26 Mayıs'01
Sayı: 10


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınıf hareketi ve sendikal ihanet çetesi
  Türk-İş'in başındaki hain çete işçileri her zamanki gibi yine sattı
  TÜSİAD oligarkları yine "demokrasi istedi!
  Kamu emekçileri hareketi
  Direniş bayrağı cam işçisinin elinde
  İzmir Sümerbank'ta özelleştirme saldırısına karşı direnişte
  Ölüme, zulme, işkenceye karşın Ölüm Orucu Direnişi sürüyor!..
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/5
  Devrimci yayın organlarının ortak açıklaması:
  Düzenin zindan politikaları ve devrimci direniş
  Uluslararası hareket
  20 yıldır tutsak devrimci Mamia Abu-Jamal'in davası yeni bir aşamaya girdi...
  Ekim Gençliği'nden
  Paris Komünü: "Toplumsal devrimin şafağı"
  "Gestapo devleti"
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devrimci yayın organlarının ortak açıklaması:

Herkesi sorumlu davranmaya çağırıyoruz!..


Demokratik kamuoyuna...

F Tipi zulmüne karşı başlatılan ve 19 Aralık katliamı sonrasında boyutlanarak neredeyse üç mevsime yayılan ölüm orucu her gün yeni ölümler pahasına devam etmektedir. Şu ana dek 52 devrimci tutsağın yitirildiği süreç, bugün artık en kritik noktasına ulaşmıştır ve yüzlerce tutsak ölüm sınırındadır. Bu arada 50’ye yakın devrimci tutsak dönüşü olmayacak biçimde sakatlanmıştır; kalanlar da hızla bu tehlikeli noktaya doğru gitmektedirler.

Devrimci tutsaklar, bu tarihsel ölçekteki direnişlerini geçtiğimiz günlerde aldıkları ortak bir kararla daha da boyutlandırmışlar ve Adalet Bakanlığı’nın “bozgun” beklentisine yeni ölüm orucu ekipleriyle yanıt vermişlerdir.

Bugün gelinen noktada, tecrit ve izolasyonun yalnızca hapishanelerle ilgili bir sorun olmadığı, dolayısıyla ölüm oruçlarının da sadece tutsakları ve onların yakınlarını değil, bu ülkede insanca yaşamak isteyen herkesi ilgilendirdiği açıkça ortaya çıkmıştır.

İşte bu gerçeğin kendisini ortaya koymasının da etkisiyle demokratik kamuoyunda oluşan duyarlılık, geçtiğimiz günlerde sonucunu vermiş ve nihayet son bir yıllık süreçte ilk kez, İstanbul’daki bütün demokratik güçler, partiler, sendikalar ve devrimci çevreler bir araya gelerek ölümleri durdurmak için birlikte davranma iradesi göstermişlerdir.

Bu duyarlılık ve birlik atmosferini dikkate alan İHD İstanbul Şubesi’nin 16 Mayıs’ta yapacağı temsili Ankara yürüyüşünü ertelemesi ve daha kitlesel bir eylem için kurumları toplantıya çağırması son derce sevindirici bir ortam yaratmıştır. Yapılan toplantılarda da bu olumlu hava korunarak geniş bileşimli, kapsayıcı ve kitlesel bir “Ankara Yürüyüşü”nün en azından ön kararı alınmış, bu eylemin bütün Türkiye’de örgütlenmesi için çalışmalar başlatılmıştır. İlk kez bu ölçekte yakalanan birlik atmosferi ve kararlılık, tutsak yakınları başta olmak üzere bütün kesimlerde büyük heyecan yaratmış, herkes bu olumlu havanın etkisiyle hemen pratik çalışmalara girişmiştir.

Ancak İstanbul’da oluşan bu hava, çok açık ve görünür bir biçimde Ankara’da bozulmuş, emek harcanarak oluşturulmuş olan bu eylem çizgisi sakatlanmıştır. İHD Genel Merkezi ve İHD Ankara Şubesi’nde varlığını sürdüren hakim eğilim, kapı kapı dolaşıp asılsız dedikoduları, türlü türlü “felaket/provokasyon” senaryolarını yayarak ve her küçük pürüzü abartarak, süreci eylemin iptali noktasına dek götürmüştür. Devrimci güçlerle birlikte çalışmamayı adeta ilke edinmiş olan ve kitleselliğin her türünden rahatsızlık duyan bu eğilim, İstanbul’da ilk toplantılarda beliren (bu kapsamdaki her bileşimde olabilecek) bazı problemlerin hızla çözülmesinden bile tatmin olmamış, tamamen dedikodudan oluşan kaçış gerekçelerinden vazgeçmemiştir.

Oysa gelişmeleri izleyen herkes tanıktır: İstanbul’daki kurumlar, partiler ve devrimci çevreler, yaklaşık bir yıldır devam eden F Tipi sürecinin en olgun toplantılarını yaparak, bu kadar kapsamlı bir bileşimi yakalamak için gerçekten emek harcamışlardır. Bizler, hiçbir yerde hiçbir zaman hiçbir hata yapmadığımızı söylecek kadar burnu büyük değiliz; ama bu süreç itibarıyla gerçekten birleşik bir eylemin ortaya çıkması için bazı önerilerimizden de vazgeçerek çaba gösterdiğimiz ortadadır. En son Beyazıt-Sultanahmet eyleminde (tamamen dışımızdaki bir durum haricinde) ortaya konulan disiplin ve uyumluluk da herkesin hatırındadır. Dolayısıyla, bütün duyarlı güçler arasında bu kadar olumlu bir güven havasının sağlandığı koşullarda, Ankara’dan üretilen kuruntuların hiçbir gerçek dayanağı yoktur.

Çok açıkça önce dedikodular üretilmiş, sonra İstanbul’da çözülmüş olan sorunlar abartılarak korkunç manzaralar çizilmiş, sonra da eylemin iptali kararına varılmıştır.

Yüzlerce yeni ölüm kapımızdayken verilen bu karar, sahiplerine ağır bir vebal yüklemektedir. Böylece aylardır bu çapta güçlü bir eylem bekleyen tutuklu yakınları ve duyarlı çevreler hayal kırıklığına uğratılmış, heyecanla hazırlandıkları bir büyük buluşmanın önü kesilmiştir. Daha sonradan İHD İstanbul Şubesi’nin aynı içerikteki önerisini dikkate bile almadan varılan “temsili yürüyüş” kararı ise, kitlesel/birleşik bir yürüyüşle aynı anlam ve zorlayıcılığa sahip değildir.

Biz devrimci çevreler olarak bugün, yeniden ve ısrarla tekrarlıyoruz;

Birleşik ve kitlesel büyük Ankara yürüyüşü, şu anda hala günceldir, gereklidir, zorunludur ve en önemlisi de mümkündür. Yakalanmış olan son derece olumlu birlik ve duyarlılık atmosferi, bunun kotarılması için uygun bir zemindir. Biz devrimci çevreler, yukarıdaki haklı eleştirilerimizi ortaya koymakla birlikte, dostlarımızla olan ilişkilerimizi zedelememeye, ortak davranış ruhunu bozacak söylem ve tutumlardan kaçınmaya bundan sonra da devam edeceğiz. Herkesin de böyle davranması gerektiğini düşünüyoruz. Karşılıklı saygı ve güvenimiz, tutsakların yaşamlarının başlıca garantisidir.

Bu anlamda, birleşik ve kitlesel bir Ankara yürüyüşünün kolektif olarak organize edilmesi önerisini bugün yeniden getiriyoruz. Ölüm oruçlarının vardığı noktanın herkes tarafından ciddiyetle dikkate alınmasını ve sürecin ancak böyle birleşik/zorlayıcı bir eylemle çözülebileceğinin artık anlaşılmasını bekliyoruz.

Yaşasın devrimci dayanışma!

DMP, ÖMP, Devrimci Demokrasi Gazetesi, Partizan, Özgür Barikat Dergisi, Kızıl Bayrak Gazetesi, Odak Dergisi, Hedef Dergisi, Direniş Dergisi

Not: Metnin başlığı SY Kızıl Bayrak tarafından konulmuştur...




Hücre karşıtı muhalefet ve hümanizm...


Tarihi sınıflar yapar ya da tüm insanlık tarihi aynı zamanda sınıf mücadeleleri tarihidir. Klasik ama bir o kadar da yeni, bir o kadar da tekrar tekrar vurgulanması gereken bir tespit, hele ki “sınıf mücedelesi” kavramının yok sayılmaya çalışıldığı günümüz düşünülürse. Ve yine Marksizmin bize söylediği, tarihin doğrusal olmadığı, zikzaklar, iniş-çıkışlar biçiminde ilerlediği... Vurgulamak istediğim; teorik olarak bilinen, kabul gören, üzerinde tartışma yürütülmeyen bu kavramların pratik alanda, kendisine marksist diyenler için çok da açık olmadığı.

Olgular ve karşılaşılan sorunlar sınıf temelli ve sınıflararası güç ilişkileri gözönünde bulundurularak ele alınmak yerine; “insan” psikolojisi, “insani” seçim, duyarlılık, evrensel değer yargıları vb. argümanlarla açıklanıp ve buna uygun bir mücadele hattı çiziliyor. Son esnaf olaylarının değerlendirilmesi (sol basına yansıyışı), solun ara tabakaları değerlendirmekte acz içinde olduğunu; hücre karşıtı muhalefet çerçevesinde yürütülen çalışma ise, solun Marksizm ile hümanizmi aynılaştırdığını ve devlet-emperyalizm-tekelci burjuvazi arasındaki ilişkiyi kavramakta zorlandığını gösteriyor.

Kuşkusuz, tek tek insanların yapıp ettikleri, seçimleri ya da psikolojileri küçümsenemez. Kitle mücadelesi yürütürken, bireylerle ilişkiye geçmenin, mekanik olmayan çok yönlü ilişkiler yaratmanın, sadece “bireysel” diye nitelendirilen ama hiç bir zaman öyle olmayan sorunlarıyla ilgilenmenin yanlış bir yönü yok. Çalışmanın ete-kemiğe bürünmesi için bu yapılmalı/yapılıyor da. Söylemek istediğim, biraz da sınıf hareketindeki durağanlıktan kaynaklı, “tarihi insan yapar” dercesine tek tek bireyleri fazla önemsemek, yasaların belirleyiciliğini hiçe saymak.

Yasaların belirleyiciliği ile kastedilen kaba determinist bir anlayış değil kuşkusuz. Hiçbir zaman evrimsel bir dönüşümle, nasıl ki feodalizmden sonra kapitalizm gelmiş kapitalizmden sonra sosyalizm gelecek argümanı savunulamaz. Aksine “Ya kokuşmuş düzen içinde çöküş ya sosyalizm” şiarı komünistlerin tavrını çok açık bir biçimde özetliyor.

Sosyalizm kendiliğinden gelmeyecek, ancak mücadele sonucunda kazanılacak, ve eğer uğruna mücadele edilmezse insanlık barbarlık içinde yokolacak... Ancak vurgunun bireye değil de içinde yeraldığı kolektif yapıya, dahası tek devrimci sınıfa/işçi sınıfına yapılması gerekiyor. Sınıf yerine bireye yapılan/yapılacak olan vurgu, Marksizmdeki temel sapmalardan biri olan hümanist sapmaya düşülmesine ve kafa karışıklığına neden olabilir. Son süreçte yaşananlar bu sapmaya iyi birer örnek teşkil ediyor.

Yurtsever hareketin kimi açıklamalarında TÜSİAD’ı övmesi, politikalarına destek sunması, devletin karakteri hakkında Kürt halkında bilinç bulanıklığına neden olmuştur ve olmaya da devam ediyor. Gaffar Okkan’ın cenazesine sahip çıkılması ve ANAP gibi bir partiyi kimi “demokratik” söylemlerden dolayı olumlamaları, tahribatı göstermek açısından anlamlı.

Burada üzerinde özellikle durmak istediğim konu ise hücre karşıtı muhalefetin durumu, özellikle de 19 Aralık operasyonu sonrası. Ulucanlar katliamıyla birlikte dışarda az çok derli toplu bir hücre karşıtı muhalefet oluşturulabildi. Ortaya ilk çıktığı andan itibaren inişli-çıkışlı olsa da toplumda ağırlığını hissettiren bir çalışma da yürütülebildi.

F tipi cezaevlerinin uygulamaya konulması noktasında engelleyici olamamasının kendi zayıflıklarından kaynaklı olduğunu düşünmüyorum. (Nedenler çok daha karmaşık ve derinlemesine bir analizi gerektiriyor ve bu yazıyı aşıyor.) Söylemek istediğim, operasyon sonrası hücre karşıtı muhalefetin yaptığı çalışmalar, kullandığı argümanlar, hümanizmin solun büyük bir kesimini etkisi altına aldığını gösteriyor. Sınıf hareketinin zayıflığı, devrimcilerin sınıfla olan bağlarının cılız olduğu böylesi bir dönemde geniş kesimlerin desteğini kazanmak için böylesi bir yönelime girildiği söylenebilir. Eğer böylesi bir politika duyarlı “hümanistlerimizi” harekete geçirmiş olsaydı, söyleyecek bir şey kalmazdı kuşkusuz. Ancak görülen şu ki, bolca insani söylem kullanmanın bu kesimler üzerinde yarattığı t etki “yazık oluyor” bu çocuklara söyleminin ötesine geçmiyor. Öte yandan öne sürülen talepler, kullanılan dil, sorunun sınıfsal temelini gözardı edip devletin karakteri konusunda bilinç bulanıklığına neden olabiliyor.

Emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda F tipi cezaevlerinin uygulamaya sokulduğu gözardı ediliyor. Bundandır ki, TÜSİAD’ın yaşanan ölümlerden sonra yaptığı açıklama, tecrite karşı olduğunu, ölümlerin durdurulması gerektiğini söylemesi, kim çevrelerde ve sola yakın insanlarda yankı bulabiliyor. Ve sermaye böylelikle katliamcı yüzünü gizleyebiliyor; sanki kendisi taraf değilmişcesine, yaşanan tutuklular ile devlet arasındaki bir sorunmuşcasına...

Koşulların gerektirdiği esneklikte hareket etmeye bir şey söylenemez. Ancak eğer bu esneklik konunun muhataplarını görmezlikten geliyorsa, bilinçleri köreltiyorsa, kitleleri mücadele hedefleri konusunda yanıltıyorsa, esneklik üzerine tekrar düşünülmelidir.

A. Yılmaz