını yaşadığımız İMF politikalarının sonuncusunda fatura bankamıza ve biz çalışanlara çıkıyor.

Yaratılan ekonomik krizin aşılabilmesi adı altında, hortumcuların tükettiği kaynakların karşılığı olarak bankamızı ve 10 bin çalışanını İMF’ye kurban ediyorlar. Biz bu kadar büyük ve tarihi bir kuruluşun yerli ve yabancı büyük bankalara alan açmak için kapatılmasını, müteahhitlere alan açmak için kapatılmasını, binlerce çalışan ve ailesini sokağa atmak için kapatılmasını, onlarca yılda yarattığımız değerleri kriz bahanesiyle üç beş günde İMF’ye teslim etmek için kapatılmasını, Emlakbank’taki değerleri yerli ve yabancı sermayeye yağmalatmak için kapatılmasını kabul edemeyiz.

Biz diyoruz ki; Emlakbank kapatılamaz! Emlakbank emekçiye konut için yapılandırılsın! Emlakbank çalışanlarının krizde payı yoktur, ödemeyeceklerdir! Yerli ve yabancı sermaye kaynak bulmak için hortumculara başvursun!

Emlakbank’ın kapatılma kararına karşı, ikibin yürekli çalışanın 18 Mayıs’ta, İstanbul’da basın açıklaması eylemiyle başlattığı etkinlikleri, 21 Mayıs 2001, Pazartesi, Saat 12:30’da, Ege Bölge Binası önünde yapacağımız basın açıklamasıyla devam ettirecek, haklı sesimizi kamuoyuna duyuracağız. Tüm emekçileri sesimize katılmaya çağırıyoruz. Sustuk sıra bize geldi, Susmayacağız!

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!
Ya İMF, ya biz!
Deprem yıkmadı, İMF hiç yıkamaz!
Emlakbank’ı değil, hortumlarınızı kapatın!
Hortumcular kucakta, çalışanlar sokakta!
Kapatmayı unut, emekçiye konut!
Kapatmak yok, devretmek yok, terketmek yok!

Emlakbank Çalışanları
DİSK/Bank-Sen İzmir Şubesi
19 Mayıs 2001