İçindekiler:

10 Şubat 2026
Sayı: KB 2026/02

Savaşa ve sömürüye karşı mücadeleye!
Kürt sorunu, emperyalizm ve Rojava dersleri
Rojava'yı tasfiye planları
Ulusal sorun ve sınıf mücadelesi
Büyük kıyımın sorumluları hala iş başında
Yine "Torba yasa" yine saldırganlık!
AKP'nin iki yüzlü Filistin politikası
Talana devam!
Sefalet dayatması ve sınıf mücadelesi
Migros işçileri kazanırsa, işçi sınıfı kazanır!
İşçi sınıfı daha güçlü Greif'ler yaratacaktır!
Sendikal haklar için mücadeleye!
Greif direnişi, işçi sınıfı hareketinin devrimci geleceğidir!
ABD'nin saldırganlığı artıyor
Netanyahu'nın "savaş histerisi"
İran'da rejim değişikliği senaryosu
İran'da kitle hareketi ve Trump'ın tehdidi
Trump'ın Gazze'de işgal ve rant planı
SDG ve HTŞ yeni bir anlaşma imzalandı
Ukrayna müzakereleri
ver.di'nin mücadele dalgası
Bir baskı aracı olarak üniversite
Kayyım düzeninizi direnişimizle yeneceğiz!
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

ABD’nin saldırganlığı artıyor

Veli Aydın

 

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD hegemonyası, gücünü yalnızca askeri üstünlükten değil, “kurallara dayalı” uluslararası kurumlardan, “dolar merkezli finansal sistemden” ve “görece öngörülebilir bir siyasal liderlik”ten alıyordu. Bu düzen, derin eşitsizlikler ve yapısal çarpıklıklar barındırsa da kapitalizmin işlemesini mümkün kılan bir “istikrar” çerçevesi sunuyordu.

Ancak son yıllarda, özellikle Trump döneminde belirginleşen gelişmelerle birlikte bu hegemonik çerçeve ciddi biçimde aşındı ve yerini daha saldırgan, kural tanımaz ve gangsterce bir güç kullanımına bıraktı. Hegemonyanın sarsılması, çoğu zaman bir geri çekilmeyle değil; tam tersine daha sert hamlelerle kendini hissettirir.

ABD’nin İran’a yönelik ekonomik ambargoları, askeri kuşatma ve savaş tehditleri, Venezuela’da rejim değişikliğini zorlayan saldırgan tutumu ve Grönland’ı “satın alma” değil, zorla elde etme yönündeki söylemi yalnızca dış politika “tuhaflıkları” değildir. Bunlar, meşruiyetini yitirmekte olan dünya jandarmasının bu kaybı kaba güçle telafi etme çabasının yansımalarıdır. Bu saldırganlık, hegemonik gücün artık rıza üretme kapasitesinin zayıfladığını ve “ikna” yerine zor araçlarına ağırlık verdiğini göstermektedir.

ABD, onlarca yıl boyunca dünyaya likidite (daha doğrusu, büyük ölçüde kısa vadeli sermaye hareketlerine dayanan sıcak para) sağlayan ülke rolü sayesinde düşük borçlanma maliyetlerinden yararlandı ve geniş bir mali manevra alanı elde etti. Ne var ki bu düzen, “küresel istikrarın” fiilen ABD iç siyasetinin yönüne ve dalgalanmalarına bağımlı hale gelmesi anlamına geliyordu. Trump’ın ABD Merkez Bankası’nı açık biçimde hedef alması, para politikasının “bağımsızlığına” ilişkin varsayımların ne denli sorunlu olduğunu görünür kıldı. Böylece küresel finansal düzenin, ABD’deki kısa vadeli siyasal hesaplara ne ölçüde duyarlı olduğu bir kez daha ortaya çıktı, bu duyarlılık, sistemin taşıdığı yapısal riski daha da derinleştirdi.

Saldırganlığın bir diğer boyutu, çok taraflı kurumlara yönelik artan tahammülsüzlükte kendini gösteriyor. G20, IMF ve Dünya Bankası gibi yapılar, uzun süre ABD liderliğinin meşruiyetini pekiştiren ve düzenin sürekliliğini sağlayan araçlar olarak işlev görmüştü. Trump döneminde ise bu kurumlar ya bilinçli biçimde etkisizleştirildi ya da dar çıkar pazarlıklarının yürütüldüğü alanlara dönüştürüldü. Kurallar koyan ve bu kurallara uymayı görece kabul eden bir hegemonya anlayışının yerini, kuralları ihlal etmeyi baskı ve pazarlık aracı olarak kullanan bir güç siyaseti aldı.

Bu yönelim, küresel yönetim kapasitesini zayıflatırken ABD’nin uzun vadeli hegemonya iddiasını da içten içe aşındırıyor.

ABD hegemonyasının sarsılmasının en önemli yapısal nedenlerinden biri de Çin’in yükselen ekonomik ağırlığıdır. Çin’in Yuan’ı uluslararasılaştırma çabaları ve SDR (Special Drawing Rights – Özel Çekme Hakları) sepetine dâhil edilmesi, tek kutuplu parasal düzenin artık sürdürülemez olduğunu ortaya koydu.

Ancak çoklu para birimli bir sistemin güçlü eşgüdüm mekanizmaları olmadan inşa edilmeye çalışılması, yeni istikrarsızlık risklerini de beraberinde getirmektedir.

ABD’nin saldırgan tutumu, doların tahtının sarsılmasına verilen bir tepki olarak belirginleşmekte ve bu tepki, uluslararası sistemdeki çelişki ve çatışmaları daha da derinleştirmektedir. Sarsılan hegemonya, gücün azalmasından çok bu gücün rıza ve kurallar yoluyla yönetilebilme kapasitesinin kaybına işaret ediyor.

ABD, küresel finans üzerindeki olağanüstü etkisini korusa da bu yoğunlaşmış güç artık sistemin tamamı için bir risk kaynağı haline gelmiştir. Kurallara dayalı düzenin aşınması öngörülebilirliği azaltırken, saldırganlık, kısa vadede caydırıcılık sağlasa bile uzun vadede güvensizliği kalıcılaştırmaktadır.

ABD’nin son dönemdeki saldırgan dış politika ve para politikası hamleleri, güçlü değil çözülmekte olan bir hegemonyanın belirtileri olarak ortaya çıkmaktadır. Alternatiflerin henüz olgunlaşmamış olması, bu düzenin kendiliğinden süreceği anlamına gelmemektedir. Aksine, kuralsızlaşma ve kaba saldırganlığa dayalı siyasetin normalleşmesi, küresel kapitalist sistemi daha derin krizlere açık hale getirmektedir.

Hegemonyası sarsılan gücün zıvanadan çıkması geçici bir sapma değil, mevcut uluslararası düzenin yapısal tıkanıklığını şiddet ve zor aracılığıyla aşma çabasıdır.

Ne var ki bu saldırganlık yalnızca dış politikayla sınırlı değildir. Hegemonik çözülmenin içeriye yansımaları, halka dönük artan baskı ve zorbalıktır. Göçmenlere yönelik şiddetin kurumsallaştırılması, ICE gibi terör estiren aygıtların fiili dokunulmazlıkla hareket etmesi ve yargısız infazların hükümet yetkilileri tarafından açıkça savunulması, içerideki zorbalığın somut göstergeleridir. Hegemonyanın rıza üretme kapasitesi zayıfladıkça, devlet şiddeti hem içeride hem dışarıda daha merkezi bir araç hâline gelmektedir.

Buna karşılık sokaklara yansıyan öfke ve protestolar, her ne kadar meşru ve yaygın olsa da henüz bu saldırganlığı durdurabilecek örgütlü ve süreklilik taşıyan bir karşı güç düzeyine ulaşmış görünmüyor. ABD’nin dışarıda yürüttüğü saldırgan politikalara yönelik tepkiler ile içeride artan baskıya karşı gelişen direnişler, ortak bir siyasal ve sınıfsal hat üzerinde birleşmediği sürece sistemden kurtulmanın belirleyici kuvveti haline gelememektedir. Tarihsel deneyim, hegemonik krizlerin kendiliğinden ilerici sonuçlar üretmediğini, aksine, örgütlü bir karşı gücün yokluğunda daha faşizan ve daha yıkıcı biçimlere evrilebildiğini göstermektedir.

Bu nedenle hem içeride hem dışarıda artan saldırganlık, yalnızca analiz edilmesi gereken bir olgu değil, sınıf mücadelesinin gelişimi açısından belirleyici bir eşik olarak da ele alınmalıdır. Mevcut uluslararası düzenin yapısal tıkanıklığı, şiddet ve zor yoluyla aşılmaya çalışıldıkça; buna karşı gerçek bir alternatif ancak içeride ve dışarıda birleşen, örgütlü ve süreklilik kazanan toplumsal güçlerin müdahalesiyle mümkün olabilir.

Hegemonik çözülme dönemleri ya örgütlü bir toplumsal müdahaleyle aşılır ya da şiddetin ve otoriterliğin kalıcılaştığı yeni biçimler altında yeniden tahkim edilir.