ARSIVANA SAYFA
 
06 Ocak '01
SAYI: 01
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Tüm güç ve olanaklar seferber edilmelidir!...
Direniş sürüyor, zafer bizimdir!
20 yıldır teslim alamadılar asla teslim alamayacaklar!
Zindan katliamı: Bir kontr-gerilla operasyonu
Devrim yürüyüşümüz daha da güçlenecek!..
2001 kavga yılı olacak!
2001 yıkım programına karşı direnişi örelim!
2000'de sınıf hareketi...
"Hakkımızı ancak mücadele ederek alabiliriz"
Ücret asgari, sefalet azami!
Kontra devlet katliamda kirli medya psikolojik savaşta
Faşizmin zindanlarında katledildiler!
Katliam ve direniş/1
Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
Katliamı protesto gösterileri
Zindanlardaki direniş, sokaklarda büyütülüyor!
Yurtdışında katliamı protesto gösterileri
Zindan direnişine uluslararası destek
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler
PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları: Devrimci tutsaklar teslim alınamaz!
Zindan direnişiyle uluslararası dayanışma
Vahşi işkenceler, kırılamayan devrimci irade!
Bu vahşet zulüm düseninin çöküşünün de habercisidir!
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 


Katliam ve direniş/1

19 Aralık saldırısını izleyen olaylar genellikle katliam yönü üzerinden ele alınıyor şu günlerde. Saldırının kapsamı ve vahşete dönüşen sonuçları düşünüldüğünde bunun bir mantığı da var. Ben de sorunun bu yönüyle söze başlayacağım, ama asıl olarak katliamdan çok direniş üzerinde duracağım. Zira 19 Aralık’tan yansıyan ve insanları sarsan katliamdan çok direniştir, geleceğe de asıl olarak o kalacaktır. Kuşkusuz katliam hep lanetle ve nefretle anılacak, asla unutulmayacaktır. Ama sergilenen direniş katliama hep baskın çıkacak, geleceğin mücadeleleri için her zaman büyük bir politik ve moral güç kaynağı oluşturacaktır.

Katliamcılık bu devletin mayasında var

Bu devletin katliam yapma yeteneği de geleneği de bilinmiyor değil, bunu bu ülkede yaşayan herkes biliyor. Modern Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda, bu devletin daha kuruluşundan itibaren toplumsal muhalefete ve sol siyasal güçlere karşı katliamcı bir tutumla hareket ettiğini görüyoruz. Katliamcılık bu devletin mayasında var.

Osmanlı’yı bir yana koyarak cumhuriyet dönemi üzerinden konuşuyorum, bu devlet daha cumhuriyet olarak kendini ilan etmeden önce, daha ulusal kurtuluş süreci içindeyken, elini komünistlerin kanına en sinsi ve aşağılık yöntemlerle buladı. Daha o günden emekçilerin çıkarlarına yönelen her türlü sol akımdan duyduğu aşırı korkuyu, Türkiye Komünist Partisi’nin önder kadrolarını hunharca katlederek gösterdi.

Türkiye Komünist Partisi Bakü’de kuruldu. Kuruluş kongresinde, ülkede sürmekte olan ulusal kurtuluş mücadelesinin desteklenmesi ve kendi bağımsız konumu üzerinden bu mücadeleye aktif biçimde katılım kararı aldı. Komünistler kongrenin hemen ardından ülkeye dönüp ulusal kurtuluş mücadelesine bizzat katılmak istiyorlardı. Ülkedeki komünist ve sol güçler ise zaten bu mücadelenin içindeydiler.

Dahası var. O dönemde kurtuluş mücadelesinin en büyük destekçisi, Ekim Devrimi’yle kurulmuş genç Sovyet iktidarıydı. Sovyet iktidarının Türkiye’deki kurtuluş mücadelesine verdiği destek, yaptığı katkı, sunduğu olanaklar, bunun çok özel önemi, bugün Türk resmi tarihi tarafından bile açıklıkla ifade edilmektedir.

Bütün bunlara rağmen, yani Sovyetler Birliği Türkiye’de sürmekte olan mücadeleye tam destek veriyorken ve TKP’nin Kuruluş Kongresi ulusal kurtuluş mücadelesine destek kararı almışken, komünistler tam da bu karar çerçevesinde ülkeye dönüyor iken; Mustafa Suphi başkanlığındaki heyet ikiyüzlülükle hareket eden kemalistler tarafından önce örgütlenmiş provokasyonlarla karşılandı, sonra da götürülüp Karadeniz’de katledildi. Tarihin hunharca ve alçakça işlenmiş en akıl almaz cinayetlerinden biridir bu. Devrimcilere karşı toplu katliam bu devletin mayasında, daha kuruluşundan itibaren var derken, bunu anlatmış oluyorum.

Kuşkusuz, bir burjuva kurtuluş mücadelesiydi bu. Ve giderek her burjuva siyasal akım ve düzen gibi, ayağını yere basar basmaz, kendisinden ötesini hedefleyen devrimci muhaliflerine karşı kendi gerici tepkisini, bunun aracı olan gerici baskı ve şiddetini üretecekti. Burada anlaşılmaz ya da akıl almaz olan bu değil. Ama işgalci emperyalist güçlere karşı direnişin yaşandığı bir sırada ve üstelik bu direnişi desteklemekte olan güçlere yönelen bir katliam (üstelik iğrenç ve sinsi provokasyonlarla içiçe giden bir katliam) çok da akıl alır değil, çok da normal değil. Ama bu devlet kuruluşundan itibaren bunu yaptı, elini en iğrenç ve vahşi yöntemlerle komünistlerin kanına buladı. Dönün Nazım’ın buna ilişkin şiirlerini, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını ölümsüzleştiren o güzelim şiirleri yeniden okuyun. Dönün o yılların komünistlerinin gelecek kuşaklara “28-29 Ocak 1921’i unutma!” diye seslenen çığlığına yeniden bakın.

Bu devletin salt komünistlere ve devrimcilere değil, Kürtlere karşı izlediği katliamcılık tutum ve pratiği de mayasında, yani daha kuruluşundan itibaren var. Kurtuluş mücadelesine tam destek verdikleri, bu mücadeleye en etkin biçimde katıldıkları ve dahası, kurtuluş mücadelesinin başlangıç dönemindeki girişim ve örgütlenmelere ev sahipliği yaptıkları halde, zaferin hemen ardından katliamlara hedef oldular. Daha en başından kendilerine eşitlik ve temel ulusal hakları vaadedildiği halde, Lozan’daki Türk resmi temsilcileri, biz burada Türkler’in ve Kürtler’in temsilcileri olarak bulunuyoruz, bizim meclisimiz Türkler’in ve Kürtler’in meclisidir, dedikleri halde, kurtuluşun hemen ardından Kürt halkının bütün temel haklarını inkar ettiler, tamamen Türk kimliğine dayalı bir cumhuriyet kurmaya kalktılar. Kürtler buna tepki vermeye başladıkları andan itibaren de büyük zulümlerin ve katliamların hedefi oldular, acımasızca kırılıp ezildiler, toplu sürgünlere uğradılar.

Aynı dönemin emekçi toplumsal muhalefeti güçlü ve yaygın olmamakla birlikte çok iyi biliyoruz ki, kurtuluş savaşını izleyen yıllarda büyük kentlerin işçileri en basit haklar uğruna mücadeleye yöneldiklerinde, yeni rejimin polis şiddetine ve baskısına hedef oldular. Baskı ve zorbalıkla en basit demokratik haklardan bile yoksun bırakıldılar. Bunları elde etmeye ya da fiilen kullanmaya yönelik tüm girişimleri baskı ve terörle karşılandı.

Bunları, bu devletin daha baştan, toplumun ezilen ve sömürülen katmanlarına, onların örgütlü ilerici ya da devrimci temsilcilerine karşı aşırı baskıcı ve katliamcı bir geleneğe sahip olduğunu vurgulamak için hatırlatıyorum. Bu gelenek, toplumsal muhalefetin şiddetlenmesi ölçüsünde, toplumsal muhalefetin şiddeti ve gücüyle orantılı bir biçimde, kendini en aşırı bir biçimde ortaya koymuştur. Türkiye’de cumhuriyetin kabaca ilk 40 yılı sınıf mücadelesi bakımından nispeten durgun bir dönem olduğu ve kurtuluş sürecini izleyen ilk çıkışlar acımasızca ezildiği için, Kürt isyanlarını saymazsanız, bu dönem boyunca bu şiddet kendini çok fazla gösterememiştir.

‘60’ları izleyen sol dalgaya karşı harekete geçirilen
baskı, terör ve katliam mekanizması

Ama ‘60’lı yıllardan itibaren, kapitalist gelişmenin modern sınıfları belirginleştirmesi ve işçi sınıfı eksenli modern sınıf mücadelesinin gelişmesi ölçüsünde, devletin gelişen toplumsal muhalefete karşı şiddetini nasıl ölçüsüzce kullandığını biliyoruz. Örnek olarak veriyorum; 1965 yılında Zonguldak kömür işçileri en masum talepler uğruna direnişe geçtiklerinde, bu direniş hava kuvvetleri de dahil ordu birlikleri seferber edilerek bastırıldı ve bu arada iki direnişçi işçi katledildi. Sonraki yıllarda sayısız fabrika ve toprak işgali gerçekleşti, bu işgallerinin çoğunun polis ve jandarma terörüyle kırıldığını biliyoruz.

Aynı dönemde, sosyal hareketliliğin gelişmesine paralel olarak şekillenen ve güçlenen bir sol hareket var. Bu hareketin bünyesinde devrimci eğilimler filizleniyor, adım adım devrimci akımlar şekillenmeye başlıyor. Biz devletin baskı ve terör aygıtlarının bu dönemin toplumsal muhalefetine ve onun ilerici-devrimci kesimine şiddetle yöneldiğini, genç devrimcilerin çeşitli saldırı ve cinayetlere hedef olduğunu biliyoruz. Bunun için devletin resmi baskı aygıtlarının yanısıra faşist komando kamplarında özel paramiliter sivil güçlerin eğitilip hazırlandığını biliyoruz. Bizzat MİT ve kontr-gerilla tarafından örgütlenen “komünizme karşı mücadele dernekleri”ni ve bunların toplumsal muhalefet üzerinde estirmeye çalıştığı terörü biliyoruz. Bugün “irtica” güçleri olarak hedef haline getirilip terbiye edilmeye çalışılan yobaz güçler kullanılarak, 6. Filo protestolarına karşı yaratılan Kanlı Pazar’ları biliyoruz. Bunlar saymakla bitmez. Amerikancı generaller tarafından CİA’nın tam desteğinde tezgahlanan 12 Mart darbesiyle kurulan faşist terör rejimi döneminde ise devrimci katliamı adeta bir sürek avı halinde sürdürüldü.

Ardından ‘70’li yılların ikinci yarısı, yani önlenemeyen yeni devrimci yükseliş dönemi geldi ve bu dönemde, devletin açık-gizli, resmi-gayri resmi tüm baskı ve terör aygıtları binlerce devrimcinin, emekçinin ve aydının hayatına mal olan sayısız saldırı, cinayet ve katliam gerçekleştirdi. Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da yüzlerce ilerici emekçi bizzat devletin karanlık odaklarının özel planlı saldırılarıyla katledildi. Maraş katliamı döneminde yine bugünün kanlı katili Ecevit başbakandı ve katliamı önlemek için kılını bile kıpırdatmadı. Dahası, bir general eskisi olan dönemin içişleri bakanı, katliamı mazur gösteren ve dolayısıyla faşist katliamcı sürüsünü cesaretlendiren açıklamalar yaptı.

Tüm bunlarla, bu devletin bir katliamcı geleneği ve gelenek içerisinde yetkinleşen bir katliamcı yeteneği olduğunu vurgulamak istiyorum. Özellikle ‘60’lı yıllardan itibaren, yani işçi ve emekçi tabanına dayalı bir toplumsal muhalefet ve bundan beslenen bir sol hareket geliştiği andan itibaren, bu baskı, terör ve katliam aygıtı sürekli bir biçimde geliştirildi. Toplumsal muhalefetin bastırılması, devrimci hareketin ezilmesi kanlı icraatı içerisinde adım adım yetkinleştirildi. Biz buna bugün devletin son 30-35 yıllık süreç içerisinde sürekli bir biçimde tahkim edilmesi, bir faşist baskı ve terör aygıtı olarak tahkimatı diyoruz. ‘60’lı yıllardan itibaren devlet sürekli bir biçimde kendini devrimci harekete ve toplumsal muhalefete karşı kanlı icratlar içerisinde, sistematik terör ve planlı katliamlar pratiği içerisinde tahkim etti.

Son 30 yıldır devrimci kanı akıtılarak
yetkinleştirilen baskı ve terör aygıtı

Her askeri darbe bu tahkimatta yeni bir safhayı işaretledi ve son onbeş yıldır Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaş pratiği içerisinde en ileri noktaya ulaştı. Önce 12 Mart geldi; devlet toplumsal muhalefeti ve devrimci akımları terörle, kanla ezdi ve buna paralel olarak da kendini tahkim etti. ‘70’li yıllarda toplumsal muhalefet kendini yeniden ortaya koydu, büyük bir devrimci yükseliş yaşandı ve bu devlette önemli gedikler açtı, devlet aygıtında büyük zaaflara yol açtı. Devlet bu yükseliş karşısında büyük ölçüde etkisiz kaldı. Ama işbirlikçi burjuvazi bir kez daha ağababası Amerikan emperyalizminin de tam desteğiyle kendini toparladı. 12 Eylül faşist darbesi ile yeni bir karşı saldırıya geçti.

Askeri darbeyle toplumsal muhalefetin bastırıldığını, devrimci akımların kan ve terörle ezildiğini, yüzbinlerce devrimci ve ilericinin işkenceden geçirildiğini ve onbinlercesinin zindanlara kapatıldığını biliyoruz. Toplumsal muhalefetin bu ezilmesi süreci, devletin bir şiddet ve terör aygıtı olarak daha da yetkinleştirilmesi süreci olarak işledi. Devletin bu dönemki kendini yeniden yapılandırma ve tahkim etme çabası 12 Mart’la kıyaslanamayacak kapsamdaydı. Devlet kendini sadece açık-gizli baskı, terör ve işkence aygıtları yönünden tahkim etmekle kalmadı; YÖK aracılığıyla üniversiteleri, tekeller aracılığıyla basını, tarikatlar aracılığıyla toplumun geri kesimlerini, bu arada camileri, yargıyı, sendikaları ve bütün öteki kurumları bu şiddet aygıtına paralel olarak işlev görecek şekilde yeniden düzenledi, açık ya da örtülü biçimler içinde kendine sımsıkı perçinledi. Geçerken hatırlatmış olayım; devletin bu kapsamdaki yeni biçimlenmesi, işin özünde, tekelci burjuvazinin palazlanması ve devletle her açıdan içiçe geçmesiyle, onu her açıdan ve her düzeyde kendi çıkar ve ihtiyaçlarına uydurmasıyla sıkı sıkıya bağlantılı.

Bugün katliamın arkasından bakıyoruz; bütün bir tekelci sermaye medyası aynı dili kullanıyor, aynı yalanları söylüyor, aynı temaları işliyor, aynı görüntüleri veriyor ve aynı rezil dili kullanıyor, tüm televizyon kanallarından aynı lağım akıntısı akıyor. Bu, işbirlikçi burjuvazinin egemenlik aygıtı olarak devletin toplumsal muhalefeti ezmek üzere kendini yeniden örgütlerken, sorunu şiddet aygıtlarından ibaret bırakmadığını, her türlü propaganda ve ideoloji aygıtlarını da özel bir tarzda kendine bağladığını, kendi organik bünyesinin bir parçası haline getirdiğini gösteriyor. Türkiye’de medya artık devletin bir parçasıdır. Devlet dediğimiz zaman genellikle ordu, polis, bürokrasi, mahkemeler, zindanlar vb. akla gelir çoğu kere. Oysa Türkiye’de, salt Türkiye’de de değil günümüzün tüm kapitalist toplumlarında, devlet aynı zamanda medya demektir, salt ideoloji aygıtlarına değil, tüm iletişim, haberleşme ve enformasyon aygıtlarına da egemenlik demektir. Çağdaş burjuva devleti artık, emperyalist metropollerde olduğu kadar bağımlı ülkelerde de bunlarsız düşünülemiyor. Egemen sınıfın şiddet aygıtlarını, onun propaganda ve ideoloji aygıtlarından ayırmanın olanağı yoktur artık.

Türkiye’de bu özellikle de böyledir, bizde medya devletin ayrılmaz bir parçası olmaktan öte, onun tam güdümündedir. Dahası derin devlet denilen kontr-gerilla merkezinin emir-komutası altındadır. “Andıç” benzeri skandallarla da inkar edilmez bir biçimde ortaya çıktığı gibi, onun en karanlık ve kanlı operasyonlarının aletidir.

Politik ve moral açıdan biz kazandık

Türkiye’nin gerici burjuva devletinin katliamcı geleneği ve yeteneği üzerine bütün bu tarihsel değinmeler elbette boşuna değil. Katliamın arkasını izleyiniz, katliamcı Ecevit “devlet gücünü göstermiştir”, “devletin gücüyle başedilemeyeceği ortaya çıkmıştır” diyor. Devlet hangi gücünü göstermiştir ve neyi kanıtlamıştır? Devlet yalnızca katliam yeteneğini göstermiştir, katliamcı geleneğine yeni bir kanlı halka eklemiştir. Burada yeni olan, yeni olarak kendini gösteren ya da kanıtlayan herhangi bir şey yok kuşkusuz. Bu zaten bilinen bir durum; bu devletin böyle bir yeteneği var, dahası bu onun tarihsel bir geleneği. İyi ama bu övünülecek değil, tam tersine utanılacak bir yetenek ve gelenek. Bu uysal İMF memuru, bu eli kanlı katil, devrimcilerin yiğitçe direnişi karşısında gerçekte kahrolan bu alçak adam boşuna bununla teselli bulmasın. Bu düzen ve onun dayandığı devlet baskı ve terör üzerine, kan ve ateş üzerine, işkence ve zulüm üzerine oturuyor, bu devleti yönetenler kan içinde yüzüyorlar; tüm bunları biz çok iyi biliyoruz, bunların bize hiç de ayrıca kanıtlanması gerekmiyor.

Dört duvar arasına kapatılmış, inançlarından, yani beyinlerinden ve yüreklerinden başka bir silahı olmayan insanlara karşı NATO’nun ikinci büyük ordusunu, 200 küsur binlik polis gücünü, Kürdistan’da kirli savaşta özel olarak yetkinleştirilmiş özel savaş birliklerini seferber ederek insanları katletmek bir güçse eğer, devletin kuşkusuz böyle bir gücü var! İyi ama güç bunun neresinde?

Devletin bu sözde gücünü devrimci tutsaklar çok iyi biliyorlardı ve zaten sorunu da bu bilinç temelinde ortaya koyuyorlardı. “Ölürüz ama teslim olmayız!” diyorlardı. Sonuç ortada, öldüler ama teslim olmadılar. “Cesetlerimizi çiğnemeden bizi hücrelere sokamazsınız” diyorlardı. Sonuç ortada, onlarca devrimcinin cesetlerini çiğnemeden hücrelere sokamadılar.

Bu formülasyonlara dikkat ediniz; devrimcilerin tam bir bilinç açıklığı içerisinde olduğunu göreceksiniz. Devletin gücü yok, bunu bize yapamaz demiyorlar devrimciler, onlar için sorun bu değil. Devleti ne yaparsa yapsın bize boyun eğdiremez, bizi uysalca ölüm hücrelerine razı edemez, vurgusu var burada. Sonuçta herşey söz verdikleri gibi olmuştur. Peki devlet ne yapmıştır, neyi kanıtlamıştır? Devlet yalnızca bir kez daha katliamcı geleneğini ve katliamcı yeteneğini göstermiş, bunu kanıtlamıştır. Gerçekte ise devlet bununla hiçbir şey kanıtlamış değildir. Katliamcığı kimliğini kanıtlaması için hiç de yeni bir cezaevi katliamı yapması gerekmiyordu. O bu katliamı yapmadan da biz onun katliam yapma yeteneği ve geleneğine, buradan kaynaklanan sözde gücüne tanıklık yapmaya hazırdık. Biz işçi ve emekçilere, bu toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerine, tüm ilerici insanlığa tam da onun bu yeteneğini ve geleneğini anlatmaya çalışmıyor muyuz yıllardan beridir?

“Devletin gücüyle başa çıkılamaz”mış, böyle diyor katliamcı Ecevit. Acaba? Devletin gücüyle başa çıkıldı. Devlet katliam yaptı, devlet 30’a yakın insanı hunharca katletti, yüzlerce insan yaralandı, bini aşkın insan şimdi F tipi hücrelerde sistematik işkence altında. Ama devlet tüm bunlarla hiçbir şey çözmüş değil henüz, devrimcilerin kararlılığını bir nebze olsun kırmış değil. Tam tersine, devrimci tutsaklar şimdi daha bilenmiş durumdalar, daha büyük bir katılımla ve daha büyük bir kararlılıkla sürdürüyorlar direnişlerini. Devletin Adalet Bakanı daha dün akşam acz içerisinde; şu an cezaevlerinde 2018 kişi Ölüm Orucunda diyor, bu gençlere buradan çağrı yapıyorum, yapmayın etmeyin diyerek yakarıyordu. Onların sergilediği kararlılık, ortaya koyduğu direnme enerjisi karşısında şaşkına döndüğünü, elinde olmayarak buna hayranlık duyduğunu istemeyerek de olsa açığa vuruyordu. Demek ki devlet hiçbir şey kanıtlamadığı gibi, henüz hiçbir şeyi çözmüş de değil. Devletin bir gücü olsaydı direnişi kırardı, ama devlet bu doğrultuda bir milim mesafe almış değil. Bu onun gücünü değil aczini, devrimci irade ve direniş karşısındaki çaresizliğini gösterir.

Devlet bazı cezaevlerine ancak dört günde girebilmiştir. Hepsini öldürmeyi göze alsaydık yarım saatte girerdik diyor, katliamın elebaşlarından sicilli işkenceci Tantan. Elbete, bunu göze alabilseniz, tanklar toplar harekete geçirir, jetler uçurur bombalarsınız olur biter, buna kuşku yok. Ama demek ki terörünüzü uygulama iradenizin de bir sınırı var. Bu yükü emekçiler ve insanlık önünde taşıyamazsınız da onun için yapamıyorsunuz. Evet, yapmıyor değilsiniz, yalnızca yapamıyorsunuz; bu kadarı sizin keyfiliğinizi ve katliamcı geleneğinizi çok aşar. Hepsini öldüremiyorsunuz, bugünün Türkiye’sinde ve dünyasında bu o kadar kolay değil. Ancak bir kısmını öldürmeyi göze aldığınız zaman da bir cezaevini dört günde ancak ele geçirebiliyorsunuz. Bu utanç size ve devletinize yeter!

Zindanlardaki büyük direnme geleneğinin yeni halkası

Siz şu sıralar devletin özel savaş aygıtına, kontr-gerillanın psikolojik savaş merkezine bağlanmış televizyonlara, radyolara, gazetelere aldanmayınız, bütün bir katliamcı cephe gerçekte direnişin görkemi karşısında kahroluyor. Direnişin ezici gücü, devrimci tutsakların sergilediği yiğitlik ve direnme kararlılığı, tüm katliamcı cepheyi şaşkına çevirmiş durumda. Onların başarısı direnişi kırarak devrimci tutsakları teslim almak olabilirdi ancak, tamam vazgeçtik dedirtmek olabilirdi ancak. Bu açıdan hiçbir şey başarabilmiş değiller. Televizyonlara bir tek itirafçı çıkaramıyorlar. Kaldı ki orada binlerce insan var, bir düzine itirafçı çıkarsalar ne olur ki! Devlet günlerdir özel eğitimli kuvvetlerini ölüm ve yıkım donanımıyla seferber etmiş, ama sadece vahşete yolaçan terörüyle, cezaevlerini yakıp yıkmasıyla övünebiliyor. İyi ama bir devletin yıkma, tahrip etme, katletme gücü övünülebilir bir özel yetenek olabilir mi? Devletler tam da şiddet aygıtlarına dayanırlar, onların tahrip etme, imha etme gücü her zaman vardır, bir baskı aygıtı olarak bu onların en sıradan yeteneğidir. Bunu bir övünç vesilesi haline getirmek için tamı tamına faşist bir tiyniyette olmak gerekir, ki durum da zaten budur.

Soruna politik ve moral açıdan bakıldığında, gerçekte biz onları yendik ve kahrettik. “Cesetlerimizi çiğneyebilirsiniz ama, bizi teslim alamazsınız” demiştik, öyle olmadı mı? Bunu inkar edebilen var mı, buna dair bir görüntü sunabiliyorlar mı? İşte bizi teslim alamadılar. Adalet Bakanı resmi rakam açıklıyor, 2018 kişi şu anda Ölüm Orucu ve Açlık Grevi’ni sürdürüyor diyor. Bu direnişin genelleştiğinin resmi ağızlardan itirafıdır. Eğer, devlet bu katliamı planlarken hesabını 20-30 kişiyle bu işi halleder, böylece direnişi bastırırım üzerine yaptıysa (ki Ecevit’in söylemlerinden hesabın bu olduğu anlaşılıyor), bu hesap olduğu gibi ortada kaldı. Yaktı yıktı, otuz civarında devrimciyi katletti, ama hesabı tutmadı. Katliam halihazırda hiçbir şeyi çözmüş değil. İnsanları tek tek hücrelere kapatmışlar, sabah akşam sistematik işkence yapıyorlar, ama direnişi kıramıyorlar. İnsanlara hücrelerde neler yaptıklarına ilişkin ilk bilgi ve belgeleri okuyoruz, ki bunlar henüz gerçeğin ilk ufacık ışıkları. Gerçekler daha sonraki günlerde ortaya çıkacak ve katliamcı devletin suratına kamçı gibi inecek.

Altını çiziyorum, dış dünyanın ilerici ve devrimci çevreleri katliamdan çok direnişe şaşıyorlar, sergilenen yiğitliği büyük bir sempati ve hayranlıkla karşılıyorlar. Bir devlet bu zamanda böylesine vahşi ve hunhar bir katliamı nasıl yapabilir sorusundan çok, bu ne olağanüstü bir direniş yeteneği ve kararlılığı, bu ne müthiş bir inanç ve inat, bu ne büyük bir direnç ve davaya bağlılık, diyorlar. Bir yoldaş aktarıyor; katliamı protesto yürüyüşüne katılan Alman solcuları, yeryüzünde Türkiye’de devrim olmazsa başka hiçbir yerde olmaz, diyorlarmış. Bu ülkenin zindanlarındaki devrimcilerde böyle korkunç bir irade gücü, böylesine büyük bir direnme kapasitesi olduğuna göre, Türkiye’de devrim olmayacak da nerede olacak demek istiyorlar.

Gerçekten de Türkiye zindanlarındaki direnme geleneği örneğine sık rastlanır türden değil. Ve eğer binlerce insan, ucunda ölüm ve ağır biçimde sakatlanma olduğunu bile bile böyle korkunç bir direniş gösterebiliyorsa, devrimci düşünce ve inançlarından vazgeçmektense hayatından vazgeçmeyi göze alabiliyorsa, bu, bu toplumun derinliklerinde bir şeylerin varlığına bir göstergedir. Bunlar bilinçli devrimciler. Kendi yoldaşlarımız buna örnektir; onların bilinci ve birikimi konusunda bir fikir edinmek istiyorsanız, yazılarını okuyunuz. Hepsi de karşılaşacakları akıbetin tam bilincinde olan ve bu akıbeti büyük bir yiğitlikle, tam bir gönüllülükle terreddütsüzce göze alan devrimciler. İşte biz bu ülkede böyle bir devrimci gelenekle yüzyüzeyiz, bunu bu toplumun derinliklerindeki devrimci enerjiden ayrı düşünmek, bundan ayrı kavramak olanağı var mıdır?

Kaldı ki, bilince ne gerek var, orta yerde sarsıcı pratik duruyor. Bu ülkede son 20 yıldır zindanlarda ne yapıldığını insanlar etinde kemiğinde yaşayarak gördüler. Ölüm Orucu’nun oyun olmadığı da görüldü. İnsanlar sakınmaksızın peşpeşe öldüler ‘96’da, ölümü göze alarak direnmenin şaka olmadığını dost düşman herkese gösterdiler. Ölümüne direnme iddiasının en son örneği Ulucanlar’da yaşandı. Devletin katliam yapma yeteneğinin ne olduğunu da aynı Ulucanlar’da gördüler. Ama tüm bunları görerek, dahası tüm bunlardan güç ve moral alarak devrimci tutsaklar zindanlardaki direnme geleneğine yeni halkalar ekliyorlar, onu yeni düzeylere çıkarıyorlar. Bilinçleriyle gördükleri ve geçmiş pratikleriyle yaşadıkları tüm ağır sonuçlara rağmen, ya da denebilir ki tam da bunlar sayesinde, bugün herkesi şaşkına çeviren bu korkunç direnci gösterebiliyorlar.

“19 Aralık’ı kahramanlar günü ilan edeceğiz”

Avukat Muharrem Çöpür’ün Edirne hücrelerinde görüştüğü bir devrimci, “19 Aralık’ı kahramanlar günü ilan edeceğiz” diyor, 19 Aralık’ın Türkiye devrimi tarihinde “kahramanlar günü” olarak anılmasını istiyor ve öneriyor. Dikkat ediniz, katliam ve vahşet günü değil, “kahramanlar günü” diyor! İnsanlar sorunun direnç yanıyla ilgili. Zaten bütün bir katliamcı gericilik cephesini bu gerçeklik kahretmiş bulunduğu içindir ki, bir takım koğuşlardan bazı insanların sözde ellerini kaldırarak nasıl çıktığını göstermeye ve güya bununla bir şeyler anlatmaya, böylece direnişi karalamaya çalışıyorlar. Ama hemen ardından aynı insanların it sürüsü gibi dizilmiş asker ve polis koridoru içinde onurlu adımlarla marşlar söyleyerek ya da sloganlar atarak yürüdüğünü gizleyemiyorlar. Akşama kadar ölümüne sürmüş bir çatışmanın ardından, tek tek alınarak geçirildikleri özel işkencenin ardından, o insanlar sevk arabalarına başı dik ve onurlu tutumlarla yürüyorlar. Bu onur bize yeter!

Devrim davası çok bedeller gerektirir, bunu dövünme konusu yapmak bir yana, bu bedelleri tereddütsüzce ödemenin haklı onurunu ve gururunu yaşarız biz. Tabii ki devrimciler çok değerli insanlar, bu toplumun en seçkin, en fedakar insanları; tek bir devrimcinin bile hayatını kaybetmesi çok acı bir olay. Ama devrim mücadelesi doğası gereği bu bedelleri ödemeyi gerektiriyor; düşmanla savaşmadan, onun şiddetini, işkencesini, ölümünü göze almadan devrimcilik yapılamıyor, bu tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde böyle. Devlet şiddeti niçin uyguluyor? Devrimcilikten vazgeçirmek, toplumsal muhalefeti sindirip susturmak için.

Bütün bunlarla devrimcilerin ölümlerini kanıksayalım demiyorum, asla. Bütün bunlarla biz devrim uğruna bedel ödemenin bilincindeyiz, bu uğurda en büyük fedakarlıklara katlanmaya hazırız, bunlara ağlamak sızlamak asla bizim işimiz olamaz demek istiyorum. Devrimci düşünce ve inançlarından koparılmak istenen devrimcilerin, buna ölümüne direnmesi ve ölmesi bize üzüntüden çok gurur verir. Nazım Hikmet’in “Vaktimiz yok onların matemini tutmaya” derken anlatmak istediği tam da bu. Nazım gibi duygulu bir şair, devrimcilerin en çok sevdiği ve yinelediği en güzel şiirlerinden birinde, “Vaktimiz yok onların matemini tutmaya” diyor, bu bir bilinci anlatıyor. Ama bu dizeyi önceleyen dizelerde “Ölenler dövüşerek öldüler...” deniliyor, bütün sorun da bu zaten. Haklı bir dava uğruna “dövüşerek ölenler”, ölümleriyle gerçekte yaşam kaynağı oluyorlar, bu insanlığın geçmişten günümüze en büyük kazanımlarından, en büyük onur ve erdemlerinden biridir. İkinci emperyalist savaş süresince Sovyetler Birliği’nin de 20 milyon insanı öldü, ama faşizm bununla ezildi. Sovyet halkları tarihin en büyük onurlarından birini tam da bu ağır bedeli ödeyerek kazandılar, insanlığı faşizm belasından bu büyük bedeli ödeyerek kurtardılar.

Ve şimdi direniş hala sürüyor!

Zindanlar cephesindeki çatışma halihazırda sürüyor, henüz sonuçlanmış değil, hangi sonuca varacağını önümüzdeki günler ve haftalar gösterecek. Ama tam bir açıklıkla altını çiziyorum; çatışmanın bu safhasını biz kazandık! Bu devlet şiddet aygıtını bu çapta harekete geçirdikten ve onlarca insanın cesedini çiğnedikten sonra tabii ki devrimci tutsakları götürüp hücrelere kapatabilirdi. O bu gözü dönmüşlüğü gösterdi, ama buna rağmen direnişi ezemedi. Direnişin maneviyatını kırmak bir yana, ona eskisiyle kıyaslanamaz düzeyde yeni bir maneviyat kazandırdı. Ve şimdi direniş hala sürüyor!

Katliamcı düzen cephesi Ölüm Orucu Direnişi’nin yolaçacağı peşpeşe ölümlerin ne kadarını kaldırabilecek, göreceğiz. Önümüzdeki günlerde ve haftalarda çok sayıda devrimcinin peşpeşe ölümünü yaşayacağız, buna hepiniz hazır olun. Ve devlet bunun ne kadarını kaldırabilecek, nereye kadar kaldırabilecek, göreceğiz birlikte.

Bu devlet tabii ki gözü dönmüş bir devlet. Ama bu zamanda gözü dönmüşlüğün de bir sınırı var. Burası Patagonya değil, Türkiye. Zindanlardaki devrimciler sahipsiz değil. O insanların sahipsiz olmadığını çok iyi bildikleri içindir ki, katliam planının bir parçası olarak, katliamın başlatıldığı saatlerde Türkiye çapında azgın bir terör estirildi. Evler, kuruluşlar, solcu insanların gittikleri kahveler basıldı, sayısız gözaltılar yaşandı. Protesto dalgasını kırmak için dışarda da azgın bir terör estirildi. Buna rağmen kaç gün üstüste protestolar oldu. Bu kadar teröre rağmen katliamın ardından yüzlerce, binlerce kişi Taksim’e çıktı. Yüzlerce kişi Ankara’da saatlerce polisle çatıştı, Filistin’deki çatışmaları hatırlatır türden görüntülere tanık olundu. Onca örgütlü teröre rağmen, bu katliamın parçası olarak dışarıyı dizginleme planı uygulandığı halde, bunlar yaşandı. İçerdeki direnişin maneviyatı bunu yaşattı.

Bu devletin katliamcı geleneğini ve yeteneğini, bu katliamcı geleneğine eklediği son halkayı, buradaki vahşeti ve hunharlığı tabii ki kitlelere anlatacağız. Türkiye’nin emekçilerine anlatmakla kalmayacağız, tüm insanlığa da bunu anlatmaya çalışacağız. Ama bizim için bundan da önemli olan, direnişin kendisidir. Bizi yenemediler, altını çizerek söylüyorum bunu. Bizi yenemezsiniz denilmişti, yenemediler işte, bunu dost düşman herkes gördü.

Bu “iz”i asla silemezler!

Yineliyorum; devrimciler bizi ölüremezsiniz demediler, öleceğiz ama teslim olmayacağız dediler. Buradan bakıldığı zaman, çatışmanın kimin tarafından kazanıldığı daha iyi anlaşılır. Evet, öldürdüler ama teslim alamadılar. Cesetlerimizi çiğnemeden bizi oraya sokamazsınız denilmişti. Ancak cesetlerimizi çiğneyerek sokabildiler, değil mi? Oysa harekete geçirilen özel savaş kuvvetlerini görünce uysalca boyun eğmemizi ne kadar isterlerdi! Ama biz onlara bu türden kolay mutluluklar değil, döne döne kahırlar yaşatacağız... “Öleceğiz ama hücreleri kabul etmeyeceğiz” diyorlardı devrimci tutsaklar. İşte öldüler, ölüyorlar, daha da ölecekler, ama hücreleri kabul etmiyorlar ve etmeyecekler. Hücrelere zorbalıkla kapatılmış bulunuyorlar, ama bu zorbaca oldu bittiyi kabul etmiyorlar.

Katliamdan yalnızca bir gün önce Milliyet’te bir haber çıktı; Demirel, “biz otuz yıldır bu izi silemedik” diyordu bu haberde, Ölüm Oruçları üzerinden konuşurken. Türkiye’de her türlü karanlık işin her zaman merkezinde bulunan, Kürt özel savaşının elebaşılarından olan bu kanlı katil diyor ki, “biz otuz yıldır bu izi silemedik”. Otuz yıl derken, Deniz Gezmiş’lerden beri çözemedik, Deniz Gezmiş’leri asmakla iyi de etmedik demek istiyor.

Siz bu sorunu çözemezsiniz, siz bu “iz”i asla silemezsiniz, tam da aynı nedenden dolayı. Çünkü aynı mantıkla, ayni kin ve kudurmuşlukla kırmaya, katletmeye devam ediyorsunuz ve tam da bundan dolayı bu “iz”i asla silemezsiniz, bundan sonra hiç silemezsiniz. Türkiye’de dört günlük zindan direnişinin ardından, binlerce insanın gösterdiği kahramanca direnişin ardından, insanların kendisini böylesine feda etmesinin ardından, bunu hiç başaramazsınız. Hastane bodrumlarında, F tipi hücrelerinde, askeri kışlalarda, tek tek özel tarzda işkenceden geçirilen devrimcilere direnişi bıraktıramayan bir rejim neyi başarmıştır? Ve bütün bunlar olduktan sonra o izi silmek mümkün müdür?

(Devam edecek...)