ARSIVANA SAYFA
 
5 Ağustos '00
SAYI: 28
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Kamu emekçilerine kararname saldırısı
MGK komutasında İMF-TÜSİAD operasyonları
KESK bürokratları ve KHK
DİSK'in II. Genel Kurulu
Kendini tekrar ve yokoluş

Konuşmalar ya da DİSK'in "D"si
TİS komitelerinde örgütlenelim!
Burjuvazi hayvanca sömürüde sınır tanımıyor!
Sendika ağalarının sermaye için artan önemi
Öncü-devrimci kamu emekçilerinin...
Eğitim-Sen 4. Olağan Kongresi üzerine
Gençlik hareketi ve partinin güncel...
Metal işkolunda TİS süreci ve sendikaların durumu
Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu açıklamaları
Fikret Başkaya ile konuşduk...
Hücre karşıtı eylemler ve devrimci meşruiyet
Yeniden Galatasaray'da yız!
Komünistler ve zindan politikası!
Cezaevinden grevdeki EXSA işçilerine mektup...
MGK'nın Kıbrıs'a müdahale planı yürürlükte!
Komünist militanlardan parti programı üzerine...
Kızıl Bayrak hakkında konuştuk
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Kamu emekçilerine kararname saldırısı...

Saldırının asıl hedefi
öncü devrimci kamu çalışanlarıdır



Ecevit’in tartışmalı kanun hükmünde kararnamesi (KHK) Cumhurbaşkanlığı köşkünde bekliyor. KHK tam bir yargısız infaz kararnamesi. Daha yumuşak bir ifade ile, önce cezalandır sonra yargıla kararnamesi. Başbakan KHK’nın öngördüğü uygulamaların yargı denetimine açık olduğunu söylüyor. Zaten bir adım sonrası da, yargı denetimine kapatmak olacak. Tıpkı YAŞ (Yüksek Askeri Şura) kararları gibi. Anayasa’da “devletin tüm uygulamalarının yargı denetimine açık” olduğu yazarken, bu KHK’nın faşist 12 Eylül Anayasası’na bile aykırılığı açık iken, “demokratik solcu” Ecevit, “hayır, bu KHK anayasaya da, hukuka da uygundur” diyor.

Bu KHK, bir sıkıyönetim uygulaması olan 1402 sayılı yasayı olağan hale getiriyor. Hatırlanacağı gibi, 1402 sayılı yasaya dayanarak, 12 Eylül’den sonra tüm ilerici, demokrat kamu emekçileri, başta üniversiteler olmak üzere devlet görevlerinden uzaklaştırılmışlardı. 1402’de yetki sıkıyönetim komutanlarına tanınıyordu. Ecevit’in kararnamesinde ise hükümete tanınıyor. Dolayısıyla Ecevit, sıkıyönetim yetkilerini kendisi kullanırsa, bunun demokratik olacağını iddia ediyor. Doğru tabii. Çıkartın Kenan Evren’in üniformasını, giydirin Ecevit’in mavi gömleğini; işte size Türkiye demokrasisi! Kafanızda kırılan jandarma dipçiği olursa darbe, polis copu olursa demokrasi!

1402 sayılı yasaya dayalı sıkıyönetim uygulamaları dahi yargı denetimine açıktır. Dolayısıyla yargı denetimine açıklık, KHK’nın demokratikliğine kanıt olamaz. Mantık aynı faşist mantıktır. Önce infaz et, sonra yargıla! Yargılamayı kim yapacak? Aynı KHK sayesinde, iktidarın iki müfettişinin raporuyla görevinden alınabilecek hakimler. İşte “bağımsız yargı”! Türkiye’de yargı bir tek hukuka karşı bağımsız. Kendini asla hukuka bağlı hissetmiyor, ama MGK’ya, ama devletin yüksek menfaatlerine gayet bağımlı. Son kararname, bu yargı bağımsızlığından kalan kırıntıları da temizlemeyi planlıyor.

Bu KHK ile devlet iki amaç güdüyor.

Birincisi, bu yolla kamu emekçilerinin işgüvencesi tamamen ortadan kalkıyor. İş yavaşlatma eylemi dahi işten çıkarma nedeni sayılıyor. Böylece işsizlik korkusuyla kamu emekçilerinin sindirilmesi hedefleniyor. Bu kararname KESK’in ehlileştirilerek düzen sınırlarına hapsedilmesi operasyonuna son noktayı koymayı amaçlıyor. Özelleştirme, kamu personeli rejimi, sahte sendika yasası vb. uygulamaların önündeki pek çok engel kaldırılmış oluyor.

İkincisi, zaten büyük ölçüde yürütmenin denetiminde olan ve gerçekte polis müdürlüklerinin birer şubesi gibi çalışan mahkemelerde, “hakim teminatı” denen ve yargıyı yürütme karşısında kollayan ne varsa ortadan kaldırılıyor.

Türkiye’nin AB adaylığının kabul edildiği bir dönemde hazırlanan bu faşizan kararname, Avrupa yolunda “demokratikleşme” hayallerine iyi bir yanıttır. AB yolu demokrasiden değil, faşist uygulamaların başarıyla hayata geçirilmesinden geçiyor.

KHK’nın yayınlandığı dönemde üç önemli gelişme yaşandı.

ESK toplandı. DİSK çağrılı olduğu halde ESK’ya katılmadı. KESK ise bu haliyle ESK’nın çözüm olmadığını dile getirdi.

Ardından, Çalışma Bakanlığı’nın istatistik verilerine dayanılarak, 10 işçi sendikasının TİS yetkileri iptal edildi. Yetkisi iptal edilen sendikalardan biri, DİSK’e yeni genel başkan seçilen Süleyman Çelebi’nin Tekstil sendikası. Çalışma Bakanı “F tipiyle uğraşacaklarına kendi işlerine baksınlar” sözleriyle, sendikacılara en azından ne yapmamaları gerektiğini bildirdi.

Yine aynı dönemde F tipi hücreler karşıtı demokratik muhalefetin sesi yükseldi.

Bu arada birçok belediyede grev kararları asılmaya devam ediyor. Yine bu dönemde kamu emekçilerinin Temmuz maaş zamları yapıldı; %10 dayatmasına karşı KESK hiçbir tepki örgütlemedi. Sürgünler, baskılar devam ediyor, KESK’den ses yok. F tipi hücrelerine karşı KESK’den ses yok.

Dolayısıyla, gerek çoğu DİSK’e bağlı 10 sendikanın TİS yetkilerinin iptaline, gerekse bu KHK’ya karşı, DİSK ve KESK’in yürüttüğü bir muhalefetten sözetmek olanaksız. DİSK böylesi yıkıcı bir darbe alıyor, ama bir-iki basın açıklaması dışında sesi çıkmıyor. Kamu emekçileri 10 yıllık mücadele tarihlerinde ekonomik-demokratik haklar açısından en kötü günlerini yaşıyorlar, fakat KESK’de ses yok.

Sermaye devleti Ecevit hükümeti ağzından, DİSK ve KESK bürokratlarına, DİSK’i ve KESK’i bu haliyle dahi tahammül edilemez bulduklarını, bu iki konfederasyona çeki düzen vermelerini söylüyor. Ne DİSK’in 28 Şubat sürecindeki işbirliği, ne KESK’in son süreçte oynadığı uslu çocuk rolü yeterli görülüyor. Tersine, cezalandırma devam ediyor.

Çünkü sermayenin yürüttüğü saldırı politikaları emek ve sermaye cepheleri arasında bir ara/tarafsız bölgeye izin vermiyor. Saldırı topyekûn ve cepheden bir saldırı. Bir yandan sömürü katmerleşiyor, diğer yandan siyasal-sosyal politikalar (yeniden yapılandırma) uygulanıyor. Bedel ödemeyi göze almayan hiçbir muhalefet bu politikalara direnemiyor. İşte sermaye devleti DİSK’e ve KESK’e son uyarısını da böylece yapmış oluyor. Saldırı politikalarına tam uyum istiyor. Başbakanın ağzından ilan ediyor: “ESK’ya girmeyen sendikayı yaşatmam!” Çalışma Bakanıı’nın ağzından ilan ediyor: “F tipine muhalefet eden sendikayı yaşatmam!”

Aslında DİSK ve KESK örnekleri, depolitizasyonun emekçi örgütlerini nerelere getirebileceğini göstermesi açısından son derece öğretici.

DİSK 28 Şubat’ta faşist rejimle tam bir işbirliğine yöneldi, ama bu sermayeyi tatmin etmedi. DİSK’ten, bünyesindeki tüm devrimci ve ilerici unsurları temizlemesini ve göstermelik bile olsa, kendi ekonomik-politik uygulamalarına direnmemesini istiyor.

KESK, 28 Şubat’la birlikte, depolitizasyon propagandasını, devrimci-sosyalist kamu emekçilerini sendika yönetimlerinden uzaklaştırmanın temel aracı yapmıştı. 4 Mart’ta ortaya konulan militan direnişin ardından, KESK’in mücadelesi sürekli geriledi, KESK sürekli depolitize oldu. Artık ülkenin temel siyasal sorunları konusunda salonlarda dahi konuşulmamaya başlandı. Çünkü KESK’li bürokratlara göre siyaset yapmak KESK’i kamu emekçilerinden yalıtıyordu. Ve gelinen noktada KESK sadaka zamlar konusunda dahi eylem yapamaz hale geldi.

Fakat sermaye devleti “bunlar yetmez” diyor. DİSK ve KESK bürokratlarından, konfederasyonlar içindeki tüm aykırı sesleri temizlemelerini, sermayenin politikalarına tam olarak yedeklenmelerini istiyor.

Faşist devlet toplumsal güçleri kendi politikalarına yakınlığı-uzaklığı temelinde değerlendirmeyi bırakıyor, artık kendi çizdiği çerçevenin içinde olma-olmama ölçütüne göre değerlendiriyor. Çizdiği çerçeve dışındakiler, uzaklık-yakınlık ölçüsüne vurulmadan, aynı muameleye tabi oluyor. Sendikaları ESK’da yer alanlar ve almayanlar olarak sınıflandırıyor. Yer almayanları, gerekçeleri çok farklı olsa bile, aynı biçimde cezalandırıyor. Salt F tipi hücre karşıtı gösterilere ve sosyalist aydın Fikret Başkaya’ya değil, izinsiz gösteri yaptığı için 19 Mayıs Üniversitesi’nin çoğunluğu faşist-islamcı hocalarına dahi saldırıyor. Faşist devlet tek ölçü dayatıyor: Devletin hizmetinde olmak ya da olmamak! Faşist devlete, aynı anlama gelmek üzere sermaye sınıfına hizmet etmeyenlerin tümü, gerekçelerine bakılmaksızın, düşman ilan ediliyor.

Ecevit’in kanun hükmünde kararnamesi, bu faşist zihniyetin hukuksal kılıfı olarak şimdi Çankaya Köşkü’nde bekliyor. A. Necdet Sezer bu kararnameyi imzalamayabilir, ama asla bu faşist zihniyetin karşısında olduğu için değil. En fazla bunun TBMM’den yasa olarak çıkartılmasını, yani bu zihniyetini ambalajlamasını önerecek. A. Necdet Sezer ancak, sınıf hareketinin devletin faşist dikişlerini zorladığı koşullarda, düzenin sırtına giyeceği “hakem yargıç” cüppesi olacaktır. Kimin adına? Kuşkusuz kendisini oraya getiren sermaye düzeni adına.

Son kararname, sermayenin ve onun faşist devletinin yürüttüğü sınıfsal saldırı programını daha da derinleştirme adımıdır. Fakat diğer yandan yürütülen programın yumuşak karnını da göstermektedir: Bağımsız sınıf hareketi. Kimden bağımsız? Sermaye devletinden ve politikalarından. Bu ihtimal saldırganların uykularını kaçırmaktadır.

Örneğin, F tipi hücrelere karşı yürütülen dar ama ısrarlı çabalar, bugün küçümsenemeyecek bir hücre karşıtı toplumsal bilinç yaratmıştır. Nasıl? Asıl olarak devletin kirli-kanlı yüzünü teşhir ederek. Ve aslında bu yüzün fotoğrafı toplumun bilincinde durmaktadır. Yapılan iş, cezaevleri üzerinden, bu fotoğrafın üzerindeki tortuyu biraz aralamaktır. Sermaye ve faşist devleti kendi açısından son derece zorlu bir dönemden geçmektedir. Dengeler hassas, yollar kırılgandır. En küçük bir sallantının neyle sonuçlanacağını kestirememektedir. Özellikle de işçi sınıfıyla etkileşime girme ihtimali olan her hareketi şiddetle bastırmaktadır. Bu son KHK bunun tipik bir göstergesidir.

Kamu emekçilerinin yıllardır mücadele ederek elde ettikleri kazanımları bir çırpıda yoketmeyi planlayan, işgüvencesini ortadan kaldıran bu KHK karşısında KESK’in tavrı ise tam bir zavallılık örneğidir. KESK bürokratları hiçbir ciddi eylem örgütlemedikleri gibi, KHK karşısında devletten medet ummaktadırlar. Cumhurbaşkanına kararnameyi imzalamamasını talep eden fakslar çekilmektedir.

KHK üç tür düşman tarif etmektedir. Şeriatçılar, bölücüler, yıkıcılar. Dikkate değer olan, şeriatçıların büyük ölçüde pasifize edildiği, “bölücülerin” ise kendi kendilerini pasifize ettiği bir dönemde, 28 Şubat kararları hatırlanmakta ve uygulamaya çalışılmaktadır. Demek ki, “şeriatçılar” düzene daha fazla eklemlenecekler, “bölücüler” mevcut teslimiyet platformunda daha fazla derinleşecekler.

Peki ya “yıkıcılar” kimdir ve ne olacaklardır? Aslında KHK’nın temel sorunu budur. Bu KHK kılıcı asıl olarak, “yıkıcılar” olarak nitelenen öncü, ilerici, devrimci, sosyalist kamu emekçilerini hedef alacaktır. Verili tablo bunu tüm açıklığı ile göstermektedir. Tüm bu unsurları KESK’in içinden çekip aldığınızda, geriye ESK kalmaktadır. KHK sahte sendika yasasıyla birlikte uygulandığında, olacak olan budur. KESK’ten geriye ESK ile telefonlar, faks cihazları, koltuklar ve masalar kalacaktır.

Görev her zamanki gibi devrimci-sosyalist kamu emekçilerinin omuzlarındadır. Son kararname saldırısı sahte sendika yasasından daha önemsiz değildir ve dolaysız bir biçimde ilericileri, devrimcileri, sosyalistleri hedeflemektedir. Böylesi bir durumda seçilmiş yöneticiler de olsalar, icazetçi reformistlerden beklemek, onlardan medet ummak, en hafif deyimiyle saflıktır.