Büyük kıyımın sorumluları hala iş başında
E. Bahri
6 Şubat 2023’te gerçekleşen Maraş merkezli depremlerin üzerinden 3 yıl geçti. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre depremlerde 45 bin 784, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre ise 53 bin 537 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin gerçek sayısını ise bilen yok. Farklı kurumların açıklamalarına göre ise hayatını kaybeden insan sayısının 150 ile 200 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Veriler arasındaki büyük fark, rejimin gerçek kayıpları gizlemek için çevirdiği kirli oyunlar hakkında fikir vermeye yeter. Hayatını kaydeden insan sayısı dinci-faşist rejimin insan hayatına verdiği değerin ispatı niteliğindedir.
***
17 Ağustos 1999 Marmara depreminden sonra rejim, “deprem vergisi” adı altına emekçileri haraca bağladı. Adına “vergi” denen haraçlarla trilyonlar toplayan rejim, depreme karşı önlem adına hiçbir şey yapmadı. Tersine, doğa olayı olan depremin büyük yıkımlar ve korkunç insan kıyımlarına dönüşmesini sağlayan politikalarından milim sapmadı. Toplanan paralar, köprü yapımı ve otoban inşaatlarına harcandı.
Her seçim öncesinde ilan edilen “imar afları”yla siyasi rant sağladılar. Deprem konusunda hiçbir şey yapmadıkları gibi bu konuda açıklama yapan bilim insanlarını hedef aldılar.
“İmar affı” ile yapılan güvenliksiz yapılarla insanları “mezar ev” sahibi yapmanın ötesine geçmediler. Yüzbinler enkaz altında kalınca, imar afları üzerinden siyasi rant devşiren AKP şefi, “kader” dedi. Yazık ki, bu ağır suçları işleyenler halen işbaşında ve saraylarında sefahat sürmeye devam ediyor.
Bilim insanları, depremlerde enkaz altında kalanların %82’sinin ilk anda ölmediğini ve zamanında kurtarılmaları durumunda hayata kalabileceğini hesaplıyor. Bunun için özellikle ilk 24 saat kritik önemde olduğu belirtiliyor. Daha genel planda ise ilk 72 saate hayatta kalma şansı var.
6 Şubat depremlerinde AFAD, Kızılay gibi kurumlar ancak üçüncü gün sahaya indiler. Yani kurtarma çalışmaları, kritik sürenin bitmesine az bir süre kala başlatıldı. Yetersiz teknik donanım ve koordinasyon sorunları da eklendiğinde, enkaz altında hayatta kalanların büyük çoğunluğu ölüme terk edildi. Dolayısıyla sadece çadır satan Kızılay yöneticileri değil, Saray rejiminin hem yönetici kademeleri hem sahadaki temsilcileri yaşan büyük insan kıyımından sorumludur. Yardım için gelenlerin engellenmesi vb. bu sorumluğu büyütmektedir.
Saray rejimi için insan değil rant esastır
Aradan üç yıl geçti ama depremzedelerin temel hiçbir sorunu çözülmedi. Barınma en büyük sorun. Sadece Antakya ve çevresinde halen 150 bini aşkın kişi konteyner denilen tenekevari yerlerde yaşıyor. Elektrik kesintileri bazen günler sürüyor. Eğitim kurumlarının çoğu açılmadı, öğrencilerin önemli bir kısmı halen konteynerlerde eğitim görüyor. İktidar, öğrencileri özellikle MESEM’lere yönlendirerek, çocuk işçiliğini yaygınlaştırıyor. Sağlık kurumlarının durumu da aynı sorunlarla malul. Sağlık emekçileri üzerindeki yükler ağırken, sağlık hizmetine ulaşımda ciddi zorluklar var. Ulaşım sorunu devam ederken, depremzedeler hava kirliği ve kanserojen tozlar altında yaşamaya mahkum ediliyor.
Rejim, depremzedelerin sorunlarını çözmedi, ama bu arada boş da oturmadı. Halkın zeytinliklerine, narenciye bahçelerine, tarlalarına el koyarak TOKİ’ye devretti. En büyük yıkımın gerçekleştiği Antakya ve çevresinde TOKİ şantiyeleri her tarafı kaplamış durumda. Kent sakinlerinin ihtiyacına göre konut yapmak yerine, ihtiyaç duyulanın üç katı kadar inşaat yapan Saray rejimi ve yandaş müteahhitleri, büyük bir rant devşirmeye hazırlanıyor. Kent ve çevresi adeta inşaat şirklerinin tekeline geçmiştir. Rezerv alanlarında ya da TOKİ’lerde, dairesi çıkan hak sahipleri, içeriğini bilmedikleri sözleşmelere imza atmak zorunda bırakılıyor.
Saray rejiminin, tarım arazilerini talan etmek pahasına bu kadar çok konut yapmasının bir temel nedeni ranttır. Zira “fırsat bur fırsat” diyerek depremzedelerin topraklarına el koyup inşaat dikiyorlar. Ancak sorun bundan ibaret değil. Zira bu konut stoku ciddi soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Ortalama nüfusun ihtiyaç duyduğunun iki-üç kat konut yapılması, “Antakya ve çevresine nereden nüfus transferi yapılacak?” sorusunun akıllara takılmasını kaçınılmaz kılıyor. Saray rejiminin Suriye’de cihatçı terör örgütlerine verdiği destek, Alevi soykırımı yapan HTŞ rejiminin arkasında durması vb. soruyu güçlendiriyor.
***
Sermaye sınıfına hizmet etmek için işbaşına getirilen dinci-faşist rejimin suçları kadar küstahlıkları da sınır tanımıyor. AKP şefi arada bir Antakya’ya gidip nutuk atıyor. Geçeceği güzergahlar kısa süreliğine makyajlanarak düzenleniyor, ardından inşaata devam ediliyor.
Yerel seçimler öncesinde 4 Şubat 2024’te Antakya’da konuşan AKP şefi şöyle demişti: “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı”
Büyük bir insan kıyımının bir numaralı sorumlusu, suç mahalline gidip emekçileri tehdit edebiliyor. Bu tutum, kapitalist sınıfın ve onun temsilcilerinin nasıl da insani ve ahlaki olan her değerden arınmış olduklarını göstermesi bakımından çarpıcıdır.
Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok!
Yakınlarını anan depremzedelerin yükselttikleri bu şiarlar, suçluların peşini bırakmamak açısından büyük bir değer taşıyor. Zira en ağır suçları işleyen Saray rejiminin şefleri, “hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür” değimine bel bağlıyor. Unutmayı, affetmeyi, halleşmeyi reddetmek, suçluların peşini bırakmayı da reddetmektir.
Bu suçu işleyenleri teşhir etmek, insan arasına çıkamaz duruma düşürmek ve hesap sormak büyük bir önem taşıyor. Ancak bunlar iktidarda oldukları sürece, benzer suçları işlemeye devam edecekler. Çünkü “fıtratları”, başka türlü davranmalarına izin vermez. Dolayısıyla saraylarda sefahat sürseler de suçluların peşini bırakmadan, ama temsil ettikleri barbar düzenlerini yıkma hedefini de gözden kaçırmadan uzun soluklu bir mücadelenin örülmesi, sonsuz uykularındaki kayıpları bir nebze de olsa rahatlatabilecek yegane yoldur.
|