ARSIVANA SAYFA
 
28 Ekim '00
SAYI: 40
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zindanlardaki direnişe güç vermek için mücadeleyi her alanda yükseltelim!
Oyun bozuldu, katledilenler değil katiller yargılandı!
Ulucanlar katliamının ikinci perdesinde devlet terörüne karşı militan direniş
Ulucanlar davasına hazırlık çalışması
Ulucanlar’ın direniş geleneği yolunda yürüyoruz!
Yıldırım Doğan’ın Ulucanlar savunması
Adana’da SAG’a destek açıklaması
Sendikal ihanet nereye kadar?
Sınıf hareketinden kısa haberler
Cottarelli ve uşak takımını kovmak için sokağa, eyleme!
İnsanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret!
Direnişimizin nedenleri, anlamı ve talepleri
Bayrağımıza bir kez daha leke düşürmeyeceğiz!
Zindan direnişine yurtdışından güçlü bir destek örgütleyeceğiz!
Filistin İntifadası’nın ilk sonuçları
Ortadoğu’da anti-emperyalist mücadele dalgası
Seattle’ın izinde emperyalizme karşı yeni militan gösteriler!
Gençlik ateşi hücreleri yakacak!
YÖK’e karşı mücadeleye!
Bir anadan mektup
Basından seçmeler
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Bir anadan mektup...

“Yeni katliamlar yaşanmaması için bedenlerimizi siper etmeye hazırız!”


Güneş sıcaklığında tüm güzel dostlara merhaba!

Yazıma başlamadan önce, neden böyle bir yazıyı yazmak zorunda hissettiğimi kısaca belirtmek istiyorum.

Dostlar, bugün cezaevi süreci her zamankinden daha zor ve daha kan kokan bir süreç. Hepimiz bunun farkındayız. Ve yine bunun yükünü biz işçi, emekçi, emekli, öğrenci tüm sömürülenler, devrimciler, demokratlar, yani bizler çekeceğiz. Bunun hepimiz bilincindeyiz. Bizim bu sömürüye ve katliamlara karşı birlikte mücadele etmemiz şart. Hiç kimsenin ben şunu yapamam, ben bunu yapamam diyerek bir kenara çekilme hakkı yoktur. Çünkü 7 yaşında bir çocuğun da, 70 yaşındaki bir yetişkinin de yapacağı çok işler vardır. Yeter ki yürekli olsun ve yüreğini mücadeleye döksün. Mücadelenin okulu yaşamdır. İnsanlar yaşadıkça, sömürüldükçe mücadele etmeyi, kendisini yetiştirmeyi her alanda öğrenir.

Şimdi kendi yaşantımdan ve yaşadıklarımdan bahsedeceğim, ki bunları hepimiz yaşadık ve hala da yaşıyoruz. Bizler oldukça dar gelirli bir ailede yetiştik. Tüm çocukluğum, annem çalıştığı için kardeşlerime bakmakla geçti. Gün geldi, ailemiz ekonomik zorlukları aşamadığı için, kız çocuğu olmama rağmen kardeşimle mısır, simit satmaya başladık. İlkokulu zorlukla bitirdik. Çünkü ailemin geliri yeterli değildi.

Zaman geldi evlendim. Eşim çok iyi ve demokrat bir insandı. Yine geçimimizi zorlukla sağlıyorduk. Hayatla mücadele etmem gerektiğini oğlum doğunca daha iyi anladım. Ama ne yapacağımı bilemiyordum. Birkaç yıl sonra bir oğlum daha oldu. Ne yazık ki çocuğum hastaydı ve biz doktora götüremiyorduk. Ancak ağlıyordum, komşuların yardımıyla şurup veya ilaçla geçiştiriyorduk. Sonunda devlet hastanesine götürdük, ama çok geç kalmıştık. Çünkü oğlum kan kanseriydi. O bir hafta içinde oğlumuzu kaybettiğimizde, sadece iki yaşındaydı.

Bu üzüntü yerini isyana ve mücadeleye bıraktı. Çünkü bir oğlum daha vardı ve aynı şartlar altında ona da bir şey olmasından korkuyordum. İş aradım gizli gizli, eşim hiç istemiyordu. Yetişme tarzından olacak ki, kadının çalışması gururunu zedeliyordu. Ama dinlemedim ve ilk başkaldırım tekele işçi olarak girmek oldu. Oğlum da 5,5 yaşında okula başladı. Çok zeki, gözleri ışıl ışıl, başarılı bir öğrenciydi. Onun okuması lazımdı, tüm hayatım oydu. Birkaç yıl sonra ‘79-80’lerde bilinçlenerek, emeğimizin karşılığını alamadığımızı, sömürüldüğümüzü yaşayarak öğrendim. O yıllarda birçok insanın bedel ödediğine, arkadaşlarımızın çocuklarının evlerinden alınarak işkenceyle katledilip kimsesizler mezarlığına gömüldüğüne tanık oldum. Bunlar beni çok etkileyip düşündürüyordu, ama öylece kalıyordum.

Birkaç yıl sonra eşimi kaybettim. Bu arada bir de kızım olmuştu. Oğlum ise okuyor, tatillerde de çalışıyordu. Bana büyük destek oluyor, bunun böyle yürümeyeceğini, yaşamak ve yaşatmak için mücadele etmem gerektiğini, toparlanmamı söylüyordu. Kendimi biraz olsun toparlamış, işyerinde hakkımızı almak için mücadele etmeye başlamıştım. O koşuşturmalar, eylemlilikler, grevler beni daha güvenli, başı dik ve herşeyin üstesinden gelecek hale getirdi. Oğlum bu arada üniversiteye başladı. Bu duygusal olarak beni çok etkiledi, daha 17 yaşındaydı ve hiç ayrılmamıştık. Maddi olanaklarımız yoktu, çünkü ben mevsimlik çalışıyordum. Oğlumun üzerinde ne bir ceket, ne de bir mont vardı. O hala; “Üzülme anne, kendini bırakma, herşey düzelecek. Yeter ki siz mücadelenize devam edin, gün gelecek, o gün bizim olacak” diyordu.

O yıl sendikacılığa başladım. Gün geçtikçe bilincim daha da gelişiyordu. Çok okuyordum. Oğlum geldiği zaman ona bildiklerimi zevkle anlatıyordum. O da güzel, parlak gülüşüyle gülüyor, sabırla dinliyor ve beni sevgiyle daha fazla çalışmaya teşvik ediyordu. Güzel şeyler anlatıyordu. Bizim emekçi olduğumuzu, dünyanın bizim omuzlarımız üzerinde yükseldiğini ve bizlerin onurumuzu koruyarak bu sömürüye geçit vermeyeceğimizi, yürekli olmamızı söylüyordu. Ama siyasi olarak yine de hiç bilincim yoktu. O da bu konulardan söz etmedi. Ta ki ‘93’teki 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününe kadar. Biz o yıl 8 Mart’ı Ankara’da kapalı bir salonda kutladık. Sendika öyle karar almıştı. Oraya gittiğimizde oğlumun haberi vardı, o da geldi.

Kutlamamız bitince ben evine gitmek istedim. Evinin duvarlarında bir takım resimler vardı. Hepsini tanıyordum. Marx, Lenin, Engels, bir de tanımadığım ince bıyıklı, başında bereye benzer genç birinin resmi... “Kim bu?”, dedim. Baktı, “Che” dedi. Kim o, onu tanımıyorum dedim, güldü. “Şimdi işim gücüm yok sana onu mu anlatacağım?” dedi, bu da benim çok zoruma gitti. O resmi oğlum duvara astıysa kesin o onun için önemlidir diye düşündüm. Adana’ya döndüğümde, kitapçılarda bir kitabın üstünde o adamın resmi vardı, hemen aldım. Nasıl merakla okudum. Oğlum tatile geldiğinde manalı manalı güldüm, senin duvara astığın resim Bolivyalı değil mi? Kendisi doktor değil mi? Fidel’le devrim yapıp Küba’yı kurtarmamışlar mı?.... Bir gülüş güldü güneş gözlüm, “Senden korkulur anam” dedi. Ve artık ondan sonra kendisi bana kitap veriyordu. Kitabı bitirdiğimde, “Anne, ben onu okuyamadım, güzel mi, bana biraz anlatsana” diyordu. Ben de heyecanlı heyecanlı anlatıyordum. Çok hoşuma gidiyordu onun beni dinlemesi. Tabii sonradan anladım ki, aslında o kitabı okumuş, benim ne anlayıp anlamadığımı bilmek istiyormuş.

O yaz 30 Ağustos gecesi şehir dışındaydım. Kardeşim telefon etti, oğlumu evden almışlardı. Hayatım bitti sandım. Benim incinir diye öpmeye kıyamadığım oğlumu alıp götürmüşlerdi. Beynim uğulduyordu. Gecenin bir yarısı otostop yaparak eve geldim. Ama gelene kadar da gözümün önüne ‘80’lerde arkadaşların çocuklarının evden alınıp birkaç gün sonra kimsesizler mezarlığında bulunmalarından başka bir şey gelmiyordu. Eve geldiğimde karakol kurmuşlardı. Komşular içeriye girmemem için uğraştılar, ama umurumda mıydı. Benim tüm varlığım içerdeydi. Girdiğimde baktım, oğlum dimdik ayaktaydı. O gözlerini hiç böyle ateş gibi görmemiştim. Yaktı sanki beni. Hemen duygularımı bir yana bırakıp kendime geldim. Ben de dimdik durdum ve dışarı çıkmadım. Polisler gidip gelip bana; “Teyze bak, siz fakir insanlarsınız, oğlunu kandırmışlar. Söyle bize yardımcı olsun, hemen burda bırakalım.” O an beynimin döndüğünü hissettim. “Siz ne diyorsunuz? Benim oğlumu hiç kimse kandıramaz. O ne yapmışsa doğru yapmıştır. İkincisi, siz benden resmen oğlumun itirafçı olmasını istiyorsunuz. Böyle bir durumun zaten olamayacağından kesin eminim. Kaldı ki böyle bir durum olsa oğluma evlat demem” dedim. Onun üzerine oğluma, “Biliyor musun? Çok akıllı bir annen var” dediler. Tam iki gün kaldılar. Tabii oğlumun, kızımın, benim hayatımın tehlikede olduğu, tehdit ve manevi işkencelerle dolu iki koca gün... Sonra oğlumu da alıp gittiler. Tam 16 gün gözaltında tuttuktan sonra, tutuklayıp Malatya’ya götürdüler.

Oğlumu görmeye ilk gittiğimde beni kovdu. Çünkü onu öyle görünce kendimi tutamamıştım. Gözümde hiçbir şey yoktu. Canım orada esirdi. “Bana bak anne, ana gibi geleceksen gel, yoksa böyle ağlayacaksan hiç gelme” dedi ve gitti. O zaman düşündüm, “ana gibi ana” nasıl oluyordu? İkinci gittiğimde kendimi sıkıyor ve korkuyordum görüşe gelmez diye. Geldi, yine vakur, dimdik, sanki o işkencelerden geçen o değildi. Konuştuk, bir ara koğuşa gitti. Ardından, kumral, mavi gözlü, konuşurken gözünün içi gülen bir çocuk “merhaba!” dedi. Biraz konuştuk. Sanki şiir okuyordu sevecenliğiyle, insanı rahatlatan bir üslupla... Ona sordum, “ana gibi ana nasıl oluyor?” diye. İçimi aydınlatan bir gülüşle güldü. Sonradan onun canım oğlum Habip Gül olduğunu öğrendim. Bir kez daha onu sevgi ve saygıyla anıyorum. Yiğit oğlum, “Bak ana” dedi, “Senin oğlun onuruyla dimdik bu düzenin pisliğine başkaldırdı. İsyanını eyleme döktü. Sen bir devrimci anasısın, sana ağlamak yakışmaz. Sen de aynı oğlun gibi dimdik mücadele edeceksin. Yan yana, omuz omuza. Gerektiğinde bayrağımızı en önde taşıyarak. İşte bir devrimci anasına bu yakışır, gelip de burada ağlamak değil.” Orada biraz sarsıldım, aklıma oğlumun gülüşü, birlikte kitap okumamız, konuşmamız geldi. Ve benim oğlum büyüyüp devrimci olmuş, kendisini insanlığa adamış, tabii ki onunla gurur duymalıydım. (Bir kez daha oğlumla gurur duyuyorum, ne mutlu bana ki böyle bir oğlum var.) Artık gidiş-gelişlerim giderek daha farklı oluyordu. Gülüşmelerimiz, arkadaşça konuşmalarımız, tartışmalarımız...

Dava sonuçlandı ve oğlum ceza aldı. Ben bir kez daha yıkıldım. Tam 12,5 yıl. Bunu hazmedemiyordum. Milleti soyanlar, insanlarımızı katledenler, hırsızlar, soysuzlar devlet tarafından alkışlanıp kahraman ilan edilirken; pırıl pırıl eli kalem tutan, insanları seven, çaldırtmam, öldürtmem diyen çocuklarımız da ya cezaevine konuluyor, ya da “faili belli” olarak katledilip kimsesizler mezarlığına gömülüyor. O da belli bile değil...

‘95’te Buca, arkasından Ümraniye katliamı yaşandı. ‘96’da da çocuklarımız bedenlerini açlığa yatırdılar. Tabii oğlum da içlerinde. Bir yandan çalışıyordum, bir yandan sokaklardaydım. “Ana gibi ana” olmalıydım. Çünkü biliyordum; onlar bizim çocuklarımızdı ve haklı bir dava için mücadele ediyorlardı. Bu dava hepimizindi. Ben sokaklarda mücadele verirken oğlum SAG-ÖO direnişindeydi, 23 gündür görmeye gidememiştim. Ama onlara sahip çıkmayı, destek olmayı Habip’in dediği gibi bayrağı onurla taşımayı, “ana gibi ana” olmayı çok iyi anlamış ve öğrenmiştim. Artık mücadelenin ön saflarındaydım. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Çünkü onu aşmıştım. Onu oğlumun gözlerinde aşmıştım. “Biz kazanacağız anne” diyordu. “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak bir gün!” diyordu. Ama bir yandan da durumunun ağırlaştığı haberi geliyordu. Bu beni daha da kamçılıyordu. Ankara’da yediğimiz coplar, panzerler, gözaltılar vız geliyordu. Çünkü oğlum davasına inanmıştı ve bedel ödüyordu. Bu bedeli birlikte ödemeliydik. Onlar ne olursa olsun yalnız değildi.

Kara haber İstanbul’dan geldi. İlk şehidimizi vermiştik. Aynı gün oğlumun faksı geldi. Artık ölüyordu, son bir kez onu görmeye gitmeliydim... Yol bitmiyor, 17 saat, ben ağlamıyorum ama gözümdeki yaş dinmek bilmiyor. Sürekli şunu diyordum; “Diren oğlum, biz kazanacağız, diren yiğidim!” Oğlumu ilk gördüğümde çok sarsıldım, çok korkunç görünüyordu. 3 yaşındaki bir çocuk gibi sesi çıkmıyor, ama gülümsüyordu. Orada duygularım ağır bastı. Artık kendimi tutamadım, karşımda ölüyor, ama elini bile tutamıyorumdum. Baktım, çok yavaş sesiyle parmağını kaldırdı; “Anne biz kazanacağız. Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölürüz. Sev anne, insanları sev. İnsanlar güzeldir!..” Birden toparlandım; “Diren oğlum, diren canım, kazandığınızı göreceksiniz!” diyebildim. Ardarda ölüm haberleri gelirken, bir yandan da yaşamak için direniyorlardı. Ve kazandılar, kazandık. Tabii 12 şehit vererek. Çocuklarımızın hepsi hala onun izlerini taşıyor. Hiçbiri iyi bir tedavi görmedi ve hepsinin sağlığından gittiyse de, KAZANDILAR!

Ve onların hepsi benim çocuklarımdı. Onlarla her zaman onur duydum. Bir kez daha hepsini kucaklıyorum.

Bir şeyi çok iyi anladım ki; çocuklarımızı katledenlerin hepsi aç kurtlar gibi kana doymuyorlardı. Saltanatlarından korkuyorlardı. Bu korkularını gidermek için saldırıyorlardı. Ellerinde cezaevlerine kapattıkları ve yine de teslim alamadıkları çocuklarımız vardı. Dışardaki insanlara korku salmak için ilk işleri cezaevlerinde katliamlar yapmak oldu. Ama sonuç yine aynıydı. Çocuklarımızı teslim alamadılar, alamazlardı da. Çünkü onların cesur yürekleri, inandıkları partileri, ellerinde ise hiçbir gücün bıraktıramayacağı bayrakları vardı. Eskişehir tabutluğunu kapattırdılar. Devlet; “Böyle olmayacak, öyle bir şey yapmalıyız ki, tek tek onların beyinlerini teslim almalıyız” diye şimdi de karşımıza hücreleri çıkardı. Sinsice planlarla “F tipi” adı altında allı güllü süslemeler yapıp, şimdi de bunu hayata geçirmeye çalışıyorlar. Ama yine biz kazanacağız. Gerekirse yine ölümüne mücadele edeceğiz.

F tiplerinin inşaatlarına başlarken, yine sinsi kan emiciler Ulucanlar’da boş koğuşlar varken 30 kişilik koğuşlara 90 kişi koyup, yüzlerce hastayı tedavi ettirmeyip, saldırı hazırlığı yaptılar. Çocuklar bunu biliyorlardı. Biz ise içerdeki hastaların listesini çıkarıp imza kampanyası yürütüyorduk. Gittiğimiz her yerde her an saldırı yapılabileceğini, bunların yeni katliamlara hazırlandıklarını tekrar tekrar anlattık. Burda herkesin eksikliği oldu. Sivil toplum örgütlerinin, ailelerin, partilerin, sendikaların... O kadar çabaya kimse kulak vermedi. Ve kana doymayanlar planlanan katliamı gerçekleştirdiler. Sayısız işkenceden geçirdiler, teslim alamadılar. O kadar vahşilerdi ki, ölülere bile işkence yaptılar. Ama teslim alamayacaklarını hiç anlayamadılar. Bilmiyorlardı ki bizim çocuklarımız devrimciydi, yürekleri vardı, inançları vardı, insanları uğruna ölecek kadar seviyorlardı. Ne vahşi katliamı, ne de On’ları unutmadık, unutturmayacağız. Katiller ise döktükleri kan denizinde boğulacaklar.

Bugün saldırı planları hala devam ediyor. Ama bu sefer bizler de aileler, analar olarak kararlıyız. Bizim kanımızı dökmeden çocuklarımızın kılına bile dokunamayacaklar, dokundurtmayacağız. Dışarda çalışmalarımız yoğun bir şekilde sürüyor. İHD bünyesinde tutuklu aileleri cezaevi komisyonları oluşturuldu. İstanbul’da olmak üzere bazı illerimizde TUYAB kuruldu ve şimdi de yoğun şekilde Adana’da da şubesini açmaya çalışıyoruz.

Yazımın başında da belirttiğim gibi, ben bunları yazma ihtiyacı duydum. Çünkü mücadelenin okulu yoktur, yaşamın kendisi bir okuldur. Tüm duyarlı insanlara sesleniyorum. Bizim çocuklarımız çok kıymetlidir. F tipleri çocuklarımızı diri diri mezara gömmek demektir. Şimdi mücadele etme ve karşı koyma zamanıdır. Hepimizin, herkesin yapacak işi var. Bu katliamı durdurmamız lazım. Tüm kitle örgütleri, emekçiler, insanım diyenler, bu hepimizin sorunu. Çünkü eninde sonunda bu saldırılardan sizler de payınızı alacaksınız.

Bir de ailelere sözüm var. Eminim herkes çocuğunu çok seviyordur, ama iş sevmeyle bitmiyor. Oğlumun sözüyle “ana gibi ana” olmak gerekiyor. Çocuklarımıza layık olmak, onların devrimci düşüncelerini onurla taşımaktan geçiyor. Ancak o zaman bizlerle gurur duyan daha güçlü çocuklar görürüz karşımızda.

Artık kan görmek istemiyoruz. Yeni Ulucanlar istemiyoruz. Bunun yaşanmaması için bedenlerimizi siper etmeye hazırız, bu böyle biline!..

Hepinizi tüm ana sıcaklığıyla kucaklayıp öpüyorum.

Biz doğurduk, size öldürtmeyeceğiz!
Anaların öfkesi katilleri boğacak!
Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz!
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Bir devrimci tutsak anası





Yanan bir yürek


    Mavi gözlüm
    Hep yolunu gözledim
    Sen gittiğinde
    Denizler seni özlüyor
    Kıyılar toprakla
    Gül dikenle öpüşüyor

    Tuna akarmış, hem de gülerek
    Hiçbir gülüş
    İçimdeki acıyı dağıtmıyor
    Biz daha çocukken
    Payımıza kan düştü
    Her gece sensizlik büyüdü
    Büyüdü ölüm

    Sen bir okyanusa adadın kendini
    Bütün ülkelere
    Kendini götürdün
    Terk edilmiş kıyılarda
    Yangınlar tutuşuyor
    Okyanuslara saçıyor

    Fırat’ın öteki kıyısında
    Bir çocuk
    Dağlara türkü söylüyor
    Bir çocuk
    İzmir Konak’ta, denize bakıyor
    Habip’in küçük yoldaşı
    Bir türkü tutturmuş söylüyor

    Beriden akıp gelmişsin
    Denizleri yol almışsın
    Çeliğe sen su vermişsin
    Düşmana korku salmışsın

    Sana tünelci diyorlar
    Gözlerinden ürküyorlar
    Selam olsun Habip sana
    Kanın yerde kalmaz yoldaş

    Ümit ile kucaklaştın
    Düşmana korku saldınız
    Parti bayrağını açtınız
    Fırat’a selam gönderdiniz

    Habip yoldaş, Ümit yoldaş
    Selam olsun size yoldaş
    Habip yoldaş, Ümit yoldaş
    Selam olsun size yoldaş

    Ve denizler coşuyor
    Habip’in arkadaşları
    Yükselen yapılarda
    Kimi tuğla örüyor
    Zürih’te bir genç kız
    Habip’in, Ümit’in
    resimlerini taşıyor
    Köln’de pankart
    Paris’te gençler
    bildirisini dağıtıyor
    Ve yangın büyüyor
    Büyüdükçe çeteler küçülüyor

            H. Yılmaz