SDG ve HTŞ yeni bir anlaşma imzalandı
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, küstahça bir açıklama yaparak, SDG’nin “miadını doldurduğunu” ilan etti. Bu açıklama 6 Ocak’tan beri Kürt halkını hedef alan cihatçı terör saldırılarının kimler tarafından planlandığını gözler önüne seriyor. Zira HTŞ rejiminin ABD’nin izni olmadan bu tür saldırılara girişmesi söz konusu bile olamaz.
Paris’te yapılan ve Saray rejiminin de temsil edildiği ABD-İsrail-HTŞ toplantısında anlaşmaya varılmasının hemen ardından saldırıların başlatılması, esas faillerin kimler olduğuna dair tartışmaya yer bırakmıyor. “Sömürge valisi” gibi konuşan Barrack’ın şu ifadeleri ise, Kürt halkına neyin reva görüldüğünü göstermesi bakımında ibret vericidir:
“SDG’nin sahadaki birincil güç olma gerekçesi büyük ölçüde miadını doldurmuştur… Suriye’deki Kürtler için en büyük fırsat, şu anda Devlet Başkanı Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni hükümetin yönetimindeki Esad sonrası geçiş sürecinde yatmaktadır…”
Tom Barrack, “Cihatçı terör rejimine eklemlenin. Başka şansınız yok. Aksi halde HTŞ’nin saldırıları devam edecek” demeye gelen bu laflarla hem Kürt hareketine hem Kürt halkına sopa gösteriyor. Oysa Alevi soykırımı devam ederken 10 Mart’ta imzalanan anlaşmalarda farklı şeyler “vaat” ediliyordu. 10 Mart’tan bu yana SDG ile HTŞ defalarca anlaşma “imzaladı.” Kürt halkı için her yenisi öncekinden beter olan bu anlaşmaların hiçbiri uygulanmadı. Görünen o ki, bu anlaşmalar Kürt hareketini adım adım köşeye sıkıştırmak için emperyalist/siyonist güçler tarafından planlanan tuzaklardan başka bir şey değildi. Bir taraftan anlaşma imzalayıp öte taraftan cihatçı katil sürülerini Kürt halkının üzerine salanların “anlaşmak” gibi bir dertleri olabilir mi?
Bu yılın ilk 20 gününde üç anlaşmayı çöpe atan Trump yönetimi, son olarak 20 Ocak Salı günü “bazı kırıntılar karşılığında teslimiyet” dayatan anlaşmayı masaya getirdi. HTŞ’nin küstahça saldırganlığına karşı aktif direnişi değil, ABD’nin önerdiği “anlaşmaları” imzalamayı tercih eden PYD, adım adım köşeye sıkıştırıldı. Emperyalist/siyonist güçlerle Saray rejiminin desteğine yaslanan HTŞ ise iyice gemi azıya aldı. İşi Haseki, Kobani gibi Kürt hareketinin temel dayanakları olan kentleri kuşatma noktasına vardırdı.
Bu gelişmelerin ardından bir kez daha sahneye çıkan Tom Barrack, nihayet bazı kırıntılar karşılığında, Kürt hareketine her tür hak ve iddiasından vazgeçmesini dayattı. PYD bu son anlaşmaya da imza attığını duyurdu. Ancak PYD liderleri, anlaşmaya rağmen rehavete kapılmamak gerektiği, zira cihatçıların anlaşmaya uyacaklarının bir garantisinin bulunmadığı konusunda uyarıyor.
Tom Barrack’ın dayattığı son anlaşmaya göre: “Şam rejimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında Haseki Valiliği’nin geleceğiyle ilgili çeşitli konularda karşılıklı bir anlayışa varıldı. SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi Savunma Bakan Yardımcılığı görevi ve Haseki Valiliği için SDG’den birer aday gösterecek. Abdi, Halk Meclisi’nde temsil edilecek isimlerin ve Suriye devlet kurumlarında istihdam edilecek kişilerin listesini de sunacak…”
Salı akşamı saat 20.00’de yürürlüğe giren anlaşmaya göre, bölgelerin pratik entegrasyonu için ayrıntılı bir plan üzerinde istişarede bulunmak için SDG’ye dört gün süre verildi. Anlaşmaya göre sivil kurumlar da Suriye hükümet yapısına entegre edilecek.
Her iki taraf da SDG’nin tüm askeri ve güvenlik güçlerinin Savunma ve İçişleri bakanlıklarına entegre edilmesi konusunda anlaştı ve “detaylı entegrasyon mekanizması” üzerinde görüşmeler devam ediyor.
Mecliste belli sayıda koltuk, yerel yönetimlerde birtakım görevler ya da memurluklar karşılığında Kürt hareketinin hem askeri hem siyasi örtülülüğünü dağıtması isteniyor. ABD emperyalizminin cihatçı HTŞ eliyle Kürt hareketine dayattığı bu “anlaşma” uygulanacak mı, yoksa dört gün sonra daha katı dayatmalar mı masaya getirilecek, bu konu belirsizliğini koruyor.
Ancak netleşen bir şey var: Emperyalist/siyonist güçlere bel bağlayarak ezilen halkların zincirlerini kırması mümkün değildir. Orta Doğu’da işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların özgürleşmek için emperyalizme, siyonizme ve gericiliğe karşı direnişi yükseltmek dışında bir seçenekleri bulunmuyor.
Trump İsrail’e silah satışını onayladı
“Saldırganlık ve savaş esastır” mottosuyla hareket eden ABD Başkanı Donald Trump, İsrail’deki soykırımcı rejimi silahlandırma hamlelerine yenisini ekledi. Trump yönetimi, İsrail’e yapılacak 6 milyar doları aşan silah satışını onayladı.
İsrail’e yapılacak 6 milyar doları aşan silah satış paketini, Kongre’nin yerleşik inceleme süreçlerini devre dışı bırakarak onaylayan Trump’ın bu tutumu, Washington’da yasama-yürütme hattındaki “anayasal yetki” gerilimini yeniden alevlendirdi.
Demokratlar, adımı açık bir yetki gaspı olarak nitelendirdi. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Kıdemli Üyesi Gregory Meeks, yönetimin Kongre’nin anayasal rolünü yok saydığını belirterek, Gazze politikası ve silah satışının hukuki dayanaklarına dair hiçbir gerekçe sunulmadığını söyledi. Meeks, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da inceleme sürecinin neden devre dışı bırakıldığına ilişkin Kongre’ye tek bir resmî belge dahi iletmediğini vurguladı. Bu adım, başında Trump’ın bulunduğu gangsterler çetesinin sadece dışarıda değil, içeride de kaba kuvveti ve oldu bittileri esas aldığını gözler önüne serdi. ICE adıyla anılan ve Nazilerin SA’larına benzetilen Trump yönetimine bağlı polis gücünün her gün göçmen katletmeye başlaması, ülkeyi sistematik terörle dizayn etme politikasının yansımalarından biridir. Epstein belgeleriyle sapkınlığı deşifre olmasına rağmen pervasızlıkta sınır tanımayan Trump’ın meşruiyeti ise aşınıyor. Zira gangsterlik sadece dünyada değil, ABD’de de kitlesel tepkilere neden oluyor. ABD medyasında yer alan bazı haberlere göre, son anketlerde Amerikalı seçmenlerin Trump’a verdikleri destek %38’lere kadar geriledi. Eğer bu haberler doğru ise, başkan koltuğunda otururken bir yılda bu kadar yıpranan birine pek rastlanmamıştı. Hem içeriden hem dışarıdan gelen tepkiler, Trump’ın saldırganlık ve savaş histerilerine destek verenlerin sayısının düşük olduğuna işaret ediyor.
|