6 Eylül'03
Sayı: 35 (125)


  Kızıl Bayrak'tan
  Türk devleti işgal taşeronluğuna hazırlanıyor!
  Demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  Ordu ve hükümet ABD'ye uşakça sadakatini gösterme telaşında
  ABD emperyalizmi Irak halklarını birbirine kırdırmaya hazırlanıyor
  1 Eylül'ün gösterdikleri
  1 Eylül eylemlerinden...
  İkinci yılında 11 Eylül...
  ABD saldırganlığı halkların direnişi karşısında çaresiz
  Kölelik yasası ve sınıf hareketi
  Her düzeyde parasız, bilimsel, demokratik ve laik eğitim!
  Irak'ta ne oldu biliyor musunuz?
  Ağartıoğlu direnişi üzerine...
  Kamuda toplu görüşme oyununu bozalım... Seyirci değil taraf olalım!
  Gizli genelgenin açık sonuçları ve görevlerimiz...
  Barış ve Kürdistan halkına dayatılan "barış"...
  İşçi sınıfına, özgürlüğe ve sosyalizme adanmış bir yaşam: Julius Fuçik
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Barış ve Kürdistan halkına dayatılan “barış”...

Serhat Ararat

1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla barış konusu bir kez daha Kürt halkının gündeminin üst sıralarına tırmandırıldı. İmralı Partisi’nin “tek yanlı ateşkese” son verdiği açıklamasından sonra savaş ve barış konuları çok daha boyutlu olarak tartışılmaya başlandı.

Aslında Kürdistan halkının başta barış olmak üzere, savaş, ulusal kimlik, ulusal kurtuluş, devlet ve daha birçok temel konuda bilinci çarpıtılıyor, saptırılıyor; daha doğru bir deyişle, Kürt halkının siyasal bilinci sistematik bir biçimde ve sayısız ideolojik hegemonya aracı kullanılarak katledilmeye çalışılıyor. Bu, tarihte eşi az bulunur bir bilinç, bellek ve ruh katletme sürecidir!

Bütün ulusal demokratik hakları gaspedilen, inkar ve imha sürecine alınan bir halk sürekli “barış” masalı ile uyutuluyor, bilinci çarpıtılıyor, mücadele enerjisi boşa akıtılıyor.

Bu halk onlarca yıl özgürlüğü için savaştı, korkunç acılar çekti, büyük bedeller ödedi ve bilinç düzeyinde belli bir noktaya geldi. Aynı zamanda bu halk, ulusal özgürlük istemlerinde kararlı olduğunu her fırsatta göstermekten de geri durmuyor. Kazanılan bilinç düzeyi çarpıtılmasına ve köreltilmesine rağmen, ufku her gün biraz daha karartılmasına, umut kırılması derinleştirilmesine rağmen...

Barış... Büyülü bir kavram haline getirildi. Her derde deva bir sihirli sözcük... 1990’ların başından bu yana tekrarlanıp duruluyor. Çok tartışılıyor, üzerinde saatlerce konuşuluyor, adına kampanyalar düzenleniyor, festivaller yapılıyor. Dahası ona varmak için planlar yapılıyor, “yol haritaları” çiziliyor...

Peki dillere dolanan ve her gün sakız gibi çiğnenip durulan bu büyülü kavram, “barış” nedir? Buna yüklenen anlam nedir? Gerçek anlamı nedir? Özgürlük, özgür irade, kendi yaşamı ve geleceği üzerinde söz ve karar sahibi olma, onurlu duruş, saygınlık ve ciddiye alınma gibi temel konularla bağlantısı nedir? Mücadele ve politik güç olma ile bağı nedir? Mücadele ve sonuç alıcı bir yaptırım gücüne ulaşmadan onurlu, yani asgari talepleri kabul edilen saygın bir taraf olarak barışa ulaşmak mümkün mü?

Bu sorulara yanıt verilemeden barış adına söylenen her sözün içi boş ve kırıntı dilenciliğinden başka bir anlamı olmayacaktır.

Ortada üzerinde çok konuşulan, onunla yatılıp kalkılan bir “barış” terimi varsa, bunun karşıtı başka bir kavramın varlığı da kabul edilmiş oluyor. Teslimiyetçi, dilencilik biçiminde de olsa barış dile getiriliyorsa, o zaman ortada bir savaş da var demektir. Gerçeklik de öyledir. Peki savaşan kim? Niçin savaşıyor, hangi politik hedefler için?

Yabancı bir ülkeyi işgal etmek, savaş değilse nedir? Bu işgal tam bir istikrara kavuşmuş olsa da, ortalık süt liman olsa da bu yine böyle değil mi?

Evet, ülkemiz, 1920’lerde parçalandı, paylaşıldı ve her parçası yeniden işgal edildi ve yabancı egemenlik katı bir sömürgecilik biçiminde kurumlaştı. Bu kurumlaşma “sömürge barışını” yarattı. Karşısında direnen tek bir güç bırakmamak için bütün bir toplumu silahsızlandırdı, örgütsüzleştirdi, bir çavuş tarafından rahatça yönetilebilir bir konuma getirildi. İşgal altındaki toplumu silahsızlandıran ve örgütsüzleştiren işgal gücü ise kendisini sınırsız silahlandırdı, tepeden tırnağa örgütlendirdi. “Sömürge barışı” böyle kuruldu.

Sonra devrimci bir güç ortaya çıktı, ülkesinin işgal altında her gün yok oluşa doğru götürüldüğünü söyledi ve şöyle devam etti: “Her gün ‘Sömürge barışı’ altında onursuzca yok oluşa gitmektense, buna karşı savaşarak ölmek daha onurludur. Tarihi ve ulusal sorumluluk da bunu gerektirir!”

İşgale karşı her türlü araçla mücadele etmek haklı ve meşrudur! İşgal, sömürge savaşı, aynı anlama gelmek üzere “Sömürge barışı” durduğu sürece ulusal kurtuluş savaşı haklı ve meşrudur. Bu, her türlü tartışmanın üzerinde olan ve herşeyden önce ahlaki bir ilkedir!

“Sömürge barışını” onurlu bir barışa dönüştürmek mümkündür! Ama bunun için mücadele etmek, politik bir güç haline gelmek gerekiyor. Yaptırım gücü olan bir halk ancak barış sürecinin saygın ve sözü dinlenir bir tarafı olarak kabul edilebilir. Yaptırım gücü olan bir halk, barış masasında asgari haklarını kazanabilir...

Eğer bir güç değilsen, yaptırım gücünü, güç potansiyellerini dağıtmışsan, daha da önemlisi kendini amaçsızlaştırmış, strateji yoksunu yapmışsan, her açıdan kendini donanımsız kılmışsan, “ben dediğinizi yaptım, yapıyorum, samimiyetimin bundan daha fazla kanıtı olabilir mi” diye çırpınıyorsan, yalvarma dışında elinde pek bir şey bırakmamışsan, saygın bir taraf olarak ciddiye alınman ve saygı görmen mümkün olmaz, ancak maskara yerine konulursun! Topluma Kazandırma Yasası denilen pişmanlık yasasının maskara yerine konulmaktan başka bir anlamı var mı?

“Sömürge barışı”, yani işgal, inkar ve imha süreci, kölelik, hiç yerine konulma süreci sürdüğü sürece, gerçek anlamda bir barışın olabileceğini düşünmek, en hafif yorumla gerçeklerle, halkla alay etmektir.

Bu kadar büyük haksızlıkların, çelişkilerin, sömürü ve baskının, işgal ve barbarlığın egemen olduğu bir dünyada barıştan söz etmek, ezilenlerle, sömürülenler, baskı altında olan sınıf, halk ve toplumsal gruplarla alay etmek olduğu gibi, ezilenleri silahsız ve donanımsız bırakmaktan başka bir şey değildir.

Kuzey Kürdistan halkına dayatılan da bundan başka bir şey değil.

“Yol haritası”nda açıkladıkları hedeflere bakın! Birkaç kırıntını dışında ve yaşam dilenciliğinden başka bir şey bulamazsınız! Onbinler neden dağa çıktı? “Sömürge barışı”nı dağıtmak, onu yerine özgür ve onurlu bir yaşam kurmak için değil mi? Şimdi, ilk sözlerini unutup ve unutturup “bizi affedin, pişmanlığımızı kabul edin, bizi de kendi yasalarınızdan yararlandırın, dağda kurda kuşa yem etmeyin” gibi utanç verici bir yaklaşımı “barış” ve “barış mücadelesi” olarak bilinçlere ve bilinç altlara kazımak ihanetten öte bir şey değil mi?

İmralı Partisi KADEK, bir dizi blöften sonra “Tek yanlı ateşkese” son verdiğini açıkladı ve hemen ekledi: “Bu, savaş anlamına gelmiyor.” Bu kadar saçmalık olabilir mi? Savaşta tek yanlı ateşkes kararı aldığını ve uyguladığını iddia ediyorsun, sonra bunu sona erdirdiğini belirtiyorsun, ardından da “bu, savaş anlamına gelmiyor” diyorsun! Bu, nasıl bir mantıktır? Bilinçleri çarpıtmak, bulanıklaştırmak budur işte!

Aslında ortada bir savaş kararı olsa da orta yerde bir politik ve askeri strateji yok. Var olan ve adına “barış mücadelesi” denilen politikanın özü, sık sık tekrarladığımız gibi, af ve yaşam dilenciliğinden başka bir şey değildir. Son kararının temel hedefi de budur ve bununla ellerinde kalmayan kozlarını biraz güçlendirme hesabı içindedirler! Bu kadar gürültünün altında yatan en yalın gerçeğin kendisi budur!

Savaş ve barış konuları ahlaki değil, politik kavramlardır, güç ilişkileriyle pratik bir anlam kazanırlar. Dünyamızda da geçerli olan temel yasa, güç yasasıdır! Gücün varsa ve doğru kullanırsan, savaşta, zafere doğru gidersin, ya da zafer olanaklı hale gelir; barış süreçlerinde ve barışta ciddiye alınır, saygı görürsün! Yoksa alaya alındığın gibi ayaklar altında ezilirsin, hem de onurunla birlikte...

İmralı ile birlikte Kürt halkına reva görülen budur!

“Sömürge barışı” mı, onur, özgürlük ve kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olmak mı?

Yaşamın dayattığı katı ikilem budur!

Onurlu Kürt tercihini çok net yaptı:

“Sömürge barışına” hayır!