20 Ağustos 2005
Sayı: 2005/33 (33)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınıfa güven kazandıran bir çalışma
  Erdemir işçisi yağmacılara
karşı nöbette
   Özelleştirmeler ve uygulanmayan
mahkeme kararları
  Belediye Gelirleri Kanun Taslağı
yasalaşmayı bekliyor
  Özelleştirmeye karşı mücadele ve sorunları
İşsizliği kapitalizm üretiyor
Deprem öldürdü, kapitalizm
süründürüyor!
  KESK’in “eylem” takvimi!
  Görüşmelerden çekilip greve hazırlanılmalı!
  Tersanelerde iş cinayetleri biz sessiz
kaldıkça devam edecek!..
Örgütlenelim ve ayağa kalkalım!
  Kapitalist barbarlık bebeklerimizi de
katlediyor!
  Emekçi kadın özgürlük ve eşitlik, yani sosyalizm ister!
  Mamak II. Kültür ve Sanat Festivali
deneyimi (Orta sayfa).
  Başarılı ve coşkulu bir festival
  Siyonist işgalciler Gazze Şeridi’ni
boşaltıyor
  İran’a ABD-İsrail tehdidi

  İşgalcinin gölgesinde yapılan anayasa
pazarlıkları tıkandı

  Bush yönetimi “arka bahçe”deki askeri
yığınağı arttırıyor
  Bir gezi ve anlattıkları
  ODTܒde soruşturma saldırısına karşı
kampanya
  Taban inisiyatifleri üzerine /Kamu Emekçileri Bülteni
  Şoven gericiliğin
hizmetindeki aydınlar
  Genç İşçi Bülteni'nden
  Çernobil, kanser ve devlet gerçeği...
  Tekirdağ F Tipi'nde saldırılar
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın


 

Özelleştirmeye karşı mücadele ve sorunları

‘80'li yıllarda başlayıp ‘90 yıllarda hız verilen özelleştirme saldırısına karşı verilen mücadelede sosyalistler, sendikalar, reformist çevreler, zaman zaman milliyetçiler ideolojik duruşlarına uygun bir biçimde saldırıyı ele alıp şu veya bu biçimde karşı duruş sergilediler ve sergilemeye de devam ediyorlar. Özellikle Türk-Telekom, Seydişehir ve özelleştirme gündeminde olan Erdemir, TÜPRAŞ üzerinden yapılan tartışmalar bu farklı duruşları açığa çıkarmaktadır. Biz burada öncelikli olarak özelleştirme saldırısı karşısında dile getirilen argümanların hangi bakışın ürünü olduğunu ve saldırıyı karşılamak noktasında neden zayıf kaldığını ortaya koymaya çalışacağız.

Sendikaların tutumu

I- Ekonomist ve ulusalcı söylemler
Genel olarak sendikaların tavrı, ‘Tüpraş, Seydişehir vatandır, vatan satılamaz!', ‘Halkın malı emperyalist sermayeye peşkeş çekiliyor!' argümanlarıyla milliyetçi duyguları harekete geçirmek, bunun üzerinden kitle desteği sağlamaya çalışmak olarak özetlenebilir. Ancak bu söylemin kendisi sadece pragmatizmin sendikal hareket içindeki gücünü değil, sermaye grupları arasında tercih yapma anlayışını da açığa çıkarmaktadır. Sendikalar kaynakların çokuluslu şirketlere peşkeş çekildiğini söylemekte, bunu yaparken genel olarak sermaye karşıtı bir söylem kullanmaktan özellikle uzak durmaktadır. ‘Ulusal' sermayeyi kollayıcı bir anlayışa düşmektedir. Erdemir'in satışı üzerinden yapılan tartışmalar bu söylemin işçi sınıfı açısında ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir. Bu söylemin basıncıyla Erdemir'in özelleştirme sürecinde yabancı şirketlerin karşısına ‘ulusal' sermaye bloğu çıkarılmaya çalışılmaktadır. Sanki Erdemir'in Mittal Steel (İngiltere'nin en büyük çelik üreticisi) ya da Koç grubuna satılması arasında temel bir fark varmış gibi davranılmaktadır.

İşçi sınıfı için öncelikli olan mülkiyetin hangi sermaye grubunda olduğu değil, gaspedilmeye çalışılan haklarıdır. Ancak burjuva ideologlarının ve sendika bürokratlarının özel çabasıyla, özelleştirme saldırısında mülkiyetin kimde olduğu, ‘ulusal çıkarlar' önplana çıkarılmaktadır. Burada Erdemir işçilerinin son yaptıkları eylemlere ve kullandıkları söylemlere dikkat etmek gerekiyor. Sendika bürokratlarının özel çabasına rağmen işçiler son yaptıkları eylemlerde asıl sorunun Erdemir'in ‘yerli' ya da ‘yabancı' firmalara satılması değil, özelleştirmenin kendisi olduğunu dillendirmiştir. İşçi sınıfı bugüne kadarki özelleştirme deneyimlerine bakarak bu gerçeğin bilincine varmıştır. Bu, sendika bürokrasinin manevralarını aşma noktasındaki çabanın da göstergesidir.

Belirtilmesi gereken bir diğer nokta, özelleştirmeye karşı verilen mücadele çerçevesinde, reformist çevreler ile işçi sendikalarının, sermayenin argümanlarına karşıt argümanlar sunup bunların propagandasını yapmanın öncelikli görev olarak belirlemesidir. Sermaye ve ideologlarının ‘devlet işletmeleri zarar ediyor, kamu iktisadi kuruluşları halkın sırtında bir yük' söylemleriyle mücadele esas gündem olarak belirlenip, kimi iktisatçıların yardımıyla aslında ‘kamu iktisadi kuruluşları'nın ne kadar verimli kuruluşlar olduğu ispatlanmaya çalışılıyor. Yine sermaye tarafından özelleştirmenin amacı ‘rekabetçi ortam sağlamak, tüketicinin faydasının azami derecede yükseltmek olarak' belirlendiğinde, bu çevreler bu kez ‘kamu' işletmelerinin rekabetin güvencesi olduğu savunulmaktadır. Bu anlayışın kendisi ekonomizmin küçük bir karikatürüdür.

Aynı anlayışa paralel olarak öne sürülen bir diğer argüman ise; özelleştirmenin ülke kaynaklarını emperyalist sermayeye peşkeş çekmek anlamına geldiği, özelleştirilen kurumların değerinin altında bir fiyatla satıldığıdır. Sanki işletmeler değerinden satılınca durum değişecek, özelleştirmeye karşı mücadele etmek gereksizleşecekmiş gibi... Ya da sermaye iktidarının kasaları, hazinesi militarist amaçlarını gerçekleştirmek veya sermaye için kullanılmak üzere daha fazla dolarla dolunca sorun ortadan kalkacakmış gibi... Nitekim son süreçte gerçekleştirilen Türk Telekom'un satışı, ‘ne kadar ucuza gitti' üzerinden eleştiri konusu edilmektedir. Telekom'un ne kadar ucuza satıldığını dillendirenlere "pahalıya satılsaydı işçi sınıfının yaşam koşulları değişecek miydi?" diye sormak gerekiyor.

II- Devletle (sermaye iktidarıyla) hükümeti ayırma anlayışı
Sendika bürokratlarının özelleştirme karşısındaki tutumlarına baktığımızda, bazı faklılıklar olsa da, genelde sermaye devleti ile hükümet politikalarını birbirinden ayırma anlayışının hakim olduğunu görüyoruz. Sendika bürokratları ya da eğitim uzmanları tarafından dillendirilen özelleştirme karşıtı söylemlerde, saldırı sermaye iktidarı ve kapitalist sistem ile ilişkisi içinde eleştiri konusu edilmemekte, özelleştirme sermaye devletinin değil, hükümetlerin işçi sınıfına saldırısı olarak sunulmaya çalışmaktadır. Özelleştirme saldırısı karşısında Türk-İş'in iki de bir meclise gidip partilerle, milletvekilleriyle görüşmesinin ardında da bu yatmaktadır. Oysa hükümetler değişse de sermaye iktidarının hedefleri değişmemektedir. İşçi sınıfına yüzünü dönmek yerine bürokratlarla görüşmenin arkasında yatan bir diğer neden ise, işçi sınıfı bir kere harekete geçtiğinde sendika bürokrasinin sınıfı kontrol altında tutamayacağı korkusudur. Bu nedenle bürokratlar özelleştirme karşısında sınıfı örgütlemekten düzen sınırları içinde de olsa uzak durdukları gibi, kendilerine bağlı sendikalar arasında eşgüdüm sağlamaktan bile kaçınmaktadırlar.

Devlet mülkiyeti ve reformizm

Kimi reformist çevrelerde hakim olan anlayış ise, devlet işletmelerinin halkın çıkarına olduğu argümanıdır. Bu çevreler tarafından devlet mülkiyeti yerine özellikle ‘kamu' kelimesi ısrarla kullanılmaktadır. Oysa devlet mülkiyeti yerine ‘kamu mülkiyeti' kavramının kullanılması burjuva ideolojik saldırının bir parçasıdır. ‘Kamu' toplumun bütününü kesen, toplumun bütününü ortaklaştıran bir kavramdır. Biz biliyoruz ki kapitalist sistemde, tüm sınıflı toplumlarda, böylesi bir ortaklaşmanın olanakları bulunmamaktadır. ‘Kamusal' yarar veya hizmet olarak sunulanlar işçi sınıfının kanı pahasına kazandığı sosyal haklardır. Hatta ‘kamu' mülkiyetini savunan bu anlayış devlet mülkiyetiyle devrimin başarısı arasında ilişki kurma ‘dahi'liğini bile gösterebiliyor. Devlet mülkiyetinin yaygınlaşmasının, işçi sınıfı iktidarı ele aldığında ona büyük bir avantaj sağlayacağını dillendirebiliyor (SİP-TKP). Devrimin kendisi tüm sistemin baştan aşağı yıkılmasıdır, kapitalist ilişkilerin son bulmasıdır. Bu nedenle sermaye devletinin sahip olduğu işletmelerin sayısının azlığı ya da çokluğu devrimin başarısını neden etkilesin?! Sermaye devletinin kendisi "tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değil"se, ya da "modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devleti"yse (Engels), mülkiyete-sahipliğe yapılan bu vurgunun anlamı nedir?

Sınıf devrimcilerinin yaklaşımı ne olmalı?

Özelleştirmeye sermayenin öngördüğü sınırlar içinde dur demek mümkün değildir. Çünkü özelleştirmenin kendisi ‘kamu' işletmelerinin özel sermayeye devredilmesinden çok başka anlamları içinde barındırmaktadır. Özelleştirme elbette işçi sınıfını ilgilendirmektedir, ancak bu ilginin kaynağı işletmelerin sahiplerinin kim olduğu-olacağı değil, işçi sınıfının sendikal, ekonomik ve sosyal haklarının saldırı kapsamında yeralmasıdır. Özelleştirme saldırısının, özel işletmeler ve ‘kamu' işletmeleri ayrımı yapmadan çalışma koşullarının ağırlaştırılmasının, taşeronlaştırmanın, ücretleri düşürmenin, sendikasızlaştırmanın bir ayağını oluşturmasıdır. Bütünlüklü saldırının bir parçası olmasıdır.

Sınıf devrimcilerinin görevi ekonomik argümanları öne sürerek özelleştirme saldırısını karşı duruşu örgütlemek, ‘ulusal çıkarları' öne sürmek olamaz. Sınıf devrimcileri özelleştirme saldırısı çerçevesinde sınıfa yöneltilen saldırıları bir bütün olarak karşılamak göreviyle karşı karşıyadırlar. Özelleştirme saldırısının salt devlet işletmelerinde çalışan işçileri değil, sonuçları itibarıyla tüm sınıfı hedef aldığının altı çizilmek zorundadır. Bu nedenle aslolan işçi sınıfının acil-demokratik taleplerine sahip çıkmak, bugüne kadar mücadele edilerek kazanılan hakları korumak, ileriye taşımak, sınıf içinde popüler olan ‘ulusal çıkarlar' argümanının temelsizliğini ya da sınıfsal karakterini ortaya koymaktır.