20 Ağustos 2005
Sayı: 2005/33 (33)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınıfa güven kazandıran bir çalışma
  Erdemir işçisi yağmacılara
karşı nöbette
   Özelleştirmeler ve uygulanmayan
mahkeme kararları
  Belediye Gelirleri Kanun Taslağı
yasalaşmayı bekliyor
  Özelleştirmeye karşı mücadele ve sorunları
İşsizliği kapitalizm üretiyor
Deprem öldürdü, kapitalizm
süründürüyor!
  KESK’in “eylem” takvimi!
  Görüşmelerden çekilip greve hazırlanılmalı!
  Tersanelerde iş cinayetleri biz sessiz
kaldıkça devam edecek!..
Örgütlenelim ve ayağa kalkalım!
  Kapitalist barbarlık bebeklerimizi de
katlediyor!
  Emekçi kadın özgürlük ve eşitlik, yani sosyalizm ister!
  Mamak II. Kültür ve Sanat Festivali
deneyimi (Orta sayfa).
  Başarılı ve coşkulu bir festival
  Siyonist işgalciler Gazze Şeridi’ni
boşaltıyor
  İran’a ABD-İsrail tehdidi

  İşgalcinin gölgesinde yapılan anayasa
pazarlıkları tıkandı

  Bush yönetimi “arka bahçe”deki askeri
yığınağı arttırıyor
  Bir gezi ve anlattıkları
  ODTܒde soruşturma saldırısına karşı
kampanya
  Taban inisiyatifleri üzerine /Kamu Emekçileri Bülteni
  Şoven gericiliğin
hizmetindeki aydınlar
  Genç İşçi Bülteni'nden
  Çernobil, kanser ve devlet gerçeği...
  Tekirdağ F Tipi'nde saldırılar
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın


 

İşsizliği kapitalizm üretiyor...

İşsizlik sorununun çözümü için kapitalizme karşı mücadeleyi yükseltelim!

Ankara Ticaret Odası'nın işsizlikle ilgili açıklamış olduğu son rapor, ekonomide çizilen pembe tabloların sahteliğini bir kez daha ortaya serdi. Rapora göre 2005'in ilk döneminde yüzde 5,3'lük ekonomik büyüme yaşanmasına rağmen işsizlik oranı artmış durumda. Ülke genelinde işsizlik oranının yüzde 11.7 olarak açıklandığı raporda, ayrıca 1 milyon 51 bin ‘hane halkı reisinin' de çalışmadığı belirtiliyor. Yani evini geçindirmekle yükümlü ve aile reisi olarak tabir edilen işsiz kesim, toplam işsizlerin yüzde 38'ini oluşturuyor. 2004 yılının verilerine göre, işsiz aile reislerinin sayısı 35'lik bir orana tekabül ediyordu. Ekonomide büyüme yaşandığı iddia edilen bir sonraki yıl işsizlik oranındaki artış, bu büyümenin emekçiler için ne anlama geldiğini de daha iyi açıklamaktadır.

Bugün ekonominin hiç de iyiye gitmediği başka ekonomik göstergeler üzerinden de söylenebilir. Son yıllarda ihracatta yaşanan artışa rağmen cari açığın bir türlü kapanmaması ve yıl sonu itibariyle 20 milyar doları bulacağı yönündeki beklentiler, ödendikçe artan dış ve iç borçlar vb. gibi... Ancak işçi ve emekçiler cephesinden bu verilerin anlaşılması daha zor iken, bu sorunların günlük yaşamlarına yansıması doğrudan ve dolaylı vergilerin artırılması, sosyal ve ekonomik hakların tasfiye edilmesi ve gelir düzeylerinin bozulması gibi sonuçlar üzerinden olmaktadır.

İşsizlik olgusu, sermayenin gerici propagandasının kırılmasında önemli teşhir ve ajitasyon konularının başında gelmektedir. Peki ATO gibi sermaye düzeniyle sıkı bağları olan kurumların (her ne kadar ülkedeki gerçek işsizlik oranını yansıtmaktan uzak olsa da) yer yer bu tür verileri kamuoyuna sunmaları nasıl açıklanabilir' Elbette bu tür kurumlar savundukları düşüncelerle ve icraatlarıyla tek bir amaca hizmet ederler, o da sermaye sınıfının asli çıkarlarıdır. Yoksa işsizlik sorununda olduğu gibi diğer sorunlarda da işçi ve emekçiler onların umurunda değildir. İşsizlik olgusunu bir sorun olarak algılamaları bile ancak sosyal patlama gibi olayların baş göstererek düzenlerini tehdit ettiği zaman olur . Timsah gözyaşlarıyla işsiz kalan milyonlarca emekçinin sorunlarına çözüm arıyormuş gibi davranırlar. Sonra da işçi ve emekçilere önerdikleri tek çözüm yolu yeni fedakarlıklara katlanmak ve daha yoğun bir sömürüye boyun eğmektir. Böylece işsizliğin sistem sorunu olduğunu gizlemeye çalışırlar.

ATO'nun işsizlik raporunun açıklandığı dönemde, İMF gibi emperyalist bir kurumdan da işsizliği önlemek için çözüm önerileri geldi. İMF'nin önerdiği çözüm ise ‘esnek istihdam' modelinin yaygınlaştırılması oldu. Ayrıca, istihdam bürolarında esnek bir sistem olması gerektiğini belirten İMF yetkilileri, işletmelere de geçici işçi sisteminin yaygınlaştırılmasını öneriyor. Böylece sömürü koşulları daha da ağırlaştırılıyor. Zaten İMF'nin de işsizlik sorununu hafifletmek gibi niyeti bulunmuyor. Hatırlanırsa, kısa bir süre önce yine bir İMF yetkilisi, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 1 milyar 800 milyonu bulduğu günümüz koşullarında 350 milyonluk asgari ücreti çok bulmuş ve düşürülmesi gerektiğini belirtmişti. Tabii bu uygulamayı da yine ülkede yaşanan işsizlikle gerekçelendirmişti.

ATO'nun raporu açıkladığı aynı günlerde, Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Zafer Çağlayan da Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'i ziyareti sırasında ASO'nun hazırlamış olduğu bir raporu sundu. Bu rapora göre de istihdamda herhangi bir artışın yaşanmadığı belirtilirken, istihdamın da kayıtlı alandan daha çok kayıt dışı alana kaydığı belirtilmektedir. ASO Başkanı istihdamda artış olmayışının ve kayıt dışı istihdamın artmasının nedenlerini ‘zorunlu istihdam', kıdem tazminatı ve asgari ücretin ‘yüksek' olması şeklinde ifade etti. Çözüm olarak da asgari ücretin bölgelere göre düşürülmesini, kıdem tazminatı fonunun yasalaştırılmasını ve zorunlu istihdam uygulamalarının esnekleştirilmesini sundu.

İşsizlik olgusu kapitalist sistemin yapısal bir sorunudur. Ve örneklerde de görüldüğü gibi, sermaye sınıfı bu olguyu bir ‘sorun' olarak algılamaktan ziyade ondan daha fazla nasıl yararlanacağının hesabını yapar. Bu nedenle de sermayenin sözcülüğünü üstlenen her kurum ve kuruluş işsizlik sorununu dile getirdiği zaman hemen arkasından emekçilere katlanmaları gereken yeni ‘fedakarlıkları' ifade eder.

Ekonomi iyiye gidiyordur ancak işsizlik sorunu çözülememiştir, bu yüzden de emekçiler düşük ücrete katlanmalıdır! Ya da ekonomi durgunlaşmış krizler gündeme gelmiştir; işsizliğin patlamaması için emekçilerin yine fedakarlık göstermeleri gerekir! Bu ikilem içerisinde sermayenin yeni saldırılarıyla karşılaşan emekçilerin, diğer sorunlara olduğu gibi işsizlik sorununa da kalıcı çözüm bulabilmesi sermaye iktidarını alaşağı etmeyi hedefleyen örgütlü bir mücadelesiyle mümkündür.

--------------------------------------------------------------------------------

Organ mafyasına gün doğdu...

Türkiye'de organ ticareti artık serbest!

Satılık organ ilanlarını başta internet siteleri olmak üzere birçok yerde görebiliyorduk. Ancak bu ilanları artık Sağlık Bakanlığı'nın resmi internet sitesinde görmek, bu işin hangi boyutlara ulaştığını gösteriyor. Türkiye'de onbinlerce insan organ nakli beklerken, yeni TCY'nın 91. ve 92. maddeleri sosyal ve ekonomik koşulları iyi olmadığı için organını satanlara ceza vermekten vazgeçilebileceğine hükmederken, organı alan kişiye ve nakleden hekime beş yıldan dokuz yıla kadar hapis cezası öngörüyor.

Haziran ayında yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu'nun Organ ve Doku Ticaretini konu alan söz konusu 91. maddesi'ndeki ifade şöyle: ‘Organ satan, satın alan veya satılmasına aracılık eden kişi hakkında beş yıldan dokuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur'. Ancak organ satışını yasaklayan bu maddenin hemen akabinde bütün bu yaptırımları boşa çıkaran TCK'nın 92. Maddesi'nde şunlar söyleniyor: ‘Organ veya dokularını satan kişinin içinde bulunduğu sosyal veya ekonomik koşullar göz önünde bulundurularak, hakkında verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir' deniyor.

TCK'nın bu maddesini hazırlayanların temel gerekçesi; ‘Türkiye'de onbinlerce organ bekleyen hasta olmasına karşın organ bağışlarının az olduğu, bu maddeyle birlikte bu soruna çözüm getirileceği'dir. Bu iddianın temelsizliği bir yana, bu madde ortalıkta cirit atan organ mafyasının işini kolaylaştıracaktır. Organa ihtiyacı olan insanları ağlarına rahat düşürebilecekleri gibi, maddi sıkıntı yaşayan yoksul emekçilerin böbrek vb. organlarını satmaya yönlendireceği kuşku götürmez.

Yeni Aktüel'in 4. sayısında yeralan habere göre, "İnterpol'un organ ticareti listesinde birinci sırada Hindistan bulunurken, ikinci sırada Güney Afrika bulunuyor. Türkiye ise bu listenin üçüncü sırasında yeralıyor. Dünyada organ nakillerinin yaklaşık yüzde 80'i kadavradan, yüzde 20'si canlıdan gerçekleştirilirken, Türkiye'de bu oranların tam tersi yaşanıyor. Canlıdan direk nakil ikinci alternatif olacağı yerde, asıl çözümün yerini alınca" organ mafyalarına gün doğuyor.

Ayrıca Sağlık Bakanlığı yeni Organ Nakli Yasası'yla birlikte yeni ‘reform' uygulamalarını gündeme getirecek. Bu uygulamalar: Yeni ehliyet uygulamasında ehliyet alan herkese organ bağışı yeniden hatırlatılacak. Doğum, evlilik ve askerlikle ilgili işlemler sırasında da organ bağışı sorulacak. Yeni kimliklerin arka yüzüne organ bağış hanesi konacak ve önümüzdeki eğitim döneminde 7 ve lise 1. sınıf ders kitaplarında organ bağışı konusu da yeralacak. Peki Türkiye'de bu kadar çok organ bekleyen hasta varken, organ bağışı neden bu kadar az yapılıyor? Uzman doktorlar yaptıkları açıklamalarda insanların sağlık hizmetlerine güvenmemelerinden dolayı olduğunu belirtiyorlar.

SSK hastanelerini talan ederek sağlığı piyasaya açan, yeni TCK'nın 90. Maddesi'nde yeralan ‘Çocuklar Üzerinde Bilimsel ve Tıbbi Deney' uygulamasını sessizce yasalaştıran AKP hükümeti, şimdi de organ satışını serbest hale getirdi. Bu uygulama aslında organ mafyacılığını yasallaştırmaktan başka bir şey değildir. Bu son uygulama kapitalizmin barbarlıkta sınır tanımayacağını bir kez daha göstermiştir. İnsan yaşamına zerre kadar değer vermeyen sermaye düzenini yıkmadan işçi ve emekçiler güvenli bir yaşam süremeyecektir.