Ulusal sorun ve sınıf mücadelesi
Türkiye’de ulusal sorun tartışmaları, çoğu zaman ilkesel bir zeminde değil, anlık siyasal konjonktürlerin belirlediği reflekslerle yürütülmektedir. Bu sorunlu yaklaşım Kürt meselesi söz konusu olduğunda daha da belirginleşmekte, sınıf perspektifi bilinçli biçimde devre dışı bırakılmaktadır. Son dönemde dile getirilen “MHP ile birlikte yürünmez ama sosyalistlerle de birlikte yürünmez” söylemi, bu ilkesel bulanıklığın vardığı noktayı açıkça ortaya koymaktadır.
Öncelikle şunu açıkça belirtmek gerekir: MHP ile birlikte yürünmeyeceği tespiti doğrudur. Zira MHP, tarihsel olarak devletin şoven, ırkçı ve faşizan damarının siyasal temsilcilerinden biridir. Devrimci hareketin, işçi sınıfının, ezilen halkların karşısında konumlanmış bir yapıyla elbette siyasal birliktelik olmaz. Marksist-leninist perspektif açısından bu konuda tartışılacak bir şey yok.
Ne var ki, aynı cümlede sosyalistlerin faşist partiyle birlikte anılıp dışlanması, meselenin başka bir boyuta geçtiğini gösteriyor. Burada artık taktik bir değerlendirme değil, doğrudan ideolojik bir kopuş söz konusudur. Çünkü sosyalistler ile birlikte yürünemeyeceğini söylemek, ulusal sorunu sınıf mücadelesinden bilinçli biçimde ayırmak anlamına gelir.
Marksist-leninist teori açısından ulusal sorun sınıflar üstü ya da sermayenin sınıf egemenliğinden bağımsız bir alan değildir. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkı koşulsuz savunulur. Ancak bu, proletaryanın bağımsız siyasal hattından koparıldığı anda farklı bir içerik taşımaya başlar. Sınıf perspektifinden yoksun bir ulusal hareket, kaçınılmaz olarak burjuva liberalizminin, emperyalist müdahalelerin ya da yerli egemen sınıfların elinde bir manevra aracına dönüşür.
Bu bağlamda “sosyalistlerle birlikte yürünmez” ifadesi, yalnızca sosyalistlerle araya mesafe koyma beyanı değil, ulusal mücadelenin tarihsel ve nesnel müttefiklerinin inkarıdır aynı zamanda. Kürt sorunu, işçi sınıfı hareketinden ve sosyalist mücadeleden koparılarak çözülebilecek bir sorun değildir. Tarihsel deneyim de, teorik birikim de, iğreti çözümler için kurulan masalardan çıkan ya da çıkmayan sonuçlar da bunu defalarca kanıtlamıştır.
Kendisini “ne marksist ne de anti-marksist” olarak tanımlayan bir yaklaşımın buraya varması ise şaşırtıcı değildir. Zira Marksizm karşısında tarafsızlık iddiası, ideolojik bir belirsizlik izlenimi verse de gerçekte burjuva ideolojisinin ifade biçimlerinden biridir. Marksist olmamak, sınıf mücadelesinin bilimsel analizini reddetmek anlamına gelir. Anti-marksist olmamak ise bu reddiyeyi açıkça sahiplenememek demektir. Ortaya çıkan şey, ilkesizlik ile pragmatizmin bileşimidir.
Bu tür bir konumlanış, faşizmle arasına mesafe koyarken sosyalizmi de eşit ölçüde dışlıyorsa, sorun sosyalistlerde değil; siyasal ufkun burjuva sınırlarında takılı kalmasındadır. Oysa marksist-leninist perspektif, ezilen ulusların kurtuluşunu proletaryanın devrimci mücadelesinden ayrı düşünmez. Bu iki hattın birbirinden koparılması, özgürleşmeyi değil, ancak yeni bağımlılık biçimlerini üretir.
Sonuç olarak, “faşistlerle birlikte yürünmez” demek doğru bir ilkedir. Ancak “sosyalistlerle birlikte yürünmez” demek, bu ilkenin içini boşaltır. Ezilenlerin tarihsel müttefiklerini dışlayan bir özgürlük söylemi, özgürlüğün değil sınıfsal körlüğün ifadesidir. Verili koşullarda, sorunun kaynağı da, yeniden üreticisi de sermayenin sınıf egemenliğidir. Meselenin sınıfsal özünü inkar edip sermaye ile uzlaşarak ezilen halkların özgürleştiği ise görülmüş şey değildir.
U. Can
"Süreç devam ederken" ceza kararı
“Kent uzlaşısı” davasında tutuksuz yargılanan eski Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e, “süreç” devam ederken yapılan dördüncü duruşmada 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. “Örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılanan Özer, 30 Ekim 2024’te tutuklanmış, bir süre zindanda tutulduktan sonra tahliye edilmişti.
Faşist partinin şefi ve iktidarın küçük ortağı Bahçeli, Özer’e verilen hapis cezasına ilişkin “Karar sorunludur, temyiz aşamalarında düzeltilmesi temennimdir” türünden açıklamalar yaptı. Peki kimi “temennilerle”, beklentilerle ve buna paralel olarak iktidarın arkası gelmeyen saldırılarıyla devam eden “süreç”te neler yaşandı:
Abdullah Öcalan 27 Şubat 2025 tarihinde “Barış ve demokratik toplum” çağrısı yaptı ve buna bağlı olarak PKK, 5–7 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirdiği 12. Kongresi’nde fesih ve silah bırakma kararı aldı. 11 Temmuz’da sembolik bir silah yakma töreni düzenlendi. Kürt hareketi ise 26 Ekim 2025 tarihinde görüntülü olarak paylaşılan bir basın toplantısıyla, Türkiye’deki silahlı güçlerinin tamamını sınır dışına çekme kararı aldığını duyurdu.
Bu “süreç” boyunca devlet ise farklı icraatlara imza attı: Suriye’de ve Rojava’da Kürt halkının kazanımları defalarca hedef alındı. Zira AKP-MHP iktidarı, Kürtlerin Rojava’daki kazanımlarını Türkiye’deki Kürt sorunu açısından bir tehdit olarak değerlendiriyor ve bu kazanımların tasfiye edilmesi için elinden geleni yapıyor. Öte yandan, Kürt halkının iradesini yok sayan sermaye devleti içerde DEM Parti’li belediyelere kayyımlar atadı. Belediye başkanlarını tutukladı. Bu aynı süreçte bine yakın kişi gözaltına alındı ve yüzlerce kişi zindanlara atıldı.
Meclis’te komisyon kurulması, İmralı’ya yapılan ziyaretlerin artması ve Öcalan ile gerçekleştirilen görüşmeler dışında, Kürt hareketinin attığı adımlar haricinde “süreç”te kayda değer bir gelişme yaşanmadı özetle.
***
Tutuklu bulunan Kürt siyasetçilerin, “süreç” ile birlikte serbest bırakılmasını; belediyelere atanan kayyımların geri çekilmesini, görevden alınan belediye başkanlarının görevlerine iade edilmesini bekleyen çok geniş bir kesim var. “Sürecin” siyasal muhataplarının bu talepleri somut olarak ne kadar gündeme getirdiği ve ne gibi sonuçlar elde edildiği ise tümüyle belirsizliğini koruyor. Yaşanan gelişmeler “temennilerin” yalnızca “iyi niyetli bir beklenti” olduğunu gösteriyor.
Özetle “süreç”, Suriye’de Kürtlerin kazanımlarının tasfiye edilmesi, Türkiye’de ise baskı, zorbalık ve tutuklama terörü eşliğinde ilerlemektedir. AKP-MHP iktidarı “süreç” boyunca attığı adımlarla baskı ve zorbalığın süreceğini açıkça göstermiştir. Denklemi AKP’nin atacağı “sınırlı adımlar” üzerine kurmak ise hem içeride hem dışarıda Kürt halkına ve emekçilere yeni hayal kırıklıkları yaşatmaktan başkaca bir sonuç doğurmayacaktır.
G. Umut
|