ARSIVANA SAYFA
 
5 Ağustos '00
SAYI: 28
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Kamu emekçilerine kararname saldırısı
MGK komutasında İMF-TÜSİAD operasyonları
KESK bürokratları ve KHK
DİSK'in II. Genel Kurulu
Kendini tekrar ve yokoluş

Konuşmalar ya da DİSK'in "D"si
TİS komitelerinde örgütlenelim!
Burjuvazi hayvanca sömürüde sınır tanımıyor!
Sendika ağalarının sermaye için artan önemi
Öncü-devrimci kamu emekçilerinin...
Eğitim-Sen 4. Olağan Kongresi üzerine
Gençlik hareketi ve partinin güncel...
Metal işkolunda TİS süreci ve sendikaların durumu
Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu açıklamaları
Fikret Başkaya ile konuşduk...
Hücre karşıtı eylemler ve devrimci meşruiyet
Yeniden Galatasaray'da yız!
Komünistler ve zindan politikası!
Cezaevinden grevdeki EXSA işçilerine mektup...
MGK'nın Kıbrıs'a müdahale planı yürürlükte!
Komünist militanlardan parti programı üzerine...
Kızıl Bayrak hakkında konuştuk
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Komünistler ve zindan politikası

Habip Gül



Sınıflar mücadelesi tarihinde zindanlar hep varolagelmiştir. Zindanlar, iktidarı elinde tutan sömürücü egemen güçlerin toplumsal muhalefeti bastırmak ve sindirmek, hükümranlığını meşrulaştırmak ve süreklileştirmekte kullandığı her zaman temel silahlardan biri olmuştur. Tarihten günümüze dek zindanlar kan, zulüm, işkence ve katliamlarla özdeşleşmiştir.


Düzenin zindanlara yönelik saldırı
politikalarının kapsamı

Zindanlara yönelik saldırılar özünde işçi sınıfı ve emekçi halklara saldırının sadece bir parçasıdır. Yüzyılların yönetme sanatına sahip olan egemen sınıflar tarihsel deneyimlerinden hareketle çok iyi bilirler ki, işçi sınıfı ve emekçi halkları teslim almanın, köleleştirmenin tek yolu onları örgütsüzleştirmek ve öncüsüzleştirmektir. Bu anlamda komünist ve devrimcilere yönelik teslim alma ve imha politikaları sınıfsal bir içerik taşır. Hükümetlerin iyi veya kötü niyetleriyle belirlenmez. Burjuvazinin bugün zindanlardaki komünist ve devrimci tutsaklara yönelik saldırısının amacı, fiziki imhadan öteye ideolojik olarak teslim almaktır. Fiziki imha ve baskılar ideolojik olarak teslim almanın bir aracıdır yalnızca.

Somut örnek verilecek olursa: İşkencede teslim alınan, itirafçılaştırılan birinin itirafları ve pişmanlığı yazılı ve görsel medyanın propagandif bir malzemesine dönüştürülür. İtirafçının verdiği bilgiler düzen için çok fazla istihbarat değeri taşıdığı için değil (zaten böyle olsa yayınlanmaz), devrim aleyhine belli kesimler üzerinde yolaçacağı olumsuz etki ve örgütlülüğe karşı yaratacağı güvensizlik nedeniyle yayınlanırlar. Bu konuda 12 Eylül süreci hayli öğreticidir. İşçi sınıfı, emekçi halklar ve devrimci hareket üzerine bir karabasan gibi çöken 12 Eylül faşizmi, sokak infazları, idamlarla elde edemediği sonuçları, ayları bulan işkencelerle ve zindan politikalarıyla (kısmen de olsa) elde edebildi. Dönemin en güçlü ve kitlesel yapıları olan Dev-Yol, TDKP, Kurtuluş, TKEP vb. örgütlerin tasfiye olmaları ve reformistleşmelerinde zindan sürecinin büyük payı var. (Bu örgütler 12 Eylül’den önce de ideolojik planda reformist, ekonomist olmalarına karşın, burjuvazi karşısındaki örgütsel konumlanışlarıyla küçük-burjuva devrimci kimliklerini korumayı başarıyorlardı). 12 Eylül yenilgisinin ve bunun yansıması olarak zindanlarda kısmi unsurlar şahsında yaşanan çözülmelerin ardından, gerek içerideki (zindanlardaki) tabanı, gerek dışarıdaki tabanı/kitleyi umutsuzluğa düşürüp devrimden koparmak zor olmadı.

Kuşkusuz aynı sürecin diğer bir yüzü daha var. Gerek dışarıda, gerek zindanlarda düşmanın tüm terörüne göğüs geren, yaşanan olumsuzluk ve tasfiyelere karşın tekrar toparlanarak düşman karşısında devrimci konumlanışlarıyla mücadelede onurlu yerlerini alan birey ve örgütlere de aynı tarih tanıktır. Çelişki gibi görünen aynı sürecin bu iki farklı sonuçlarının özü, düzen karşısındaki ideolojik duruş ve örgütsel konumlanıştır.

Sınıflar mücadelesinde her önemli çarpışmanın iki yönlü sonuç yaratması sınıf savaşının yasasıdır. Fiziki yetmezlik ve taktik yanlışlıklardan kaynaklı yenilgiler her zaman kendi içinde daha güçlü devrimci çıkışları barındırırken, ideolojik yozlaşma ve çürümeden kaynaklı yenilgiler düzene kan taşıyan damarlar olurlar.


Komünist kişilik ve tutsaklık bilinci

Komünistler tutsak düştükleri andan itibaren temel bir görevle yüzyüzedirler: Düşmanı kendi ininde yenmek, en olumsuz koşulları dahi devrim lehine bir mevziye dönüştürmek. Sınıf mücadelesinde tutsak düşmek kaçınılmaz denecek kadar doğaldır. Ancak ne kaderdir; ne de düşmanın yenilmezliğini, meşruluğunu ve terör uygulamalarını kabullenmeyi anlatır. Komünistler için tutsaklık bilinci iki yönlü bir yaşam tarzıdır.

Bircincisi: Tutsak düştüğü andan itibaren işkence tezgahında da olsa, zindanda da olsa her anı, her olanağı, her aracı değerlendirerek özgürlüğe koşmanın koşullarını yaratmalı ve zorlamalıdır. Bu düzenin meşruluğunu ve “cezasını” tanımamak, “özgürlük bizim ellerimizdedir!” şiarını yaşam tutkusu haline dönüştürmektir.

İkincisi: Komünistler zindan sürecinde, bir gün de tutsak kalsalar, ömür boyu da tutsak kalsalar, yarın idam edileceklerini de bilseler, günü kurtarma hesabı yapmazlar. Zindan sürecini yeni bir savaş cephesi açma bilinciyle yaşarlar. Bulunduğumuz her alanı sınıf mücadelesinin bir mevzisi haline getirmek devrimci kişiliğimiz ve sınıfsal kimliğimizin özünü oluşturur. Komünist kimliğimiz ve mücadelemizle düşmanı ininde yenmek, zindan politikamızın ve yaşam tarzımızın özü-özetidir.


Zindanlardaki örgütsel disiplinimiz ve
yaşam tarzımız düşmana korku salmalıdır!

Bölmek, parçalamak, yalnızlaştırmak, bencilliği ve bireyciliği yaşam biçimi haline getirmek çabası kapitalizmin ideolojik saldırısının özüdür. Bu sadece zindanlardaki tutsaklara karşı güdülen bir politika değildir. İşçi sınıfına ve tüm emekçi halklara karşı uygulanan sürekli, sistemli bir teslim alma politikasıdır. Şovenizm, milliyetçilik, mezhepçilik, ırkçılık, özelleştirme, taşeronlaştırma, kalite çemberi vb. saldırıların özü işçi ve emekçileri küçük küçük gruplara bölmektir. Asgari örgütlülükleri dahi ortadan kaldırarak, kendi dışında herkese karşı güvensiz, çıkarcı bir birey tipi yaratarak, kollektif bilinç ve ortak direnmenin koşullarını ortadan kaldırmak istemektedir. Bugün zindanlara yönelik saldırılar bu politikaların yoğunlaşmış ve kısa sürede sonuç almaya yönelik biçimidir.

Sermaye sözcülerinin yıllardan beri saldırı politikalarına zemin olarak gösterdikleri ve demagoji konusu yaptıkları: “Cezaevleri eğitim kampına dönüşmüş, sıradan biri olarak giren altı ayda militan olarak çıkıyor”; “Komün yaşamı sürdürüyorlar, bir arada yaşadıkları için bize karşı direnme güçleri artıyor”; “Cezaevleri denetimlerine geçmiş, görevlilerimiz giremiyor” ya da “Terör örgütleri cezaevlerinden dışarıyı yönetiyorlar, eylem emirleri cezaevlerinden veriliyor”, vb. Bu gerçekte düzenin devrimci yaşamdan ve mücadeleden duyduğu korkunun bir ifadesidir. Devrimci irade karşısındaki acizliğidir. Düzenin en güçlü kalesi olarak görülen zindanlar dahi bugün kendisi için bir bataklığa dönüşmüştür. Düşmanın bu korkularını derinleştirmek, yaşamın her alanını, her aracını bir eğitim aracına dönüştürmek görevimizdir.

Düzen, “terör örgütleri cezaevlerini eğitim kampına dönüştürmüşler” propagandasıyla toplum nezdinde; “Bunlar suçludur, devlet cezalandırmış; devletin yargı kararına boyun eğmek ve cezalarına sahip çıkmak, siyasi kimliklerinden soyunmak zorundadırlar” düşüncesini yaymaya çalışıyor.

Biz komünist ve devrimci tutsaklar burjuva düzeni ve onun yargısını meşru kabul etseydik, boyun eğseydik tutsak düşmemiz için bir neden kalmazdı. İşkencehaneleri, zindanları sınıf savaşımının farklı boyutlarda yürütüldüğü bir mekan olarak değerlendiriyoruz. Buralar iki sınıfın temsilcilerinin en sert ve şiddetli çarpışmalarının yaşandığı (ideolojik ve fiili) mevzilerdir. Burada düzenin yaptırımlarını meşru görmek, boyun eğmek şöyle dursun, en küçük bir tereddüt veya gevşekliğe yer yoktur. Kendini sürekli yenileyip geliştirmeden, cepheden saldırıyı örgütlemeden bulunduğun mevziyi korumak ve geliştirmek mümkün olmayacaktır. Bu koşullarda siyasi kimliği korumak da olanaksızlaşır. Düşmanla sıcak mevzi savaşımının sürdürüldüğü zindan koşullarında bizleri güçlü ve yenilmez kılan, örgüt disiplini, devrimci bir yaşam tarzı ve süreklilik arzeden eğitim çalışmalarımızdır.

“Devrimcinin görevi devrim yapmaktır!” İdealimize ihanet etmediğimiz müddetçe en zor koşullarda da olsak, tek başımıza da kalsak örgütlüyüz. Örgüt gibi davranma bilincine sahibiz. Yaşamımızı devrimimizin ve örgütümüzün ihtiyaçlarına göre düzenleriz. Devrime insan (militan) eğitmek, eğitilmek, örgüt yönetmek, eylem örgütlemek bizler için sanattır. Varolma gerekçemizdir. Hangi koşullarda ve mekanda olursa olsun, devrim için savaşmak ve savaştırmak vazgeçilmezdir. Devrimin kendisi örgütlü güçler/sınıflar arasındaki savaşımın ürünüdür. Bizler de bir sınıfın (işçi sınıfı) örgütlü güçleri olduğumuza göre, örgütlenmek, örgütsel varlığımızı koruyup geliştirmek, yönetmek en doğal hakkımız ve görevimizdir.

Bu sermaye düzeni için de geçerli bir kuraldır. Bugün zindanlara yönelik saldırılar ne sadece üç-beş bin devrimci tutsağın imhasına yöneliktir, ne de saldırılar Mehmet Ağar, Şevket Kazan ve değişen hükümetlerin kötü niyetlerinin bir ürünüdür. Sermaye devletinin çok yönlü düşünülmüş temel politikalarının MGK direktifleriyle uygulanmasıdır. Yani sınıfsaldır. Bu anlamda biz komünistlerin zindan politikası da sadece zindanlarla sınırlı olamaz. Sınıfsal boyutuyla düşünmek zorundayız. Günübirlik politikalar günü kurtarmaya yöneliktir. Zindan politikalarımız, eylem biçim ve taktiklerimiz düşmanın ideolojik ve fiili saldırılarını boşa çıkaracak, direnişlerimizi sınıfa ve halka maledecek düzeyde olmak durumundadır. Düşmanla mevzi savaşımının en sıcak yaşandığı bu alanda anlık karar verme yeteneği, soğukkanlılık ve inisiyatif esastır. Komünist ve devrimci tutsaklar gelişmeleri çok yönlü değerlendirip politik sonuçlar çıkarmalıdırlar.

Süreç ölmeyi dayatmışsa hiç tereddüt etmeyiz. Bedel öderiz. Süreç bedel ödemeyi gerekli kılıyorsa aynı tereddütsüzlükle bedel öderiz. Yeter ki düşmanın politikalarını boşa çıkaracak, geri adım attıracak bir güç ortaya konabilsin. Savaş, savaşma yeteneği, doğru politika ve taktik ustalıkla kazanılır.

Reformizme, liberalizme sorsan zindanlardaki ölüm oruçları ilkesel olarak yanlış, eylem biçimi olarak da intihardır. Bunun kendisi ideolojik çürüme ve teslimiyeti ilkesel olarak mazur gösterme çabasıdır. Koşulların özgüllüğünü hesaba katmadan içeriğinden boşaltılmış ilkelerle tartışmak savaş kaçkınlığıdır. Düzen ve devrim güçleri arasında mevzi savaşına dönüşen direniş iki seçenek sunuyordu. Ya geri adım atarak teslim olmak, ya da ölümler içinde en zorunu seçerek mevzi ve onur savaşımını düşmana diz çöktürerek kazanmak. Savaş, üçüncü bir manevra şansı bırakmayacak kadar acımasızdı. Komünistler de siper yoldaşlarıyla ölümün en zorunu seçmeyi ilke saydılar. Süresiz açlık grevi ve ölüm orucu direnişinin içerisinde aktif olarak yer aldılar. Direniş devrimcilerin ve komünistlerin gösterdiği ölümüne kararlılık, irade ve güç birliği sonucunda kazanıldı.

(S.Y. Kızıl Bayrak, sayı: 12, 21 Ağustos 1996)