ARSIVANA SAYFA
 
28 Ekim '00
SAYI: 40
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Zindanlardaki direnişe güç vermek için mücadeleyi her alanda yükseltelim!
Oyun bozuldu, katledilenler değil katiller yargılandı!
Ulucanlar katliamının ikinci perdesinde devlet terörüne karşı militan direniş
Ulucanlar davasına hazırlık çalışması
Ulucanlar’ın direniş geleneği yolunda yürüyoruz!
Yıldırım Doğan’ın Ulucanlar savunması
Adana’da SAG’a destek açıklaması
Sendikal ihanet nereye kadar?
Sınıf hareketinden kısa haberler
Cottarelli ve uşak takımını kovmak için sokağa, eyleme!
İnsanca yaşamaya yeten, vergiden muaf asgari ücret!
Direnişimizin nedenleri, anlamı ve talepleri
Bayrağımıza bir kez daha leke düşürmeyeceğiz!
Zindan direnişine yurtdışından güçlü bir destek örgütleyeceğiz!
Filistin İntifadası’nın ilk sonuçları
Ortadoğu’da anti-emperyalist mücadele dalgası
Seattle’ın izinde emperyalizme karşı yeni militan gösteriler!
Gençlik ateşi hücreleri yakacak!
YÖK’e karşı mücadeleye!
Bir anadan mektup
Basından seçmeler
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Filistin İntifadası’nın ilk sonuçları


D. Özgür Yılmaz


Aylardır barut fıçısı haline gelen Filistin halkının öfkesi sonunda Beyrut kasabı Ariel Şaron’un provokasyonuyla patladı. Yıllardır süren ve tek taraflı tavizlerle Filistin halkının yaşamını cehenneme çeviren “barış süreci”ne karşı gelişen öfke en anlamlı biçimde patladı. 1982 yılında Beyrut’ta 52 gün süren kuşatma ile FKÖ’nün Lübnan’dan çıkarılmasına, Sabra ve Şatilla katliamlarında iki binden fazla Filistinlinin katledilmesine ve Filistinlilerin dünyanın dört bir yanına dağılmasına neden olan, bu yüzden Beyrut kasabı lakabıyla anılan Ariel Şaron’un El Aksa Camii’ne provokatif bir ziyaret düzenlemesiyle, öfke ve tepki dizginlerinden boşandı.


Aylar öncesinden tam bir açıklıkla öngörülen gelişmeler

Gelişmelerin bu hale geleceği aslında aylar önceden belliydi. Üniversite kürsülerinde oturup, Ortadoğu uzmanı geçinen kimi profesörlerin şaşırdığı patlamanın nedenleri aylar önce bu sayfalarda ayrıntılarıyla açıklanmıştı. Sürecin gelişiminin mantığını açıklamak için, bu metinlerden biraz uzun da olsa birkaç alıntı yapmak yeterli olacaktır.

Kilitlenen ve dolayısıyla mücadelenin yeniden canlanmasını teşvik eden sürecin bir ürünü olarak Filistin halkı yeniden ayaklanmış durumda. İsrail ordusu 22 yıldır işgal altında tuttuğu Güney Lübnan’dan adeta kaçarak çekildi.

… Bölgedeki son gelişmeleri hızlandıran, daha doğrusu fitili ateşleyen faktör, bir kez daha Filistin halkının direnişi oldu. İsrail cezaevlerinde bulunan mahkumlarla dayanışmak için seferber olan Filistin halkı sokağa dökülmekle, pamuk ipliği ile örülmüş tezgahın çökmesine yol açtı. Çünkü cezaevleri konusunda gündeme gelen ve İntifadayı çağrıştıran bu mücadele dalgasının gerisinde, Filistin halkının en temel hakları durmaktadır.” (Emperyalist Barış Sürecinin İflası, Kızıl Bayrak, sayı: 20, 3 Haziran ‘00)

Washington’un dökülen ‘barış süreci’ni geleneksel yöntemlerle onarmaya kalkışması durumunda, gerginliğin körüklenebileceği ihtimalinden endişe edilmektedir. Filistin yerleşim alanlarındaki kitlelerde isyana yakın bir atmosferin hakim olduğu görülüyor. ABD’nin Ortadoğu politikasına ve İsrail’in haydutluğuna karşı muazzam birikim kendisini ifade yolları arıyor, fırsat kolluyor. Ayrıca, Güney Lübnan’da siyonist işgale karşı elde edilen zafer bu eğilime kritik bir dönemde perspektifler açtı, direnişin alternatifsizliğini bir kez daha kanıtladı.” (Büyüyen Mücadele Dinamikleri ve AB Politikasının İflası, Kızıl Bayrak, sayı: 23, 24 Haziran ‘00)

Emperyalist icazetli özerklik statüsünün, aşamalı bir tarzda da olsa, Filistin halkının gaspedilmiş tüm haklarının iadesi ile sonuçlanacağı sanıldı. Fakat aradan geçen süreç, umutları boşa çıkarttığı gibi, vaadlerle Ortadoğu ve özellikle de Filistin halkı üzerinde oynanan oyunun gerçek yüzünü ortaya sermekte gecikmedi.

… Umut ve rehavet yerini giderek hoşnutsuzluğa, yeniden mücadeleye atılma duygusunun ağırlığına bırakınca, Filistin Özerk İdaresi kendine ayrılan rolü oynayamaz duruma düştü. ‘Barış süreci’ sürüncemeye girdikten sonra kısa sürede toptan çökmek zorunda kaldı.” (Çelişki ve Çatışmalar Yumağı, Kızıl Bayrak, sayı: 26, 15 Temmuz ‘00)

Mart ayında Jospin’in Filistin’i ziyaretinde dışa vuran öfke, Güney Lübnan’dan İsrail’in çekilmek zorunda kalmasıyla, Filistin halkında mücadeleye duyulan güvenin artmasıyla büyüdü. Ortadoğu’daki çok taraflı satranç tahtasında bütün taraflar Filistin’in bir barut fıçısına dönmüş olduğunu biliyorlardı. Beyrut kasabı Şaron ise bu durumu bilerek eline meşalesini alıp El Aksa Camii’ne koştu.

Yüzden fazla şehidin verildiği yeni İntifada karşısında çaresiz kalan İsrail, bir taraftan savaş makinasına, diğer taraftan ihaneti tescillenmiş Arafat’a sarıldı. Filistin halkı çoluk çocuk İsrail askerlerinin, milislerinin ve yerleşimcilerinin kurşunlarıyla can verirken, Arafat Paris’te Barak’la buluştu, ardından CİA başkanıyla görüştü, son olarak da Mısır’a gidip zirve toplantılarına katıldı. Filistin Özerk Yönetimi İsrail’le “ateşkes” yapıldığını açıkladıktan sonra (Filistin halkı ateş kullanmadığı halde “ateşkes” deniliyor), İsrail askerleri şehit sayısını 60’dan 120’ye çıkarmakta tereddüt etmediler. Arafat Mısır’daki zirveye, İsrail’in Filistin üzerindeki ablukayı kaldırması ve ateşkes açıklaması koşuluyla gideceğini söylerken; zirve sırasında İsrail ablukayı kaldırmadığı gibi, İsrail askerleri sokaklarda Filistinlileri katletmeyi sürdürdüler.

Bu gelişmeler Arafat’ın, FKÖ’nün ve Filistin Özerk Yönetimi’nin ihanetini Filistin halkının ve bütün dünyanın gözünde belgeledi. Birinci İntifada’da FKÖ’nün teslimiyetçi tutumu HAMAS’ın güçlenmesini getirmişti. Şimdiki İntifada’nın neler yaratacağını ise süreç gösterecek. İntifadanın ortaya çıkardıklarını açıklamadan önce, yeni İntifada öncesi dengelere ve ABD’nin Ortadoğu politikasına kısaca bakmakta fayda var.


ABD’nin ayağı kayıyor

‘80’li yılların sonunda SSCB’nin çöküşü Ortadoğu’daki dengelerin ABD’nin tarafına kaymasını sağladı. Ancak Ortadoğu’nun kaygan zemininde hareket etmek dünyanın tek süper gücü olarak kalan ABD için bile kolay değildi. ‘90’lı yıllar boyunca uygulanan saldırgan ve yayılmacı politikasıyla ABD Ortadoğu’yu kan denizine döndürdü. Ortadoğu’ya taşınan silahların ve haydut İsrail’in gölgesinde bir “barış süreci” başlatıldı. Bu süreç bir yıpratma ve yıldırma süreci oldu. İsrail, önceki yıllarda anlaştığı Mısır’ın ardından önce Ürdün sonra da Suriye ve Filistin ile aynı süreci önüne koydu. Filistin halkına katliam uygulamaktan çekinmeyen bu iki ülkeden Ürdün’le geliştirilen ilişkilere karşın Suriye’nin manevralarını bir türlü aşamadı. İsrail’in daha isteksiz olduğu bu görüşmeler ABD için büyük önem taşıyordu. ABD bir taraftan Ortadoğu halklarının gelişen tepkisini bastırabilmek, diğer taraftan yeniden bölgeye el atmaya hazırlanan Rusya’nın önünü kesebilmek için bu manevralara ihtiyaç duyuyordu.

İsrail için Güney Lübnan bir ateşten gömlek haline gelmişken, ABD için bütün Ortadoğu aynı özelliği gösteriyordu. Irak’a uygulanan ambargo ile binlerce çocuğun katledilmesi, Filistin’in devlet kurma vaadiyle oyalanıp durması, İran’ın tecrit edilmesi, radikal islamcı akımların güçlenmesi, artık iyice ABD’nin ayağına dolanmaya başlamıştı ve birtakım tavizlerle bu konuların en azından bazılarında mesafe almak niyetiyle hareket etmeye başladı. ABD’nin ‘90’lı yılların sonunda iflas eden Ortadoğu politikasını değiştirmeye ihtiyacı vardı ve yıllardır tecrit uyguladığı ülkelerle ilişkiler geliştirmek zorundaydı. Bunun için İran, Irak, Libya, Suriye, Kuzey Kore, Küba ve Sudan gibi ülkeleri “terörist” ülke kategorisinden çıkarıp “kaygı kaynağı” teşkil eden ülkeler kategorisine geçirdi. Her iki cümlesinden birinde füzelerden ve savaştan sözeden Madeleine Albright “terörist” İran’a gidip sıcak ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Irak’a uygulanan ambargo el altından delindi. (Bu arada Türkiye’nin ABD’nin Ermeni soykırımı karar tasarısına tepki olarak Irak’la ilişkileri geliştirmeye çalıştığı yaygarası aşağılık bir yalandır. Irak’la ilişkiler gerçekte ABD’nin yeni Ortadoğu politikası çerçevesinde geliştirilmektedir.)

ABD’nin saldırgan politikalarının iflas etmesinin arkasında kuşkusuz Rusya’nın yeniden Ortadoğu’da etkinlik arayışlarının ve AB emperyalistlerinin İran, Irak gibi ülkelere uygulanan yaptırımları el altından delmeleri ve Rusya’ya gizli destek vermeleri gibi etkenler vardır. Ancak iflasın gerçek nedenleri Ortadoğu halklarının duydukları öfkenin artık işbirlikçi rejimleri zorlaması ve patlama dinamiklerini büyütmesidir. Biriken öfkeyi boşaltmak için yapılan girişimlerin bir işe yaramadığı ve Şaron’un provokasyonu ile Ortadoğu’da yeni bir sürecin başladığı görüldü.


İntifada’nın ilk sonuçları

Ortadoğu satranç tahtasında bütün oyuncuların üzerine bastıkları piyon hiç kuşkusuz Filistin’dir. Filistin sorunu 50 yıldır Ortadoğu’nun en önemli sorunu olmuş, birçok ülkenin politikasının eksenini gösteren bir özellik taşımıştır. Bu açıdan yeni İntifada bütün taşların hızla hareket etmeye başladığı bir vuruşmanın ilk hamlesi olma özelliğini gösteriyor. Yaşanan sürecin çok tarafın devreye girdiği savaşlara mı gideceği, geçici çözümlerle sürünüp ve sorunları daha da mı büyüteceği elbette şimdiden bilinemez. Ama kesin olan şudur ki, ABD’nin Ortadoğu “barış süreci” iflas etmiştir. Barış adına atılacak her ihanet adımı yeni sorunlar yaratmaya gebedir. El Aksa İntifadası olarak adlandırılan yeni İntifada ABD’nin emperyalist gerici barışının sonunu ilan etmiştir.

İntifada’nın gösterdiği ikinci sonuç, Ortadoğu’da ‘90’lı yıllar boyunca süren tek kutuplu ABD hegemonyasının sona ermesidir. ABD’nin Ortadoğu’daki egemenliğinin uzun sürmeyeceği aslında ‘98’in sonunda açığa çıkmıştı. ‘91’deki Körfez krizinde diğer emperyalist devletleri yaptığı askeri harcamaları karşılamak için haraca bağlayan ABD, ikinci Körfez krizinde bunu başaramadı. Üstelik birçok emperyalist gücün tepkileriyle karşılaştı.

Yeltsin’le birlikte Ortadoğu’dan elini eteğini çeken Rusya, Yeltsin’in son döneminden başlayarak ve özellikle Putin döneminde yeniden bölgeye ilgi göstermeye başladı. Suriye’ye yeniden silah satışlarının başlaması, İran’la yapılan anlaşmalar, Arafat’ın çeşitli zirvelere uzun yıllardır katılmayan Rusya’yı çağırması, Rusya’nın emperyalist hesaplarının da artık gözetilmesi gerektiğini ortaya koyan gelişmeler oldu. Diğer taraftan ekonomik girişimleriyle Almanya, politik ataklarıyla da Fransa, AB emperyalistlerinin bölgeye ilgisini ortaya koyuyor. ABD dışındaki emperyalistlerin yeniden bölgeye üşüşmesi yeni çatışmaların habercisidir.

Ortadoğu’da ABD barışına karşı tepkilerin artmaya başlaması işbirlikçi rejimleri de sıkıntıya sokmaya başladı. El Aksa İntifadası sonrasında bütün işbirlikçi rejimler İsrail’i kınayan açıklamalar yaptılar. Ancak bu sefer söylemin sert tutulmasına özel bir dikkat gösterildi. Bölgedeki rejimlerin en gericilerinden, ABD’nin en çok yardakçılığını yapanlardan Suudi Arabistan bile İsrail’in saldırıyı durdurmaması durumunda Suudi yönetiminin ve halkının “sert önlemler” alacağını açıkladı. İsrail’e göstermelik de olsa tepkide bulunmayan tek ülkenin ise Türkiye olduğu görüldü. Türkiye’nin açıklamaları iki tarafa da eşit uzaklıktayız, iki taraf da bize güveniyor biçiminde bir sahtekarlıktan öteye gitmedi.

İntifada, denilebilir ki en çok ABD’nin sopasını sürekli başının üzerinde hisseden Irak’a yaradı. Baas Partisi İsrail’e karşı en sert sözleri sarfederek, Arap halkının sempati ve desteğini arkasına alma çabasına girdi. Bir milyon Iraklının İsrail’le savaşmaya hazır olduğu, Filistin isterse İsrail’e hemen 28 intihar komandosu gönderileceği açıklandı.

Filistin İntifadası’nın emperyalist hesaplaşmalar ve bölgedeki işbirlikçi rejimler üzerinde önemli etkiler yarattığı açık. Ancak hepsinden önemlisi, Ortadoğu halklarının bilinçlerinde yarattığı etkidir. İntifada anti-emperyalist mücadeleye büyük bir güç vermiş, moral kaynağı oluşturmuştur. Sadece Arap dünyasında değil, dünyanın dört bir yanında Filistin halkıyla dayanışmak ve ABD ve İsrail’e öfkelerini dile getirmek için yüzbinlerce kişi sokaklara döküldü. Emperyalizme karşı bu tepkinin açığa çıkmasının küreselleşme karşıtı gösterilerin yükseldiği bir dönemle çakışması ayrıca büyük bir anlam taşımaktadır ve kuşkusuz mücadele için çok önemli bir olanaktır. “Tarihin sonu”nu ilan edenler, kapitalizmin “ebedi egemenliği” çığırtkanlığı yapanlar, dünyanın dört bir yanında işçilerin, emekçilerin, yoksul ve ezilen halkların yeniden mücadeleye atılmaları karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.

İntifada hiç kuşkusuz aynı zamanda bir politik kimlik arayışı anlamına gelecektir. ‘60’ların sonunda İsrail’e karşı yükselen mücadelenin etkisiyle Ortadoğu’da gelişen baskın akım, yer yer ilerici tonlar taşıyan Arap milliyetçiliği oldu. Fakat zaman içerisinde ve özellikle ‘90’lı yıllarda, bir taraftan Arap milliyetçisi rejimlerin, öte taraftan FKÖ’nün ihaneti, dünyada sosyalizmin prestijini kaybetmesiyle de birleşince, dinsel gerici akımların güç kazandığı bir zemin oluştu. ‘80’li yılların sonu ve ‘90’lı ilk yıllar, islami gericiliğin ideolojik etkisinin güçlendiği yıllardı.

Radikal islami akımların çok geçmeden gerileme sürecine girmesiyle birlikte, artık yeni bir politik kimlik arayışı yeni dönemde, 2000’li yıllarda önplana çıkmış bulunmaktadır. Ortadoğu’nun karmaşık etnik ve dini kimliğinin nasıl bir ideolojik kimlik üreteceği elbette bugünden tam olarak anlaşılamaz. Ancak farklı halkların, mezheplerin birarada yaşamalarını sağlayan tek sistemin sosyalizm olduğu, yaşanan deneyimlerle biliniyor.

Arap halkını parçalayarak, aşiretlere kadar varan ayrımlardan bile yararlanarak devletler kuran; Filistin halkını yerinden yurdundan edip onbinlerce Filistinlinin katledilmesine neden olan; Iraklı çocukların ilaç ve yiyecek yokluğundan ölümüne neden olan; Kürt halkını parçalara ayırıp ulusal baskı altında inleten emperyalist-kapitalist sistemin tek ve gerçek alternatifi, sosyalizmdir, sosyalist bir Ortadoğu Federasyonu’dur. Ortadoğu sorununun tek gerçek ve kalıcı çözümü budur.