AKP’nin iki yüzlü Filistin politikası
Ortadoğu’nun kalbinde emperyalizmin ileri karakolu olan siyonist rejim, Gazze’yi insansızlaştırma ve Filistin’i tamamen işgal etme politikasını dün olduğu gibi bugün de sürdürüyor. Kurulduğu günden bu yana bölge halklarına kan kusturan siyonist rejim, bu katliamcı politikasını tüm uluslararası hukuk ve normları ayaklar altına alarak alenen hayata geçiriyor.
Siyonist rejimin bu denli pervasız davranabilmesinin arkasında emperyalizmin tam desteği ve bölgedeki kukla rejimlerin işbirlikçi politikaları yer alıyor. Bu durum, Aksa Tufanı’ndan sonra gelişen süreçte net bir şekilde görülmektedir. Bu süreçte Türkiye dahil pek çok sözde “Filistin dostu” rejim, İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği sistemli soykırım karşısında hamasi nutuklar ve boş tehditler dışında hemen hiçbir somut adım atmadı. Tersine, Saray rejimi soykırım boyunca İsrail savaş aygıtına yakıt ve malzeme taşıdı.
Öte yandan, Filistin halkının haklı mücadelesine ve siyonist rejimin katliamcı politikalarına karşı en önemli destek ilerici-devrimci güçlerden, işçi sınıfı ve mazlum halklardan gelmiştir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde silah ve askeri teçhizat, petrokimya, tekstil ve liman gibi sektörlerde grevler ve blokaj eylemleri gerçekleştirildi. Filistin’e destek çağrılarıyla sokaklara çıkıldı, meydanlara inildi. Mazlum Filistin halkının haklı mücadelesi, asıl anlamını bu eylemlerle bulmuştur.
Filistin halkının haklı mücadelesi, başta Türkiye olmak üzere gerici bölge devletleri tarafından seçim malzemesi olarak kullanılagelmiştir. Türkiye, İsrail ile ekonomik ve siyasi ilişkilerini kesmiş görüntüsü verip “sert” eleştiriler yapsa da kapalı kapılar ardında bu ilişkileri sürdürmüştür. Bunun en bariz örneği, İsrail’in Azerbaycan’dan satın aldığı petrolün (toplam ihtiyacın %40’ı) Ceyhan üzerinden Hayfa limanına taşınmasıdır. Üstelik bu kanlı işten “Bilal’in gemicikleri” de pay alıyor. Bugün gelinen aşamada ise işbirliğini artık açıktan itiraf etmeye başladılar.
Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de konuşma yapan İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar, bir ay önce Türkiye ile üst düzey bir toplantı gerçekleştirdiklerini açıkladı ve “Türkiye ile ilişkilerimizde daha iyi bir geleceğe ulaşmayı umuyorum, ancak bu tamamen Türk tarafına bağlı” ifadelerini kullandı. Öte yandan, sarayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Bizim İsrail’le bir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz, İsrail’in bölgede izlediği politikalarla” diyerek, soykırımcı rejimle işbirliğini teyit etmiştir. Oysa rejimin şefi, “sert” ifadelerle eleştirdiği İsrail için “Bölgenin istikrarına yönelik en büyük tehdit bu ülkenin mevcut yönetiminden kaynaklanıyor” demişti.
Erdoğan’ın “dün dündür, bugün bugündür” mottosu ile hareket etmesi, riyakarlıkta sınır tanımaması, “sert” yaparken pratikte tam tersi icraatlara imza atması bugün de rejimin karakterini belirlemektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere Saray rejiminin Filistin politikası, Filistin halkının onurlu mücadelesini desteklemek üzerine değil, AKP’nin çıkarları üzerine kuruludur. Öte yandan İsrail’in Filistin’e yönelik politikaları ile saray rejiminin mazlum Kürt halkına karşı yürüttüğü katliamcı politikalar arasında büyük benzerlikler vardır. Bu katliamcı yaklaşım, her iki ırkçı-faşist rejimi de bir noktada birbirine mahkûm etmekte ve ortaklaştırmaktadır. Suriye yönetiminin başındaki IŞİD artığı HTŞ rejimi ise her iki devlet için de bir can simidi olmuştur.
Esad yönetiminin devrilmesinin ardından “Suriye’de demokrasinin yeniden inşa edileceği” yalanı hem Türkiye hem de Batılı emperyalist devletler tarafından koro halinde tekrarlandı. Bu “demokrasi aşığı” cihatçı terör çetesi, iktidara geldiği andan itibaren hem İsrail’le hem de Türkiye ile ortak çıkarlar doğrultusunda bir araya gelmiş ve bu çıkarlar temelinde ortaklaşmıştır.
Bu iki gerici-faşist rejimin HTŞ’nin bölge halklarına yönelik katliamcı tutumuna karşı tek bir söz dahi söylememeleri, aksine desteklemeleri, bu suç ortaklığının en açık kanıtıdır. Bugün gelinen aşamada hem Filistin halkının hem de Kürt halkının haklı kazanımlarına karşı kapsamlı ve kirli bir savaş yürütülmektedir. Bu savaşın sahadaki kurşun askeri konumundaki HTŞ rejimi hem İsrail hem de Türkiye için ortaklaşa kullanılan bir maşa görevi görmektedir.
Ortadoğu halklarını bu katliamcı devletlerden ve onların maşası olan çetelerden kurtarmanın yolu; emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşı devrimci bir program etrafında birleşip mücadele etmekten geçiyor.
K. Torlak
Ceyhan’dan İsrail’e akan petrol
Türkiye’de sermaye iktidarı, Gazze’de süren soykırım nedeniyle “İsrail’le ticareti kestik” propagandasını sürdürdü ve sürdürmeye devam ediyor. Haziran 2024’te İsrail’e yönelik bir “ticaret yasağı” ilan edildi; resmî istatistiklerde Türkiye–İsrail ticaretinin sıfırlandığı öne sürüldü. Ancak ortaya konan veriler, bu söylemlerin bir aldatmacadan ibaret olduğunu bir kez daha gösterdi. Reuters’ın, gemi takip sistemleri ile uluslararası enerji veri şirketleri Kpler ve Vortexa’ya dayandırdığı araştırma, Ceyhan Limanı’ndan İsrail’e akan Azerbaycan petrolünün 2025’te son üç yılın zirvesine ulaştığını gösteriyor.
Verilere göre, Bakü–Tiflis–Ceyhan (BTC) boru hattı üzerinden Ceyhan’a ulaşan Azerbaycan ham petrolünün İsrail’e sevkiyatı 2025’te yüzde 31 artarak günlük 94 bin varil seviyesine ulaştı. Bu rakam, Azerbaycan’ı İsrail’in en büyük petrol tedarikçisi konumuna getirirken, sevkiyat miktarı da 2022’den bu yana en yüksek düzeye çıktı.
Dinci-faşist rejim her zamanki gibi “biz satmıyoruz” savunmasına sarılıyor. Oysa Türkiye’nin lojistik merkez, boru hattı işletmecisi ve liman sağlayıcısı olarak bu ticareti durdurma imkanı var. Soykırıma rağmen bunu yapmaması, AKP-MHP rejiminin İsrail’le suç ortaklığına aralıksız devam ettiğinin kanıtıdır. Emperyalist enerji zincirinin kilit halkalarından biri olan Ceyhan, İsrail savaş makinesinin yakıt ihtiyacını karşılamada stratejik bir rol oynamaya devam ediyor.
Suçüstü yakalanan Saray rejimi, sevkiyatların önemli bir bölümünü gizlemeye çalışıyor. Kpler ve Vortexa analistlerine göre İsrail’e petrol taşıyan tankerler, otomatik tanımlama sistemlerini (AIS) kapatıyor; varış noktası olarak Mısır ya da Kıbrıs açıklarını bildiriyor, ancak yüklerini İsrail limanlarında boşaltıyor. Ocak ayında Aframax tipi Valfoglia ve Suezmax tipi Kimolos tankerlerinin izlediği rotalar bunun somut örnekleri arasında yer alıyor. Bu durum, ticaretin fiilen de örtbas edilmek istendiğini gösteriyor. İsrail’le olan suç ortaklığı, Erdoğan’la müritlerinin Filistin meselesinde “yüksek perdeden” nutuklar atmasının ne denli riyakâr olduğunu açık biçimde gözler önüne seriyor. Saray rejimi için belirleyici olan, Filistin halkının yaşamı değil; bölgesel pazarlıklar, enerji gelirleri ve emperyalist dengelerdir. Aynı rejim, bir yandan miting kürsülerinde “Filistinli kardeşlerimiz” edebiyatı yaparken, diğer yandan Türkiye limanlarının soykırımcı İsrail’e akan petrolün ana arterlerinden biri olmasına göz yumuyor.
Bu ikiyüzlülük yalnızca Türkiye’ye özgü değil. İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla suçlayan Güney Afrika’nın 2025’te İsrail’in en büyük kömür tedarikçilerinden biri hâline gelmesi de emperyalist kapitalizmin kâr ve çıkara dayalı doğasını bir kez daha ortaya koyuyor. Sermaye için soykırım söylemde bir “siyasi risk”; ancak asla ticareti durduracak bir engel değil.
***
Filistin halkıyla gerçek dayanışma nutuklarla değil; emperyalist enerji zincirlerinin koparılması ve İsrail’le her tür askeri, siyasi ve ekonomik iş birliğinin koparılmasıyla mümkündür.
Bu somut adımlar atılmadan “ticaret yasağı” lafları edilmesi, kanla beslenen bu sistemin üzerini örtebilmek için uydurulan propagandadan öte bir anlam taşımamaktadır. Sermaye devletinin İsrail’le suç ortaklığı, ancak işçilerin birliği ve halkların kardeşliği temelinde, sermaye düzenine karşı tutarlı ve sınıfsal bir mücadeleyle engellenebilir.
|