ARSIVANA SAYFA
 
06 Ocak '01
SAYI: 01
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Tüm güç ve olanaklar seferber edilmelidir!...
Direniş sürüyor, zafer bizimdir!
20 yıldır teslim alamadılar asla teslim alamayacaklar!
Zindan katliamı: Bir kontr-gerilla operasyonu
Devrim yürüyüşümüz daha da güçlenecek!..
2001 kavga yılı olacak!
2001 yıkım programına karşı direnişi örelim!
2000'de sınıf hareketi...
"Hakkımızı ancak mücadele ederek alabiliriz"
Ücret asgari, sefalet azami!
Kontra devlet katliamda kirli medya psikolojik savaşta
Faşizmin zindanlarında katledildiler!
Katliam ve direniş/1
Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
Katliamı protesto gösterileri
Zindanlardaki direniş, sokaklarda büyütülüyor!
Yurtdışında katliamı protesto gösterileri
Zindan direnişine uluslararası destek
Tutsak temsilcileri ile heyetler arasında yapılan görüşmeler
PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları: Devrimci tutsaklar teslim alınamaz!
Zindan direnişiyle uluslararası dayanışma
Vahşi işkenceler, kırılamayan devrimci irade!
Bu vahşet zulüm düseninin çöküşünün de habercisidir!
Mücadele Postası


Bu sayının
PDF formatını download
etmek için tıklayın





 
 


Kontra devlet katliamda
kirli medya psikolojik savaşta

Faşist sermaye devletinin katliamcı çirkin yüzü devrimci tutsaklara yönelik vahşetiyle yeniden karşımızda. Saymakla bitmeyecek katliamlarına 26 Eylül ‘99’da Ulucanlar, ardından Burdur ve Bergama katliam girişimlerini ekleyen kontra devlet, Ölüm Orucu ve SAG eylemindeki tüm komünist-devrimci tutsaklara yönelik katliamıyla vahşetini doruk noktasına çıkarmıştır.

Devrimci tutsakları ancak katliam yaparak hücrelere taşıyabileceğini hesaplayan ve bir yıldır bu saldırının planı üzerinde çalışan devlet, başbakanının ağzıyla, cezaevlerindeki tablodan mutlu olduğunu ve “millete hayırlı olması” dileğini açıklamıştır.

Ecevit’in bu barbarlık tablosundan mutlu olması sadece faşist kimliğiyle açıklanamaz. Zira asıl sorun, onun hizmet ettiği sınıftır. Gerici-faşist koalisyon hükümetinin IMF-TÜSİAD programını hayata geçirmek için nasıl çırpındığını biliyoruz. Türkiye’deki işbirlikçi burjuvazinin ve arkasındaki emperyalist tekellerin çıkarları için seferber olan bir devletin vahşeti, doğrudan emperyalist kapitalizmin vahşetidir.

Kirli medya planın bir parçasıdır

Kontr-gerilla merkezinde planlanan ve hayata geçirilen katliamın başlamasıyla basın karşısına çıkan adalet bakanı, aşağılık yalanlarla dolu açıklamalara başladı. Yakarak, işkence ederek, gaz bombaları ve otomatik silahlarla tarayarak öldürdüğü devrimcilerin kendilerini yaktıklarını, devletin amacının “hayat kurtarmak” olduğunu utanmadan iddia edebildi. Hemen ardından iğrenç bir yalan olduğu apaçık bir telefon görüşmesi medyaya dağıtıldı. Telefon görüşmesinin sahte olduğu hemen anlaşıldığı halde, sermaye medyası bu yalana adeta dört elle sarıldı. Katliamcı devleti aklamak için elinde başka malzeme olmayınca, bu iğrenç yalanı döne döne kullanıp, “örgütler kendi militanlarını ölüme yolluyor” türünden aşağılık manşetler atmakta adeta birbirleriyle yarıştılar.

Katliamın başlamasıyla seferber olan sermaye medyası, kendisine biçilen role uygun bir şekilde hareket etmiştir. Bu vahşet tablosunun kitlelere çarpıtılarak yansıtılması, faşist devletin bundan sorumlu olmadığı, böyle bir sonucun devrimci örgütlerden kaynaklandığı tam bir uyum içerisinde tekrarlanıp durulmuştur. Tutsak yakınlarının açıklamaları ya hiç yansıtılmamış, ya da satır aralarında geçiştirilmiştir. Bayrampaşa Cezaevi’nden hastaneye getirilen yaralı bir devrimci tutsağın “Bizi diri diri yaktılar!” çığlığını bir iddia olarak geçiştirmişlerdir.
Devrimci tutsaklara yönelik bütün saldırılarda olduğu gibi, sermaye medyası bu saldırının da bir parçasıdır. Medya bu iğrenç misyonunu yerine getirmeye devam ediyor. Değişik kanal ve gazeteler tam bir uyum içinde çalışıyorlar. Çünkü medya sahibinin sesidir. Söz konusu yayın organları ve kanallar tekelci burjuvazinin birkaç holdinginin elinde bulunmaktadır. Dolayısıyla temel misyonu çürümüş kapitalist sistemi savunmaktır. Çürümüş bir düzeni onurlu kalmayı başaran gazeteciler savunamaz. Ancak savunduğu düzen gibi çürümüş, iğrençleşmiş gazeteciler, sermayeden aldıkları binlerce dolar aylıklar karşılığında ve alçaklaşmada sınır tanımadan bu bataklığı savunabilirler.

Devrimci örgütlülüğe karşı "Haçlı Seferi"

Saldırı startıyla birlikte medya devrimci örgütler şahsında tüm devrimci örgütlülüğü hedef tahtasına koyup bir saldırı kampanyası başlattı. Faşistinden islamcısına, sağcısından liberaline ve kendini solcu sayanlara kadar medya ordusu, öncü örgütler üzerinden süren bu aşağılık saldırıda yerini almış durumda. Düzen medyasının aynı zamanda bu ortak hedefe saldırıya geçmesi tesadüf değildir. Bu, topyekûn saldırının psikolojik ayağıdır.

İşçi sınıfı ve emekçileri öncüsüz bırakmak, IMF-TÜSİAD yıkım programının başarısı için hayati bir önem taşımaktadır. Bu da faşist terörle sağlanmaya çalışılmaktadır. Cezaevlerindeki devrimcileri hücrelere kapatıp etkisizleştirmek, dışarıdaki devrimcileri kitlelerden koparıp saldırı hedefi haline getirerek emekçilerin öncüsüz kalmasını sağlama hayalleri kurulmaktadır.

Sermaye medyası ve satılmış kalemşörleri, kalemlerinden kan ve irin akıtarak, devrimci örgütlere karşı adeta bir linç kampanyası başlatmışlardır. Bu, saldırının barbarca katliamı tamamlayan psikolojik boyutudur. Kontr-gerillanın medyadaki kalemleriyle başlayan, ardından gericileşmiş köşe yazarları ve yorumcularının da katıldığı leş kargaları kervanındakiler elbette emekçilerin öncüsüz bir köle sürüsü haline gelmesini isterler. Zira, sermaye sınıfına ruhlarını satarak elde ettikleri milyarlar, ancak azgın sömürü devam ettiği sürece güvence altında olabilir.

İşçi sınıfını ve emekçileri örgütsüz sürü
haline getirme planlarını kursaklarında bırakmalıyız

Katliamlarla devrimci iradeyi kıramayacağını bilen faşist düzen, devrimci örgütleri kitlelerden soyutlayıp, marjinalleştirmeye çalışmaktadır. Bununla bir taşla iki kuş vurmak hedefi gütmektedir. Hem devrimcileri kitlelerden ayırmak, hem de emekçi kitleleri öncüsüz, örgütsüz bırakmak kuşkusuz sermayenin kirli emellerindendir. Bunun boşa çıkartılması da bizim hedefimizdir.

Devrimci tutsakların ölümüne direniş kararlılığını kuşanıp mücadeleye sarıldığımızda, bu iğrenç planı paramparça etmeyi başarabileceğiz. Bu bağlamda, katliamın vahşiliği ne kadar sermaye sınıfına yaraşıyorsa, devrimci tutsakların direnişinin kahramanlığı ve soyluluğu da o kadar işçi sınıfı ve emekçilere yaraşır. Bu gerçeği döne döne kitlelere anlatmalıyız. Katliamın amacını teşhir etmek, asıl hedefin emekçilerin zaten dar hücrelere sıkıştırılan yaşamlarını daha da katlanılmaz hale getirmek olduğunu ve bu aşağılık hedefin ancak devrimci tutsakların direniş ruhuyla püskürtülebileceğini her imkan ve araçla emekçi kitlelere taşımalıyız.

Katliamın hesabını sormak ve hücreleri parçalamak, devrimci örgütleri tecrit etme ve emekçileri örgütsüz, öncüsüz bırakma saldırısını püskürtmek için, örgütlülüğümüze sımsıkı sarılarak işçi ve emekçilerle en ileri düzeyde birleşmeyi başarabilmeliyiz.




    Devrimciye övgü

    Ne zaman baskı, zulüm artar
    herkes kaçacak delik arar
    O zaman yiğitliği sen onda gör.

    Kurar örgütü girer kavgaya
    alınteri bu, ekmek parası, der
    devlette, der, benim sözüm geçmeli.

    Malı mülkü olanın keser yolunu
    Söylemeden bırakmam, der,
    söyle, der, nerden bu değirmenin suyu?
    Bir bir sorar aydın takımına
    der, beyimiz kime hizmet eder?

    Herkesin sustuğu yerde
    Bir odur konuşan.
    Herkes, ne yapalım, der,
    ne yapalım, kader böyle.
    Ama o bir sürü ad sayar
    bunlardır, der, asıl sorumlular
    bunlarınbaşı altından çıktı ne çıktıysa
    bunlar, der, bu işin hesabını verecekler.

    Hangi masaya oturursa o
    baylar dut yemiş bülbüle döner;
    osaat kaçar yemeğin tadı
    oda dar gelir, nefes alamaz, boğulurlar.

    Onun kovulduğu yerde
    türküler biter ot gibi.
    Başlar halk kaynaşmaya
    onun sürüldüğü yerde.

    Brecht



Bir tutsak yakınından aydınlara açık mektup...

“Hep bir ağızdan koro halinde
operasyona alkış tutunuz”

Sayın “aydın”!

19 Aralık’ta bu ülkenin cezaevlerinde bir katliam yaşandı. Onlarca yakınımız katledildi. Sonrasında günlerce yakınlarımız sağ mı, ölü mü ya da hangi cezaevine sürgün edildi diye hastane ve cezaevi kapıları arasında mekik dokuduk.

Peki ya siz ne yaptınız?

Hep bir ağızdan koro halinde operasyona alkış tutunuz. (En insaflılarınız ise susmayı tercih etti.) Dört duvar arasında olan, güvenliği devletten sorulu, zaten tutsak edilmiş, yüzlerce-binlerce insana “teslim olun!” dendi. Sanki ellerinin altında değillermiş gibi. Asıl istenilen bedenleri değil, beyinleri idi çünkü. Devletin cezaevlerine dozerlerle, iş makinalarıyla girişine tanık olduk. Bu görüntüler o kadar doğalmış gibi gösterildi ki, aynı doğallıkla onbinlerce gaz ve bilimum çeşitteki bombaların kullanıldığı söylendi. Bir parça objektif bakan bir insanın devletin tutsaklara savaş ilan ettiğini görmesi kaçınılmazdı.

Peki ya siz ne yaptınız?

Cezaevlerine iğne bile alınması engellenirken, çıktığı iddia edilen kalaşnikoflara bakarak “evet, F Tipleri bunların girişi ve kullanılmasının engellenmesi için gerekli” dediniz. Ancak o silahların devrimci tutsaklara ait olmaması ihtimali üzerinden düşünmeye gerek bile duymadınız. Eğer böyle bir girişimde bulunmuş olsaydınız, Ümraniye Cezaevi’ndeki operasyonda ölen uzman çavuşun otopsi raporuna bakıp askerlerin kullandığı G-3 ile öldürülmüş olduğunu görecektiniz. Cezaevlerinde tutsaklar, koğuşlar, ranzalar yanıp kül olurken, pankartların, silahların nasıl yepyeni ve tertemiz kaldığını düşünmediniz. “6 kişiyi diri diri yaktılar” diyen bayanın sözleri de sizi hiç etkilemedi anlaşılan. Ve siz, devlet yaktığında, gaz bombalarıyla boğduğunda, ateşli silahlarla tarayarak katlettiğinde susmaya devam ettiniz. “Aydın onuru”nuz bunu gerektiriyordu nasıl olsa.

Şu ana kadar 29 tutsağın ölümüyle sonuçlanan operasyonla asıl amaç belli oldu ve binin üzerinde tutsak F Tiplerine sevkedildi. F Tiplerinin nasıl olduğunu da merak etmiyorsunuzdur; çünkü devletiniz sizleri ikna etmek için her türlü çabayı gösterdi. Siz merak etmeseniz bile biz anlatalım size, yakınlarımızın on günden beri nelerle karşı karşıya kaldığını.

Operasyon ve sevk-sürgünler sırasında yaşanan onca darp ve kırıklar üzerine F Tiplerine götürüldüklerinde, depo diye tabir edilen mekanlarda toplu işkenceye maruz kaldılar. Özellikle Ümraniye Cezaevi’nden Kandıra’ya sevkedilen onlarca erkek mahkum, copla tecavüze uğradı. Sayım bahanesiyle sabah akşam işkenceye uğradılar. Zorla saç-sakal traşı yaptırılarak 12 Eylül’ün karanlığına dönmeye çalışmaktalar. Tek ve üç kişilik hücrelerde kalarak gardiyanlar dışında kimseyi görmemekteler.

Onlar gibi bizler de cezalandırılmaya devam ediyoruz. Bizlere yalnızca 20 dakika görüş veriliyor ve girerken en aşağılık aramalardan geçiriliyoruz. Öyle ki, yaşlı kadınlar dahi iç çamaşırları çıkartılarak aranmakta.

Ve bugün ölüm orucunun 75. günü. Ölüm orucu direnişi sürerken “aman ölmeyin!” diye yalvaran sizler, operasyon sırasında ve şu an, devlete “öldürmeyin” sözünü ürkekçe söylemeye bile cesaret edemediniz. Bizim insanlık anlayışımıza bunlar sığmıyor. Sizin aydınlık anlayışınıza sığacak mı peki bütün bunlar?

Bir tutsak yakını