ARSIVANA SAYFA
 
21 Ekim '00
SAYI: 39
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Teslim olmaktansa ölmeyi yeğleriz
Sefaletin koyulaştırılması nın resmi belgesi
Kamu çalışanları üretimden gelen güçlerini kullanmak zorundadır
Sınıf politikasından yoksunluk
POAŞ’ta toplu işten çıkarma sert tepti
Kazanmak için grev silahından başka yol yok!
“İş güvencesi” yasa taslağı ve sendikalar
Ordunun Kürdistan basın turu ve turdan yansıyanlar
Sezer’e rektörler muhtırası
SES Genel Kurulu’nda devrimci çıkış
Birleşik Metal-İş Kongresi
Gün ölümüne bir kararlılıkla harekete geçme günüdür!
Hücre saldırısı ve yeni zindan direnişi
Öleceğiz ama hücrelere girmeyeceğiz
“Her türlü bedeli ödemeye hazır ve kararlıyız!”
Hücre saldırısı ve devrimci sorumluluk
Ümraniye’de provokasyonlar ve saldırı hazırlığı
Habip ve Ümit’i andık
Emperyalist barış politikası Filistin halkının özgürlük tutkusunu yokedemedi
Barış süreci çifte standarttan ibaret
Kıbrıs’ta TC’nin yıkım programına karşı genel grev
Burjuva basından seçmeler
Bir kitap: “Benden selam söyle Anadolu’ya!”
25 yıl önceki Ulucanlar’da ki vahşetin öyküsü
Ulucanlar davasına çağrı
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Barış süreci çifte standarttan ibaret


Edward Said


Baştan beri yanlış aktarılan, defolu Oslo barış süreci son aşamasına girdi; şiddetli çatışmalar, İsrail'in orantısız yıkımı, geniş çaplı Filistin ayaklanması ve büyük bölümü Filistinli olmak üzere önemli can kayıpları... Ariyel Şaron'un 28 Eylül'de Harem-üş Şerif'e yaptığı ziyaret Ehud Barak'ın onayı dışında gerçekleşemez. Başka türlü göbekli, yaşlı savaş suçlusu binlerce asker eşliğinde oraya nasıl gidebilir? Ziyaretin ardından Barak'a destek yüzde 20'lerden 50'lere fırlarken, sahne daha sert davranacak ulusal birlik hükümeti kurmak için hazır hale geldi.

Bu karışıklığın belirtileri 1993'teki başlangıçtan beri mevcuttu. İşçi ve Likud partili liderler Oslo'nun, Filistinlileri, İsrail tarafından çevrelenen, birbiriyle temassız bölgelere ayırma amacında olduğunu açıkça dile getirdi. Rabin, Peres, Netanyahu, Barak hükümetleri döneminde istimlâklar, yıkımlar sürerken, Yahudi yerleşimlerinin sayısı katlandı. (Batı Şeria ve Gazze'ye 200 bin Yahudi geldi. Kudüs'se bu rakama tek başına ulaştı). İşgal sürerken, Filistin egemenliğine dair en küçük adımlar İsrail'in istekleri doğrultusunda ertelendi, iptal edildi. İşgal altındaki Doğu Kudüs saldırgan bir İsrail kampanyasına hedef oldu. Filistinliler görmezden gelinerek şehrin İsrail'in “ebedi ve bölünmez başkenti” olduğu iddia ediliyor. 4 milyon Filistinli mülteciye -dünyanın en eski ve en kalabalık sürgün kitlesi- geri dönüşü ve tazminatı unutmaları söylendi.


İsrail hâlâ kurban rolü oynuyor

Mossad ve CIA tarafından desteklenen yolsuz ve baskıcı bir rejimin tepesindeki Yaser Arafat, ABD barış ekibi İsrail lobisinin eski çalışanlarıyla doluyken, Washington yönetiminin arabuluculuğuna dayanmaya devam etti. Uysal fakat halk tarafından sevilmeyen, yalıtılmış Arap şefler (özellikle Mısır lideri Mübarek) aşağılayıcı bir şekilde Amerikan çizgisinde yer almaya zorlandı; böylece ülkelerinde, kalan inandırıcılıklarını da yitirdiler. İsrail'in temelsiz güvenlik sorunu, abes istekleri ve öncelikleri hep ilk sırada yer aldı.

Barış sürecinin ardında gerçeğin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan iki İsrail/Amerikan öngörüsü bulunuyor.

İlk olarak, 1948'den beri yeterince ceza ve kavga olduğu ve Filistinlilerin pes edip, Arafat'ın yapmış olduğu gibi tavizin tavizine razı olacağı yolunda. Böylece Filistinliler davaları bırakacak ve İsrail affedilecek. Bu yüzdendir ki 'barış süreci' Filistinlilerin geçmişteki kayıplarına, sürülmelerine ve devletsizliklerine önem vermezken, en gelişmiş ordulardan birine sahip nükleer güç İsrail hâlâ kurban rolü oynuyor. ABD, Irak ve Kosova'da mülteciler yüzünden savaşa tutuşurken, 1948 trajedisi hakkında hâlâ resmi bir tanımlama yok. Ancak Araplar için gerçek, temeldeki adaletsizliğin yansıması görüldüğü sürece kimse halkın unutmasını bekleyemez.

İkinci olarak, yedi yıl boyunca Filistinlilerin ekonomik ve sosyal durumu kötüleşirken, İsrailli ve ABD'li siyasetçiler borazan çalarak başarılarını ilan etti. BM'yi ve diğer kurumları dışlayarak, yanlarına taraflı medyayı alarak gerçeği değiştirip 'barışın' zaferlerinden dem vurdular.

Şimdi İsrail'in helikopterlerine karşı Arap dünyası ayağa kalkarken, İsrailli Araplar üçüncü sınıf vatandaş muamelesine karşı başkaldırırken, statüko yıkılıyor. BM'de yalıtılan, İsrail'in hamisi olduğu için Arap dünyasında sevilmeyen ABD'nin artık yapacak katkısı kalmadı. Bundan sonra geçiş anlaşması olamaz. En ilginciyse, ABD, Avrupa ve İsrail'deki barış âşıklarının insanlar boğazlanırken ya şiddeti desteklemesi, ya da Filistinlilere yönelik hayal kırıklıklarını belirtmesi. En kötüsü de, İsrail lobisinin etkisindeki Amerikan medyasının olayları çarpıtarak vermesi, İsrail'in kuşatıldığından bahsetmesi. ABD yönetimi Sırbistan'da halkın adaletsizliğe karşı ayaklanmasına alkış tutarken, Filistinlilerin aynı gerekçeyle sokaklara döküldüğünü görmezden geliyor.

Bence yeni İntifada bir ölçüde Arafat'a da yönelik. Yıllarca halka vaatler dağıtan Arafat yolsuz bir rejim kurdu. Bütçenin yüzde 60'ı bürokrasi ve güvenliğe aktarılırken, altyapının payı yüzde 2 oldu. Kendi muhasebecisi bile 400 milyon doların kayıp olduğunu kabullendi. Uluslararası patronları bunu 'barış süreci' adına kabullenebilir, ancak bu kelime artık Filistinlerin en nefret ettiği sözcük haline geldi.

Artık kutsal topraklarda alternatif bir barış planı beliriyor. Oslo sürecine geri dönmeyen, BM kararlarından ödün vermeyen, İsrail işgalinin tamamiyle bitmesini öngören, İsrail mallarını ve hizmetlerinin boykotunu içeren... Ayrıca İsrail-Filistin barışı artık ancak işgal bittiğinde eşitler arasında olabilir. Arafat dahil hiç bir Filistinli daha aşağısını kabul edemez.

(The İnternational Guardian’ın 12 Ekim ‘00 tarihli sayısından Radikal gazetesi tarafından yapılan çeviri metnidir.)