ARSIVANA SAYFA
 
28 Ekim '00
SAYI: 40
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zindanlardaki direnişe güç vermek için mücadeleyi her alanda yükseltelim!
Oyun bozuldu, katledilenler değil katiller yargılandı!
Ulucanlar katliamının ikinci perdesinde devlet terörüne karşı militan direniş
Ulucanlar davasına hazırlık çalışması
Ulucanlar’ın direniş geleneği yolunda yürüyoruz!
Yıldırım Doğan’ın Ulucanlar savunması
Adana’da SAG’a destek açıklaması
Sendikal ihanet nereye kadar?
Sınıf hareketinden kısa haberler
Cottarelli ve uşak takımını kovmak için sokağa, eyleme!
İnsanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret!
Direnişimizin nedenleri, anlamı ve talepleri
Bayrağımıza bir kez daha leke düşürmeyeceğiz!
Zindan direnişine yurtdışından güçlü bir destek örgütleyeceğiz!
Filistin İntifadası’nın ilk sonuçları
Ortadoğu’da anti-emperyalist mücadele dalgası
Seattle’ın izinde emperyalizme karşı yeni militan gösteriler!
Gençlik ateşi hücreleri yakacak!
YÖK’e karşı mücadeleye!
Bir anadan mektup
Basından seçmeler
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!


Bir işçi... Üç yıllık emek verdiği fabrikadan çıkarıldı. Hem üzüldü, hem sevindi. Niye mi üzüldü? Güvenemediği, hep yakındığı arkadaşlarından ayrılıyordu. Ne de olsa birlikte üretmenin, aynı sorunları yaşamanın, aynı ortamı paylaşmanın getirdiği bir hüzün olmalı. İçinden her ne kadar buradan kurtuldum dese de. Niye mi sevindi? Artık bu işyerinden kurtuluyordu. Sermayeyi ve kendi sınıfını bu işyerinde daha iyi tanıdı. Daha önce, Türk Metal Sendikası’nın, sendikalaşmak isteyen işçileri nasıl sattığını gördü. Sedikaya da güvensizliği arttı.

Üç yıldır patronun yalakalarına karşı biriktirdiği öfkeyi patlatacaktı. Kararlıydı. Dediğini yapardı da. Son zamanlarda vardiya şeflerinin nasıl da kaytardıklarını, işçileri bırakarak başka yerde oturdukları ya da yattıklarını duydu. Böyle haksızlık olur mu? Biz burada enayi miyiz ya! Biz hastalandığımızda işlerine gelirse dinlenme izni verirler, gelmezse de o kişiye izin vermezler. Ya da kazara verirlerse de onun burnundan getirirler. Bu patronun onlara verdiği bir ayrıcalıktı.

Çıkışının verildiği gün kime hesabını vereceğini planladı. Kendine MHP’liyim demese bile hilal işaretlerini masalara çizerdi. MHP’yle az-çok ilişkisi olmasıyla birlikte, bir de kendisinin bir rahatlığı vardı. Çünkü fabrikada belli yerlerde tanıdıkları vardı. Hakkını aramaya kalkardı. Hak aramanın kendisi bir bilinci zaten yaratır. Çıkışının verildiği gün raporluydu. Tazminatı verilip işten çıkarıldı.

O daha önce vardiya şefiyle tartışmıştı. Şef de onu müdüre ispiyonladı. Bu olaydan sonra müdür toplantı yapmıştı. İşçilere gözdağı vermek amacıyla -çıkışına o tartışmayı gerekçe gösterdiler- müdür, “Böyleleriniz varsa söylesin, böyle davrananlar çürük elemandır”, diyordu. Yani hakkını arayanlar, susmayanlar. Bunlar patronun işine yaramaz. Tabii, patron böylelerini niye çalıştırsın ki, dışarıda asgari ücretle bile çalışmaya razı olan işçiler varken...

Ama yine de bazı kişilere hadlerini bildirmeli. Arkadaşlarıyla vedalaştı. Çıkışına kimin neden olduğunu biliyordu, öfkeden bunu tekrarlıyordu. Ama kimseye pek bir şey belli etmedi. Çıkış saatine daha vardı. Başka bölümleri dolaştı. Çıkışta ilk olarak üretim müdürünü gördü. Kendisinin dışında 7 kişi daha işten çıkarılmıştı. Müdürün yakasına yapışıp, “ Niye o insanları çıkarıyorsunuz? Bu insanların çoğu aile geçindiriyor...” diyor. O sırada genel müdürü de uyarıyor, “Senin de hesabın sorulur!” Müdür onu “Bunların hakkını aramak sana mı düştü, sana ne canım, istediğim zaman çıkarırım. Buna da kimse karışamaz” diye cevaplıyor. O sırada güvenlik elemanları yetişiyor, yoksa müdürün suratının ortasına bir iki tane yumruk yemesine ramak kalıyor.

Neyse ordan kurtuluyor. Dışarıda ise şefleri yakalıyor. Biri durumu farkedip hemen servise biniyor. Kendi şefini sertçe geriye itiyor. Bağrışmalar, işçiyi çekip alıyorlar. İşçiler, en çok müdürün yakasına yapıştığına seviniyor. Çünkü o birinci dereceden patronun adına konuşuyor. Onu temsil ediyor. Şefe gelince, bayan olduğu için, bir de işçilerin arasından seçilmiş, üretimde bir şekilde çalışıyor. Bu şef olmasa başkası gelir. Yani yalakalık yapacak çoktur, diye düşünürler işçiler.

İşçiler her sene aynı dönemlerde işten atmalara alışık olduğu için çıkan arkadaşlarına üzülüyorlar. Ama şunun daha iyi farkındalar. Bu fabrikalarda bizlerin iş güvencesi yok. Ama şunu da daha ciddi düşünmek zorundalar. Birleşmek, evet, gücümüzü birleştirmek. Bireysel de olsa hakkımızı aramak zorunda olduğumuzu da. Yoksa hep kaybetmeye, işten atılmaya mahkumuz.

İşçilerin şunu da çok iyi bir biçimde anlamaları gerekir:
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Sınıf bilinçli bir metal işçisi/İzmir





Devrim şehitleri ölümsüzdür!


26 Eylül ‘99 şafağında yeni ON’lar doğdu. 10 yiğit devrimci yoldaştan kızıl bayrağı teslim aldık.

Sermaye devletinin, ‘96’da ölüm oruçlarında nasıl hesapları tersine çevrildiyse, 26 Eylül direnişiyle de tüm çabaları öyle boşa çıkarıldı.
İşçi sınıfının ve emekçilerin devrimci önderlerini bu düzen asla teslim alamayacaktır.

Teslim olanlar ise zaten ortadadır. Kürt halkının özgürlük mücadelesine sırt çevirip, teslim bayrağını çekenlerdir bunlar. Cezaevlerinde devrimden, devrimci düşünceden umudunu kesmiş durumda, cezalarının bir an evvel dolmasını bekleyen yılgın ve bezginlerdir bunlar.

Ümit Altıntaş ve Habip Gül’le birlikte katledilen yoldaşların hesabının er geç sorulacağını sermaye devleti bilmelidir.

Yeni katliamlara izin vermeyelim. Devrimci tutsaklara sahip çıkalım.

Sermaye düzeninin tüm saldırılarına karşı tek yumruk tek barikat olmanın zamanıdır.

Zindanlar yıkılsın, tutsaklara özgürlük!

Bir Kızıl Bayrak okuru/İstanbul





Her türlü baskı ve angaryaya maruz kalıyoruz


Merhaba dostlar!
Yaşadığımız kapitalist sömürücü düzende devlet hergün bize daha azgınca saldırmaktadır. Devrimcilerin bedel ödeyerek kazanmış oldukları haklar devlet terörüyle, işkenceleriyle, katliamlarıyla gaspediliyor. Bize bilinç vermeye çalışan devrimciler zindanlara atılıyor. O da yetmiyor onları katlediyorlar. Bunun son örneği, ON onurlu devrimcinin Ulucanlar’da katledilmesidir. Sorunlar bu kadarla da bitmiyor. Şu an dayatılan sistem F tipi, yani hücre. Hücre insanları kişiliksizleştirme, davasından vazgeçirme, işkenceyle düşüncesini yoketme saldırısıdır. Her alanı hücreleştirmeye çalışıyorlar.

Ben bir ambar işçisiyim. Ben gözlemci olarak size sorunları anlatmak istiyorum. Sorun “çavuş”un patrona yalakalık yapmasıyla başlıyor. Saat 05:00’de uyanıyor, 18:00’de paydos ediyoruz. İşkence böyle başlıyor. Patron bize kahvaltı molasını çok görüyor, ama bizi mesaiye bırakıyor. Biz kendimize su bile getiremiyoruz, onu bile bize yasakladı. Sözde aylık çalışıyoruz. Aylıklarımızı zamanında almıyoruz. Şu an bize dayatılan torba sayısı 180, yani günde bir işçi 180 torba doldumak zorunda. Daha önce 150 idi. Bu yarın çoğalacak, böyle kalmayacaktır. Patron bizlere sözlü tacizde bulunuyor. Her türlü baskı ve angaryaya maruz kalıyoruz.

Kısacası bu sistemde bize yaşama hakkı yok. Öyleyse bize düşen görev, bu sistemi tarihin çöplüğüne yollayarak kendi gerçek kurtuluşumuz için mücadeleyi yükseltmektir.

Antakya’dan bir ambar işçisi





Bunlara artık bir dur diyelim...


Ben 22 yaşında bir inşaat işçisiyim. Bu kapitalist düzende on iki senedir eziliyorum. Sadece ben değil, benim gibi binlerce işçi yıllardır eziliyor.

Bu sistemde inşaat işçilerinin hiçbir sosyal güvencesi yok. Sendikalardan uzak tutuluyoruz. Mühendislerin, patronların ağzından çıkan bir kelime ile işten atılıyoruz. Fazla çalıştırılıp hakkımız ödenmiyor. Bu kapitalist düzen, bütün işçi-emekçilerin yerini yurdunu terkederek gurbetçi olmalarına sebep oluyor. Buradaki insanlar bir ev sahibi olmak için gurbette yıllarını veriyor.

Bunlara artık bir dur demenin zamanı geldi de geçiyor.

Bir de bize öncülük eden devrimcileri cezaevinde yalnız bırakmayalım. Onlar sosyalizm için hayatlarını feda ettiler ve ediyorlar. Bizim ise görevimiz; şalterleri indirmek. Çünkü her zaman güç bizdedir. İşçisiyle, memuruyla, köylüsü-öğrencisiyle kısaca bütün emekçi halk olarak devrimci tutsaklarla dayanışmayı yükseltelim.

Zafer bizim olacak!

Bir inşaat işçisi/Antakya