ARSIVANA SAYFA
 
21 Ekim '00
SAYI: 39
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Teslim olmaktansa ölmeyi yeğleriz
Sefaletin koyulaştırılması nın resmi belgesi
Kamu çalışanları üretimden gelen güçlerini kullanmak zorundadır
Sınıf politikasından yoksunluk
POAŞ’ta toplu işten çıkarma sert tepti
Kazanmak için grev silahından başka yol yok!
“İş güvencesi” yasa taslağı ve sendikalar
Ordunun Kürdistan basın turu ve turdan yansıyanlar
Sezer’e rektörler muhtırası
SES Genel Kurulu’nda devrimci çıkış
Birleşik Metal-İş Kongresi
Gün ölümüne bir kararlılıkla harekete geçme günüdür!
Hücre saldırısı ve yeni zindan direnişi
Öleceğiz ama hücrelere girmeyeceğiz
“Her türlü bedeli ödemeye hazır ve kararlıyız!”
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
Ümraniye’de provokasyonlar ve saldırı hazırlığı
Habip ve Ümit’i andık
Emperyalist barış politikası Filistin halkının özgürlük tutkusunu yokedemedi
Barış süreci çifte standarttan ibaret
Kıbrıs’ta TC’nin yıkım programına karşı genel grev
Burjuva basından seçmeler
Bir kitap: “Benden selam söyle Anadolu’ya!”
25 yıl önceki Ulucanlar’da ki vahşetin öyküsü
Ulucanlar davasına çağrı
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Yükselmeye başlayan dalga


Ergin Yıldızoğlu


Küreselleşmeye karşı ilk tepkiler, ABD küreselleşmenin meyvelerini toplamaya, finansman ve tüketim gücüyle dünya ekonomisini de peşinden sürüklemeye başladığı, diğer bir deyişle işlerin göreli olarak iyi gittiği (Asya krizini saymazsak!), ABD ve Avrupa'nın enflasyonsuz, istikrarlı bir büyüme yaşadığı dönemde başladı. Bu tepkiler, Asya krizinin arkasından, 1990’ların son çeyreğinde yaşanan hızlı bir toparlanma döneminde yoğunlaştı.

Şimdi 2000 yılının başında hızla yaşamsal bir anlam kazanan sorular şunlar: Bir göreli refah döneminde bu derecede hızla büyüyen toplumsal muhalefet, ABD ekonomisi, hatta Avrupa ekonomileri yavaşlamaya, bunu da dünyanın geri kalanı izlemeye başladığında, diğer bir deyişle geniş kitlelerin yaşamı daha da zorlaştığında nasıl bir yoğunluğa ulaşacak, hangi siyasi-ideolojik enerjileri harekete geçirecek? Bu enerjilerle tüm insanlık için daha iyi bir gelecek inşa etmek mümkün olacak mı?

Küreselleşme karşıtları
Tarihsel hafızalarını korudukları için küreselleşme söylemini hemen, daha 1990’ların başında tanımış ve teşhir etmeye başlamış kimi sosyalistleri bir kenara bırakırsak, “ekonomik küreselleşmeye” ilk “saygın tepkiler”, 1990’ların ortasında Asya krizinden az önce başladı. Bu köşenin okuyucuları, bu tepkileri, çoğu zaman adeta daha yeni basılan kitapların ve makalelerin mürekkepleri kurumadan aktarmaya çalıştığımızı hatırlayacaklardır. Bu eleştirilerden hareketle (Fransız işçilerinin neo-liberalizme karşı kitlesel ve başarılı eylemlerini de gözönüne alarak), 1996’da havanın artık değişmeye başladığını yazmıştık. Bu “saygın” eleştiriler, başıboş, çevre koşullarına ve insan haklarına duyarsız bir küreselleşmenin yaratmakta olduğu toplumsal sorunların, IMF uyum programlarıyla darmadağın edilen Rusya’da, parçalanan Yugoslavya'da, yangın yerine dönen Afrika’da yaşananların tüm dünyada tepki çekmesinden, geniş bir hoşnutsuzlar cephesinin şekillenmesinden, karşı bir tepkinin oluşmasından endişe ediyorlardı.

Bu tür kitabi ve “saygın” uyarıların yanısıra küreselleşmeye, neo-liberalizme karşı doğrudan kitlesel eylemlere, genel grevlere, hatta “silahların eleştirisine” öncelik verenlere de rastlamaya başlamıştık. Üstelik bu eylemler, hatta silahlı eleştiriler (Subcommandante Marcos vb.) dünyanın geri kalanında da ilgi ve sempatiyle karşılanıyordu.
Asya krizinden sonra bu kitlesel eleştiriler giderek arttı, yayılmaya başladı, modern teknolojinin ve internetin etkisiyle dünyanın en ücra köşelerinden metropollerin merkezlerine kadar muhalefet hareketleri birbirini bulmaya, enerjilerini, bilgilerini paylaşmaya, birleştirmeye başladılar. Neo-liberalizm ve küreselleşme politikaları, kapitalizmin ekonomik krizine çare bulmaya çalışırken adeta arı kovanına çomak sokmuşlardı. Var olan sosyoekonomik yaşam koşullarının şu veya bu yanına karşı çıkanların enerjileri ve tepkileri birleşir ve uluslararası bir hareket şekillenirken, bunun içinde yavaş yavaş da bir hedef ve amaç ortaklığı aranmaya başlıyordu.

Kapitalizme karşı tutum
Kadın sorunu, çevre sorunu, gelişmiş ülkelerdeki göçmen işçilerin yaşam koşulları, azgelişmiş ülkelerdeki işçilerin, kadınların, çocukların çalışma koşulları, yeni silahlanma yarışı, askeri harcamalar, büyük şirketlerin etkinliklerinin ekonomik, kültürel sonuçları gibi konularda hareket eden bir muhalefet giderek önce küreselleşmeye, sonra hızla büyük şirketlere, ABD hegemonyasına, yani “gerçekten var olan kapitalizme” karşı tutum almaya başladı. Muhalefet dalgası giderek antiemperyalist ve adı açıkça konmasa da bir antikapitalist özellik kazanmaya başlayacaktı.

Yeni dalga tarih sahnesinde...
Bu uluslararası hareket ilk kez, küreselleşmeyi ve sonuçlarını yasalaştırmaya kalkan MAI’ye karşı direniş sırasında, hem de beklenmeyen bir yaygınlıkta ve etkide su yüzüne çıktı: 600 sivil toplum örgütü küresel bir anti-MAI kampanyası yaratmıştı. Kısa sürede, modern teknolojinin bu şekilde yaygın kullanımıyla, küreselleşmeyi teşhir eden, mücadele tekniklerini yaygınlaştıran, ortak bir hafıza ve bir bilinç oluşturmaya başlayan haberlerin, anekdotların, teorik malzemelerin dünyanın her yanında yayılmaya başlaması bir şey daha gösteriyordu: 1968’in düş kırıklığından sonra aydınlarla toplumsal muhalefet hareketleri arasında oluşan kopukluk ilk kez yeniden kapanmaya başlamıştı: Teori şimdi yeniden pratikle buluşuyordu.

Diğer taraftan, Seattle’da DTÖ’nün çökme süreci, küreselleşme karşıtları yelpazesinin sanılandan çok daha geniş olduğunu ortaya koydu. Sokakta çevreciler, kadın hakları savunucuları, çeşitli ezilen ulusların, etnik, dini azınlıkların temsilcileri, işçi hareketi neo-liberalizmi protesto ederken toplantı salonunda da ilk kez garip bir hava vardı. Azgelişmiş ülkelerin temsilcilerinin huysuzlanmaya başladığı, “Washington Consensus” karşısında eski uysallıklarını kaybettikleri görülüyordu. Düne kadar küreselleşmenin peşine takılarak kırıntılarından nemalanmayı uman bu kesim, şimdi hem kendi ülkelerindeki toplumsal muhalefetin baskısından, hem de ABD ve Avrupalı şirketlerin Asya krizinde sergilediği talancı işleyişten korkuyordu. Üçüncü dünyanın liderleri de kendi ekonomilerini, kendi zenginlik kaynaklarını başkalarına talan ettirmek konusunda artık eskisi kadar uyumlu değillerdi.

Küreselleşme kuşkularının ya da korkunun sistemin kalbine kadar nüfuz ettiğini gösteren gelişmeler de vardı. Küreselleşmenin temelini oluşturan neo-liberal politikalara, “serbest piyasa” doktrinine tepkiler, gelişmiş ülkelerin politikacılarını da etkilemeye başlamıştı.

Büyük şirketler hedef oluyor
Bir Financial Times yorumunda belirtildiği gibi, “büyük şirketler” hem küreselleşmenin öncüleri olarak, hem de ülke içinde gelir dağılımını daha da bozdukları için, eleştirilere hedef olmaya başladılar (11.9.2000). Küreselleşmeye karşı muhalefet, Washington Consensus’ü inşa edenleri bile etkiledi. Dünün “popülist” görüşleri, bugün örneğin ABD başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti adayının, alt sınıfları ve işçileri keşfetmesinde olduğu gibi, seçim propagandasına konu oluyordu. IMF ve Dünya Bankası, dilini değiştirmeye zorlanıyor, dünya âleme, ne kadar anlayışlı ve vicdanlı olduğunu, politikalarında kimi düzenlemeler yapmaya hazır olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Tüm bu gelişmeler, Asya krizinden sonra salt ekonomik değil, ideolojik ve siyasi alanda da küreselleşme sürecinin derin bir krize girdiğini gösteriyor. SSCB’nin çökmesinin psikolojik etkileri de geride kaldı. Şimdi, “soğuk savaşı” tanımayan yeni bir kuşak tarih sahnesine çıkıyor. Üstelik önümüzdeki dönemde, ekonomik yaşamın daha da zorlaşacağını, sınıflar, ülkeler, etnik gruplar arasındaki çelişkilerin daha da keskinleşeceğini gösteren çok sayıda işaret var.

Tüm bunları biraraya koyduğumuzda, önümüzdeki dönemde küreselleşme karşıtı hareketlerin daha da yayılacağını, güçleneceğini, teorik-pratik programları açısından daha da gelişeceğini, uzun bir süredir siyasi söylemin merkezinden kovulan emek-sermaye çelişkisinin tekrar siyasi düşünce alanında eski önemini kazanacağını söylemek sanırım yanlış olmaz.

Muhalefet dalgası giderek antikapitalist ve antiemperyalist nitelikler kazanıyor. (Cumhuriyet/16 Ekim ‘00)





İş güvencesi oyunu


Atilla Özsever


İşverenin tazminat yükü azalıyor
Yazarımız Güngör Uras, 12 Ekim tarihli “İş güvencesi" yazısında iş güvencesi tasarısının işverene yeni yükler getirdiğini ifade ediyor. Uras, “Kıdem ve ihbar tazminatlarını olduğu gibi koruyarak, bunların üzerine sendikal teminat, kötü niyet tazminatı, dava süresinde ücret ödeme mükellefiyeti gibi yeni yükler bindirmek, Türk işvereninin rekabet gücünü yok eder. İşveren bu yükü kaldıramaz" diyor. Acaba öyle mi?

Tasarı, yeni bir sendikal teminat getirmiyor, zaten 2821 sayılı yasanın 31. maddesinde bu teminat var. Kötü niyet tazminatı da 1475 sayılı yasanın 13. maddesinin son fıkrasında var. Kötü niyet tazminatının uygulaması da yok, ölü doğmuş bir madde.

Dava süresinde ücret ödeme mükellefiyetine gelince.. İşveren, sendika üyesi olması nedeniyle işten çıkarılan işçiyi işe iade edip başlatırsa bu ücretleri ödeyecek. Tasarıda işe iade mecburiyeti yok. İşe iade etmeyince de bir yıllık ücreti ödeyip böyle bir yükten kurtulacak. Yalnız burada kanun yazma tekniği açısından bir netlik olmadığı için, işçinin işe iade edilmemesi halinde boşta geçen sürede ücret ödenmesi tartışma konusu.

Miktar bir yılla sınırlı
Aslında tasarı, işverenin tazminat yükünü azaltıyor. Mevcut uygulamada 2821 sayılı yasanın 31. maddesine göre, sendikal nedenlerle işçi işten çıkarılırsa işçiye ücretinin bir yıllık tutarından az olmamak üzere bir tazminat ödeniyor. Oysa tasarıda bu madde, işçinin bir yıllık ücreti tutarıyla sınırlandırılıyor.

İş güvencesi oyunu
Kimi sendikal çevreler ve iş hukuku uzmanları, ciddi bir önlem getirmeyen iş güvencesi tasarısıyla ilgili tartışmanın gerisinde bir “oyunun" yattığı iddiasında bulunuyorlar. Görüşleri şöyle:

“Çalışma Bakanlığı’nca hazırlanan iş güvencesi tasarısının işten çıkarmayı önleyici, gerçek iş güvencesi getiren yaptırımcı bir gücü yok. Tasarı, TBMM’ce onaylanan 158 sayılı ILO sözleşmesini de kapsamıyor. Sendikal güvence de zaten mevcut yasada var. O halde Bakan Yaşar Okuyan ile işverenler arasında neden bu kadar sert tartışmalar oluyor?

ANAP’a destek arayışı
Bakan Okuyan, anketlerde yüzde 10’un altına düşen ANAP’a kamuoyunda, işçi kesiminde belli bir itibar kazandırmak ve bu arada SSK’nın özerkliğine tam anlamı ile son veren, sosyal güvenliğin özelleştirilmesine olanak sağlayan dört KHK üzerindeki dikkatleri başka bir yere çekmek için iş güvencesi tartışmasını başlattı.

TİSK ve işverenler de bunu fırsat bilip başta kıdem tazminatı olmak üzere çok sayıda kazanılmış hakkı budayan, esnek çalışmayı öngören bir iş kanunu taslağını gündeme getirdiler. Bu kızışan tartışma sonunda, iş güvencesi tasarısına 158 sayılı ILO sözleşmesinin bazı şartlarını koyup esas itibariyle işverenlerin iş kanununun koşullarını 1936 dönemine götüren, ciddi hak kayıplarına yol açan taslağı yasalaşabilir.

TİSK Başkanı Refik Baydur’un dediği gibi ‘sermayeyi destekleyen bir parti olarak’ ANAP da, işçiye hak kaybı sağlayan bu yeni düzenlemeden rahatsız olmaz, büyük bir ustalıkla işlevini yerine getirmiş olur. Ya da hiç bir yasa çıkmazsa, işverenler kendi taslakları yönünde bir ön kamuoyu yaratmış olur". (Milliyet, 18 Ekim 2000)