Rojava’yı tasfiye planları ve emperyalist mutabakat
Suriye’de son günlerde yaşanan gelişmeler, emperyalist güçlerin ve onların bölgesel taşeronlarının, Kürt halkının büyük bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımları bilinçli ve planlı biçimde tasfiye etmeye yöneldiğini açıkça ortaya koymaktadır.
ABD, AB ve İsrail’in onayı; Türkiye’nin ise fiilî desteğiyle Suriye’de iktidara taşınan cihatçı HTŞ rejimi ve onun başındaki Colani, yine Ankara’nın askerî desteğiyle Kürt halkının özerk yönetimini dağıtmayı hedefleyen kapsamlı bir saldırı başlatmış durumda. Ateşkes söylemleri ve diplomatik temaslar eşliğinde ilerletilen bu süreç, gerçekte bir teslimiyet dayatmasından ve Kürt halkının kazanımlarının pazarlık masasında satılmasından başka bir anlama gelmemektedir.
Rojava, emperyalistlerin gözünde hiçbir zaman desteklenmesi gereken bir halk kazanımı olmamıştır; yalnızca geçici bir araç, “IŞİD’e karşı bir müttefik” olarak, çıkarlar çakıştığı ölçüde bir koalisyon ortağı şeklinde kodlanmıştır.
ABD öncülüğündeki koalisyonun Suriye Demokratik Güçleri ile kurduğu ilişki, başından itibaren ilkesiz ve geçiciydi. Bugün gelinen noktada bu gerçek tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. ABD, Kürt halkının siyasi ve askerî kazanımlarını bölgesel çıkarları uğruna pazarlık masasında harcamış; Rakka ve Deyrizor’un merkezi yönetime devrini, Kobani’nin silahsızlandırılmasını ve SDG’nin dağıtılmasını içeren bir anlaşmaya onay vermiştir. Bu anlaşma, özerk yönetimin fiili tasfiyesi anlamına gelmektedir.
Bu sürecin sahadaki uygulayıcısı ise Türk devletiyle birlikte HTŞ ve SMO çeteleridir. Geçmişi IŞİD’e, El Kaide’ye ve mezhepçi katliamlara dayanan Colani ve çetesi, bugün “Suriye’nin birliği” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. ABD ve Batı başkentlerinde önüne kırmızı halılar serilen bu cihatçı-faşist yapı, emperyalist planlar açısından son derece işlevsel bir araçtır. Kürt halkına yönelik askeri baskının artırılması, beş binin üzerinde IŞİD tutuklusunun serbest bırakılması ve cezaevlerinin hükümet güçlerine devri, Suriye’nin nasıl bir karanlığa sürüklendiğini göstermektedir.
Cihatçı barbarlığın yeniden palazlandırılması bilinçli bir tercihtir; çünkü bu güçler hem içeride halkları sindirecek hem bölgede emperyalist/siyonist güçlerin çıkarlarının bekçiliğini yapacaktır. Sokağa salınan IŞİD çeteleri, emperyalistler adına zamanı geldiğinde Irak’ı karıştırmak ya da İran’ı “Suriyelileştirmek” için de kullanışlı olacaktır.
İsrail’de yayımlanan Yedioth Ahronoth gazetesinin, Suriye ile yürütüldüğü öne sürülen güvenlik müzakereleri kapsamında Golan Tepeleri ve Şeyh (Hermon) Dağı’nda kurulan dokuz karakoldan çekileceği yönündeki iddiaları; HTŞ’nin Kürt halkına yönelik saldırıları sürerken Erdoğan’ın Colani ile yaptığı telefon görüşmesinde “Suriye topraklarının terörden arındırılması için hem askerî hem de siyasi olarak her zaman yanındayız” demesi, ABD-İsrail-Türkiye üçlüsünün masada Kürt halkının kazanımlarını yok etmek için anlaştıklarına işaret ediyor. Cihatçı sürülerin Rojava üzerine sürülmesi, adı geçen güçlerin sahada da birlikte hareket ettiklerini göstermektedir.
Suriye’de iktidara taşınan cihatçı rejim, İsrail için “işbirlikçi” bir komşu olma güvencesi sunmaktadır. Bu güvence yalnızca İsrail sınırlarının korunmasıyla sınırlı değildir. Suriye’deki Filistinli nüfusun ve Filistin direnişine uzanan tüm yolların tasfiye edilmesi de soykırımcı İsrail’e vaat edilmektedir. Filistin direnişine nefes aldıran her hat, her lojistik ve politik zeminin ortadan kaldırılması da bu planın bir parçasıdır.
Bu tabloda İran’ın tamamen devre dışı bırakılması da temel hedeflerden biridir. Suriye’de İran’a ait askerî, siyasi ve ideolojik tüm izlerin silinmesi, ABD-İsrail ekseninin öncelikleri arasındadır. HTŞ rejimi bu konuda da açık bir taahhüt vermiştir. Aksi olsaydı, HTŞ’ye Rojava’ya saldırması için yol verilmezdi. Atılan bu adımlarla Suriye, emperyalist/siyonist planlar açısından “temizlenmiş”, denetlenebilir ve yönlendirilebilir bir alana dönüştürülmek istenmektedir.
ABD’nin bölgesel çıkarları ve İsrail’in güvenliği karşılığında yapılan bu “jest”, sahada Kürt halkının yıllar süren mücadeleler ve ödenen bedellerle elde ettiği kazanımların sistemli biçimde yok edilmesine dönüşmektedir. “Kürtler sizin” mesajı, Türkiye burjuvazisine ve onun faşist devlet aygıtına açık bir davettir. Ankara, bu mutabakatla hem sınır ötesindeki Kürt kazanımlarının ezilmesini güvence altına almakta hem de bölgesel pazarlıklarda yeni rollere talip olmaktadır. Bunun elbette bir bedeli var: Türkiye’nin İsrail’le tam bir işbirliği içinde olması, Filistin’e uzanan tüm hatların kesilmesi ve zamanı geldiğinde İran’a karşı bir savaş rampası olmayı kabul etmesi...
Tüm bu gelişmeler, emperyalizmin halklara hiçbir zaman özgürlük, demokrasi ya da güvenlik getirmediğini bir kez daha kanıtlamaktadır. Kürt halkının Rojava’da inşa ettiği özerk yönetim ve deneyimler, emperyalistlerin ve bölgesel gericiliğin çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde “tolere edilmiş”, çeliştiği ölçüde ise hedef haline getirilmiştir. Bugün Kürt halkına yönelik saldırılar, bir “yanlış hesap” ya da “diplomatik hata” değil; emperyalist mutabakatlarla şekillenen planlı bir müdahaledir.
Bu süreçten çıkarılacak temel ders açıktır: Halkların kaderi emperyalist pazarlıklara bağlanırsa, arkadan hançerleme ve tasfiye saldırıları kaçınılmaz olacaktır.
Rojava’da bugün hedef alınan yalnızca Kürtler değildir; Suriye ve bölge halklarının bağımsız, eşit ve özgür yaşam umududur.
Kürt halkının kazanımları, ancak emperyalizme, siyonizme ve bölgesel gericiliğe karşı halkların birleşik ve ortak mücadelesiyle korunabilir.
|