6 Eylül'03
Sayı: 35 (125)


  Kızıl Bayrak'tan
  Türk devleti işgal taşeronluğuna hazırlanıyor!
  Demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  Ordu ve hükümet ABD'ye uşakça sadakatini gösterme telaşında
  ABD emperyalizmi Irak halklarını birbirine kırdırmaya hazırlanıyor
  1 Eylül'ün gösterdikleri
  1 Eylül eylemlerinden...
  İkinci yılında 11 Eylül...
  ABD saldırganlığı halkların direnişi karşısında çaresiz
  Kölelik yasası ve sınıf hareketi
  Her düzeyde parasız, bilimsel, demokratik ve laik eğitim!
  Irak'ta ne oldu biliyor musunuz?
  Ağartıoğlu direnişi üzerine...
  Kamuda toplu görüşme oyununu bozalım... Seyirci değil taraf olalım!
  Gizli genelgenin açık sonuçları ve görevlerimiz...
  Barış ve Kürdistan halkına dayatılan "barış"...
  İşçi sınıfına, özgürlüğe ve sosyalizme adanmış bir yaşam: Julius Fuçik
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kamuda toplu görüşme oyununu bozalım...

Seyirci değil taraf olalım!

Toplu görüşme masasında hükümetin 2003 yılı alacaklarına ilişkin net olarak 100 milyon önermesine karşılık KESK kendi hesaplarına göre bu rakamın 401 milyon olduğunu belirtti. 264 milyondan aşağı inmeyeceğini söyleyen Kamu-Sen ise toplantıda 200 milyona kadar indi. Başbakan Yardımcısı Şahin ise en son 160 milyon lira önerdi. Görüşmede, hükümetin 2004 yılı için önerdiği ücretlere birinci 6 ay yüzde 6, ikinci 6 ay yüzde 6, artı yüzde 1 refah payı sendikalar tarafından kabul edilmemesi üzerine görüşmeler uyuşmazlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine devreye Uzlaştırma Kurulu girdi.

Emekçiler yüzdelik artışlarla uğraşırken birkaç ay sonra işsizlik, sosyal güvencelerin gaspı, örgütsüzlük ve daha beter yaşam ile çalışma koşulları altında kıvranacaklar. Bütün bu saldırılar sistematik bir devlet terörü eşliğinde hayata geçirilecek. Bugün alanlarda “insanca yaşamak istiyorum” diye haykırdıkları için coplanan emekçiler yarın “işgüvencesi ve güvenli bir gelecek istiyorum” diye seslerini yükselttikleri zaman devletin olan “tüm kaynakları”nı üzerlerinde hissedecekler.

Ne zaman işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını ilgilendiren sorunlar gündeme gelse İMF uşağı hükümetler aynı nakaratı yineliyor, “ülke şartları, kaynak yok, olan neyse onu verebiliriz”! Sorun tek başına ücretlerin artışı ile de sınırlı değil. Sorunun bir yanını ekonomik hak kayıplarının karşılanması, diğer yanını ise emekçileri daha temelden ilgilendiren sosyal ve demokratik hak kayıplarının karşılanması oluşturuyor.

Önümüzdeki günlerde meclis gündemi oldukça yoğun. Kamu Yönetimi Reformu’nun yasalaşması için gece-gündüz sürecek çalışma temposu vekilleri bekliyor. Elbette bu yoğun mesailer işçi ve emekçilerin çıkarı için yapılmayacak. Onlar, olan hakların da tırpanlanması için saldırı yasalarını onaylayan ellerini indirip kaldıracak.

Ekonomiyi İMF belirliyor

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Türkiye’nin stand-by anlaşmaları ile 30 milyar dolar borç altına girdiğini açıklıyor. Şahin, devletin devamlılığına sıkı sıkıya bağlı bir bakan olarak, İMF ile daha önce imzalanan prokotollere AKP’nin de uyduğunu belirtiyor ve "Bunu yaparken halkın menfaatlerini de gözeterek davranıyoruz’’ diyor.

İşçinin, emekçinin, üretici köylünün ücretlerinden, eğitiminden, sağlığından kısacaksın, bu da yetmeyecek işsizlik sopasını kullanarak kitleleri “uysallaştıracaksın”, olmadı gaz bombanı, copunu, tüfeğini, F tipini devreye sokacaksın. Sonra da utanmadan tüm bunları halkın “menfaatleri için” yaptığını iddia edeceksin. Sermayenin daha fazla semirmesi için ülkeyi emperyalizmin yağmasına boydan boya açacak, İMF’den aldığın kredileri çalan, çırpan, yağmalayan, sömüren kesime akıtacaksın ve altına girdiğin bu borç batağının faturasını da emekçilere keseceksin!

Kitlelerdeki İMF’ye duyulan tepkiyi bir parça dizginlemek için Şahin, "2004’ün sonları ya da 2005’in başlarında İMF’siz bir Türkiye olacak” yalanını üfürüyor. Ancak İMF’nin son gözden geçirme görüşmelerinde dış borç ödeme planı çoktan belirlendi bile. Sermaye iktidarı 2004’te 5.2 milyar dolar, 2005’te ise 7.8 milyar dolarlık geri ödeme dilimlerini kabul etti. Bu yıl ödenmesi gereken dış borç tutarı ise 2.6 milyar dolar. Bu da, önümüzdeki yıllarda faiz, borç ve ranta bütçeden daha fazla pay ayrılacağı, işçi ve emekçilerin yaşayacağı sefaletin katbekat artacağı anlamına geliyor.

Hükümet İMF’ye kuzu, emekçiye kabadayı

İMF’ye kuzu, işçi ve emekçiye kabadayı bir hükümetin bakanı olarak Şahin, özrü kabahatinden büyük bir açıklamaya daha imza atıyor, “Onların da bir suçu yok. Onlar bize zorla gelip (Size borç verelim) dememişler. Biz onlardan borç istemişiz. Devlette devamlılık esası olduğuna göre biz de bugünkü protokoller çerçevesinde (Sizi tanımıyoruz) gibi bir kabadayı tavır içerisinde olamayız” diyor.

Hükümetin başı T. Erdoğan da emekçiye sesleniyor, “hiçbir zaman olmayan verilmez, olan verilir” diyor. Emekçiye “olmayan” İMF’ye, faizciye, batıkçıya gelince gani gani var. Hükümet son 2.5 yılda faizciye 408.4 katrilyon liralık iç borç, İMF’ye 60.7 milyar dolarlık dış borç ödemesi yapmış. Batıkçının 21.7 milyar dolarlık hortum yükü de çalışanların sırtına bindi. Fona devredilen bankalara aktarılan kaynağın 17 milyar dolarlık bölümünü hazine, 4.7 milyar dolarlık kısmını ise özel sektör üstlendi.

2003 bütçesinden savaş ve saldırganlık için orduya 12 katrilyon 146 trilyon, eğitime 10 katrilyon, sağlığa 3.6 katrilyon ayıran hükümet, memura toplam bütçeden yüzde 20 pay ayırdı. Kamu emekçilerinin 2000, 2001 ve 2002 yıllarına ilişkin maaş enflasyon karşılaştırması yapıldığında ortaya çıkan kayıp yüzde 50’yi buluyor. Aldıkları ücretle geçinmekte zorlanan, ay sonunu getiremeyen emekçiler kredi kartlarına mahkum edilmiş durumda. Kredi kartlarına yüzde 100’ün üzerinde uygulanan faizler de hesaba katıldığında ücretlere yüzde 50 zam verilse bile ekonomik kayıplar karşılanamıyor. Temmuz 2003 itibariyle, memurların çalıştıkları hizmetlere göre, aldıkları ücretler “425 milyon lira ile 1 milyar 344 milyon lira” arasında değişiyor. 1 milyar lira üzerinde ücret alan üst düzey bürokrat sayısı 10 bin 400. Geriy kalan emekçi yığınlar ise açlık sınırında yaşamaya mahkum ediliyor.

Toplu görüşme süreci emekçiler için
ne ifade ediyor?

Kamu sendikaları ile hükümet arasında “uzlaşmazlık”la sonuçlanan “toplu görüşme” süreci kamu emekçileri açısından ne ifade ediyor? Kamu sendikaları, arkasına işyerlerini eylem ve direniş alanına çeviren emekçilerin gücünü alma noktasında harekete geçmemişse, toplu görüşme süreci 2.5 milyon emekçinin sessiz-sedasız siyasi iktidarın dayatma ve saldırılarını kabul etmesi anlamına geliyor. Ekonomiyi İMF’nin belirlemesine, kölece çalışma koşullarının kabul edilmesine, emperyalist savaşta ABD jandarmalığının onaylanmasına, sendikal örgütlülüğün tasfiyesine, işsizliğin artmasına, ücretlerin düşmesine seyirci kalmak anlamına geliyor.

Kamu sendikaları ne yazık ki halihazırda sermaye iktidarı karşısında elini güçlendirecek emekçilerin eylemli gücünü arkasına almış değil. Tabanı harekete geçirmekten uzak, işyerlerinden kopuk eylem biçimleriyle oyalanmakla meşguller. Görüş alış verişi şeklinde gerçekleşen “görüşme süreci”nin bir oyun ve aldatmaca olduğu ortada. Bu oyunu bozmanın iki yolu, ancak tek yöntemi var. Ya görüşmeler sürerken ya da görüşme masasına oturmayarak genel grev-genel direniş sürecini hayata geçirmek.

Hak kazanmak için en sonu hükümetle uzlaşmak gerekmektedir. Ancak bu uzlaşmadan hangi tarafın kazanımla çıkacağı önemlidir. Sendikalar, hükümetin dolayısıyla İMF’nin şartlarını kabul ederek sefalet ve yoksullukta uzlaşabilir. Ya da emekçilerin acil ve güncel taleplerini dayatarak da uzlaşabilir. Bu, güçler dengesinin belirleyeceği bir durumdur. Halihazırda yaşanmakta olduğu gibi, emekçi kitleler pasif, yaptırımı olmayan, kitleselleşmeyen ve yaygınlaşmayan eylem biçimleriyle görüşme masasına “meze” de yapılabilir. Ya da tersinden emekçi ordusu programı ve yöntemi net, birbirini aşan ve genel grev hedefine kilitlenmiş eylem biçimleriyle hükümeti sıkıştıran bir güce de dönüştürülebilir. Görüşme masasını amaçlaştıran sendikal anlayışlar görüşme masasına bir oturup bir kalkarak, İMF ve sermaye lehine sonuçlnacak bir tarzda hükümetle “uzlaşmayı” tercih etmiş durumdalar.

Toplu görüşme oyununu bozalım,
direnişi örgütleyelim!

Hükümet, sendikal cepheden yaşanan bu zayıflığı bir yandan bildiği diğer yandan beslediği için bu denli rahat ve pervasız davranmaktadır. Sendikalar emekçilerin öz örgütleridir. Mücadele yöntemini emekçilerin haklarını korumaya ve kazanmaya yönelik belirlemek ve emekçilerin eylemli tepkisini örgütlemek zorundadır. Eğer sendika yönetimleri bundan kaçınıyor, hükümetin belirlediği sınırlar içinde süreci geçiştiriyorsa sendikalara sahip çıkmak öncü emekçinin görevidir. Bu görev, hem söz hem de pratikle emekçi kitleleri bilinçlendirmek, mücadeleye çağırmak, direnişi örgütlemek sorumluluğunu öncü emekçilere yüklüyor.

Emekçilerin kazanan ya da kaybeden taraf olması gerçeğini, bu sorumluluğu yerine getirme bilinciyle davranan öncü emekçilerin çabası belirleyecek.