İçindekiler:

10 Şubat 2026
Sayı: KB 2026/02

Savaşa ve sömürüye karşı mücadeleye!
Kürt sorunu, emperyalizm ve Rojava dersleri
Rojava'yı tasfiye planları
Ulusal sorun ve sınıf mücadelesi
Büyük kıyımın sorumluları hala iş başında
Yine "Torba yasa" yine saldırganlık!
AKP'nin iki yüzlü Filistin politikası
Talana devam!
Sefalet dayatması ve sınıf mücadelesi
Migros işçileri kazanırsa, işçi sınıfı kazanır!
İşçi sınıfı daha güçlü Greif'ler yaratacaktır!
Sendikal haklar için mücadeleye!
Greif direnişi, işçi sınıfı hareketinin devrimci geleceğidir!
ABD'nin saldırganlığı artıyor
Netanyahu'nın "savaş histerisi"
İran'da rejim değişikliği senaryosu
İran'da kitle hareketi ve Trump'ın tehdidi
Trump'ın Gazze'de işgal ve rant planı
SDG ve HTŞ yeni bir anlaşma imzalandı
Ukrayna müzakereleri
ver.di'nin mücadele dalgası
Bir baskı aracı olarak üniversite
Kayyım düzeninizi direnişimizle yeneceğiz!
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

İran’da rejim değişikliği senaryosu ve emperyalist hesaplar 

 

Tahran’da rejim değişikliği senaryosu, doğrudan askerî müdahaleden “altın vuruş” hazırlığına evrilmiş görünüyor.

İran, son kırk yılın belki de en sert ve en karmaşık siyasal kırılma anlarından birini yaşamaya devam ediyor. 28 Aralık’ta başlayan ve kısa sürede ülke geneline yayılan protesto dalgası, sahada geçici olarak bastırılmış görünse de rejim ile toplum arasındaki gerilim ve yeni kırılmalara gebe fay hatları ortadan kalkmış değil.

Başlangıçta Washington’da, Tel Aviv’de ve bazı Batılı başkentlerde kurulan cümleler, İran’daki iç dinamiklerin hızla uluslararası bir rejim değişikliği operasyonuna bağlanmak istendiğine işaret ediyordu. Özellikle Donald Trump yönetiminin ilk günlerde verdiği mesajlar, klasik bir dış müdahale öncesi psikolojik hazırlık sürecini andırıyordu. Ancak gelinen noktada ABD’nin İran’a doğrudan askerî saldırıdan şimdilik vazgeçtiği; bunun yerine daha kontrollü, zamana yayılmış ve maliyeti görece düşük bir hattı tercih ettiği görülüyor. Bu tercih bir geri çekilme değil, stratejik bir revizyondur.

Pentagon, İran’ın bölgesel ölçekte misilleme yapma kapasitesinin doğrudan bir savaşı kontrol edilemez biçimde genişleteceğinden; Kongre ise yeni bir “yetkisiz savaş” tartışmasının iç politik bedelinden çekiniyor. Körfez monarşileri Hürmüz boğazının kapatılmasından ve petrol piyasalarının altüst olmasından endişe ediyor. İsrail ise doğrudan bir askeri çatışmanın İran’ın misilleme kapasitesini harekete geçirerek savaşı bölge geneline yayma riskini gördüğü için, zamana oynayan ve İran’ı kontrollü biçimde zayıflatmayı hedefleyen bir hattı tercih ediyor. Tüm bu dinamikler, Washington’un askerî hamleyi ertelemesini, ancak rejim değişikliği hedefinden vazgeçmemesini açıklıyor.

Bu aşamada başvurulan yöntemler, doğrudan askerî araçlardan ziyade; yaptırımlar, istihbarat faaliyetleri, bilgi ve algı operasyonları ile rejim sonrası denkleme uygun “alternatif aktör” arayışlarıdır.

Göründüğü kadarıyla ABD’nin İran’a saldırı stratejisi üç ayak üzerinde ilerliyor: Ekonomik ve finansal yaptırımlarla rejimi daha da zayıflatmak; ajanlar ve işbirlikçiler eliyle iç muhalefeti örgütsel ve psikolojik olarak “hazırlamak”; günü geldiğinde öne çıkarılacak uygun siyasal bir figür üzerinde mutabakata varmak. Bu, ani bir darbe değil; uzun süreli bir kuşatma stratejisidir. Amaç, rejimi içeriden çözülmeye zorlamak, toplumsal öfkeyi sürekli canlı tutmak ve bu öfkeyi dış müdahaleye açık bir siyasal hatta kanalize etmektir.

İstihbarat operasyonları, siber saldırılar, medya manipülasyonu ve silahlı grupların desteklenmesi, “modern” emperyalist müdahalenin artık “olağan” enstrümanlarıdır. İran örneğinde de benzer bir süreç işletilmektedir. Yöntemler güncellenmiş, ancak rejimi içeriden çözmeye dönük stratejik hedef terk edilmemiştir. Ancak bu strateji emperyalist/siyonist güçlerin askeri saldırı seçeneğini tamamen dışladığı anlamına gelmiyor.

Rıza Pehlevi neden hala masada?

Bu senaryonun vitrinde tutulan isimlerinden biri, son Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi’dir. Pehlevi, İran toplumu içinde kayda değer bir siyasal karşılığa sahip birisi değil. Sol muhalefet, kadın hareketleri ve etnik temelli örgütler tarafından açık biçimde reddediliyor. Ancak tam da bu nedenle, emperyalist merkezler açısından “kullanışlı” bir figür olma özelliğini koruyor.

Pehlevi’nin çağrıları, sivil itaatsizlikten çok kontrollü kaos çağrılarıdır. “Demokratik” bir geçiş perspektifinden ziyade, çatışmayı derinleştiren ve rejimi zorla çökertmeye odaklanan bir dili yansıtmaktadır. Pehlevi’nin CIA ile geçmişten gelen ilişkileri, ABD’deki yerleşik hayatı, İsrail’le kurduğu açık temaslar ve Netanyahu ile olan yakınlığı, onu Washington–Tel Aviv hattı için “yedekte tutulan” bir figür haline getiriyor. Ancak bu durum, Pehlevi üzerinde tam bir mutabakat olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, ABD açısından mesele hala şu soruda düğümleniyor: “Bu figür, günü geldiğinde rejim sonrası denklemi gerçekten taşıyabilir mi?”

Washington’un tereddüdü ve Witkoff teması

Trump’ın Pehlevi’yi doğrudan muhatap almaktan kaçınması, ancak daha sonra özel temsilcisi Steve Witkoff üzerinden temas kurması, bu tereddüdün açık bir göstergesidir. Bu temas, Pehlevi’ye duyulan bir güvenin değil, bir “test sürecinin” parçasıdır.

Washington’un tarihsel sicili bu konuda nettir. CIA, 1953’te Musaddık’ı devirirken de diğer Ortadoğu müdahalelerinde de benzer yöntemleri izlemiştir. Toplumsal karşılığı düşük, tam da bu nedenle dışa bağımlılığı yüksek figürler üzerinden siyasal mühendislik yapılmıştır. İran halkının hafızasında bu müdahalelerin bıraktığı izler hala tazedir.

“Suriyelileştirme” stratejisi

Askerî saldırı ihtimalinin şimdilik geri çekilmesi, İran için risklerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, “Suriyelileştirme” senaryosu hala masada tutuluyor. Merkezi otoritenin aşındırılması, silahlı grupların çoğaltılması ve uzun süreli bir iç çatışma ortamının hazırlanması; rejimi yıkmanın, ancak ülkeyi de vahşet çağına itip yönetilemez hale getirmenin bilinen yollarıdır. Afganistan, Irak, Libya, Sudan, Suriye gibi örneklerde olduğu gibi…

Bu tür senaryolarda esas olan halkın talepleri değil, emperyalist/siyonist güçlerin jeopolitik hesaplarıdır. Sonunda ortaya çıkacak olan şey özgürlük değil; ya sonu gelmeyen kanlı bir iç savaş ya da daha sert bir dikta rejimidir. Emperyalist merkezlerin bu ihtimalleri birer “yan etki” olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Sonuç olarak bedeli ödeyecek olan İran halklarıdır.

İran’da ekonomik kriz, yoksulluk, yolsuzluk ve baskılar birer olgudur. Halkın öfkesi meşrudur. Ancak bu öfkenin ABD ve İsrail çıkarlarına hizmet eden uzun vadeli bir rejim değişikliği planının parçası haline getirilmesi, İran halkının geleceğini karartmaktan başka bir sonuç üretmez.

Rıza Pehlevi ya da başka bir figür… İsimler değişebilir. Ancak asıl mesele, iç dinamiklerin dış müdahaleye eklemlenip eklemlenmeyeceğidir. Bugün Washington-Tel Aviv ve yardakçılarının yaptığı şey, uygun anı, uygun figürü ve uygun koşulları beklemektir. Yani askeri saldırıdan vazgeçmek değil; “altın vuruş” için zemini olgunlaştırmaktır.

İran tarihi, dış müdahalelerin nasıl derin ve kalıcı travmalar yarattığını defalarca göstermiştir. Aynı emperyalist pervasızlığın, bu kez daha sofistike yöntemlerle tekrarlanması ihtimali, yalnızca İran için değil, tüm bölge halkları için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle bugün en acil ihtiyaç, İran halkının haklı taleplerini emperyalist senaryolardan net biçimde ayıracak; iç savaşa değil, siyasal ve toplumsal bir çıkış yoluna yöneltecek bağımsız bir hattın inşasıdır.