6 Eylül'03
Sayı: 35 (125)


  Kızıl Bayrak'tan
  Türk devleti işgal taşeronluğuna hazırlanıyor!
  Demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  Ordu ve hükümet ABD'ye uşakça sadakatini gösterme telaşında
  ABD emperyalizmi Irak halklarını birbirine kırdırmaya hazırlanıyor
  1 Eylül'ün gösterdikleri
  1 Eylül eylemlerinden...
  İkinci yılında 11 Eylül...
  ABD saldırganlığı halkların direnişi karşısında çaresiz
  Kölelik yasası ve sınıf hareketi
  Her düzeyde parasız, bilimsel, demokratik ve laik eğitim!
  Irak'ta ne oldu biliyor musunuz?
  Ağartıoğlu direnişi üzerine...
  Kamuda toplu görüşme oyununu bozalım... Seyirci değil taraf olalım!
  Gizli genelgenin açık sonuçları ve görevlerimiz...
  Barış ve Kürdistan halkına dayatılan "barış"...
  İşçi sınıfına, özgürlüğe ve sosyalizme adanmış bir yaşam: Julius Fuçik
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kölelik yasası ve sınıf hareketi

İşçi sınıfının 150 yıllık kazanımlarını gaspeden yeni iş yasası üç aydır yürürlükte. Üç aylık süre boyunca birçok fabrikada işçilere yeni yasada öngörülen kölece çalışma şartları dayatıldı. Uygulamaların ilk kez gündeme geldiği fabrikalarda “kölelik yasası” söyleminin nasıl bir gerçekliği ifade ettiği görüldü. Yasasının çıkarken hiçbir ciddi tepkiye konu olmaması sermayeyi iyice pervasızlaştırdı. Daha iç mevzuatların yasaya uyumlu hale getirilmesi bile beklenmeden işçilere protokoller imzalatıldı. Kimi patronlar fırsattan istifade etmeye çalışarak, yasanın kapsamında olmayan bir takım uygulamaları da işçilere dayatmaya kalktılar. Bazı işletmelerde ise işçilerden belli maddeler için mecburi onaylar alınırken yalana dolana başvurulduğu görüldü. Ne de olsa çürüm, kokuşmuşluk, riyakarlık ve ikiyüzlülük sermayenin karakteri idi. O kendi yasasına dahi uymak zorunda değildi.

Esnek çalışmanın yasalaşması uzun zamandır sermayenin rüyalarını süslüyordu. Yıllardır gündeme getirilmesine rağmen uygulamaya geçilmesi 12 Eylül şartlarında dahi sağlanamamıştı. Yasanın bu kadar kolay geçmesi; alanların, sokakların, fabrikaların yoğun mücadelelere sahne olmaması, sermayenin yasayı geçirmekten daha önemli bir başarısı oldu. Kuşkusuz bu başarıda özellikle 12 Eylül’den bu yana, sınıfın moral mücadele değerlerinin çökertilmesinin, onun siyasi ve sınıfsal bilincinin geriletilmesinin başarılmış olması temel rol oynadı. Devrimci basınçtan kurtulmuş, taban inisiyatifleri kırılmış sendikal yapılanmalar, sermaye uşağı yöneticiler sayesinde mücadelenin bir engeli haline getirildi. Yasanın somut bir taslak üzerinden tartışılmaya açıldığı son bir yıl içerisinde ise sendikal bürokrasinin gürlemeleri ne sermayeye ne de iş&ccedl;ilere inandırıcı gelmedi. Sendikalar bürokratlar tarafından sermaye adına içten fethedilmişlerdi. Onlar bu yasaya karşı bir mücadele dinamiği olamazlardı.

Yalnızca tek bir şey, tabanın alttan baskısı, onun kararlı bir duruşu ve mücadele azmi bu durumu değiştirebilirdi. Yasayı püskürtmenin, sermayenin yılları bulan saldırılarını frenlemenin en temel şartı böyle bir inisiyatifin açığa çıkmasıydı. Sermayenin ardı arkası kesilmeyen saldırılarından bunalan işçi sınıfı en azından ileri kesimler nezdinde bu saldırılara sendikal bürokrasinin çanak tuttuğunun farkındaydı. Ancak buna rağmen, saldırıya set olabilecek bir inisiyatif ortaya koyabilmek şöyle dursun, tepkisiyle sendikal bürorasinin huzurunu kaçıracak bir güçlülük dahi gösteremedi.

Taban kölelik yasasına karşı neden etkin
bir inisiyatif ortaya koyamadı?

Arada yaşanan bir dizi yükselme eğilimini saymazsak, bahar eylemlerinden bu yana sınıf hareketi parçalı, dağınık bir yapıya sahip. ‘91 Mengen barikatlarında kırılan sınıf hareketi bundan sonra yoğun tensikat saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. ‘89-91 süreci tabanın etkin inisiyatifine dayanıyordu. Geçmişin mücadele deneyimine sahip birçok öncü işçi sürecin içinde yeralıyordu. Devrimci hareketin ve reformist solun belli sınırları da olsa bir etki alanı vardı.

‘91 Mengen barikatını (aynı zamanda sendikal ihanetin sınırlarını) aşamayan taban insiyatifi bu noktadan sonra hızlı bir kırılma yaşadı. Bunu sermayenin yoğun tensikat saldırısı izledi. Reformizmin etkisi altında olanlar dahil olmak üzere birçok işçi işten atıldı. ‘89 bahar eylemlerinin eğittiği yeni öncüler de bu saldırıdan nasiplerini aldılar. Bunun sonuçlarından biri sendikaların bütünüyle bürokrasinin kontrolüne geçmesi oldu. Öncüsü kırılan sınıf hareketi bundan sonra sendikal bürokrasiyi değişik dönemlerde eylem yapmaya zorlasa da, bu eylemler bürokratlar tarafından tepkiyi boşaltmanın zeminlerine dönüştürüldü. ‘94-95 ve ‘99 gibi dönemlerde sendikal bürokrasinin ihaneti açıktan görüldü. Ancak yaşanan önderlik boşluğu bu ihanete karşı sistemli bir mücadele verilmesini engelledi. Ardarda geen yoğun saldırılar karşısında bir şey yapamayan, bu yanıyla kendi özgücüne güvenini iyice kaybeden öncü kesimler yüzlerini şubeler nezdinde oluşan sendikal platformlara çevirdiler. Ancak bu platformların alt kademe sendikal bürokrasisinin eğilimlerini aşamaması “bir mücadele merkezi olma”, “tabanın inisiyatifini temsil etme” gibi iddiaları ortada bırakması tabanın umutsuzluğunu arttırdı, mücadele isteğii törpüledi.

Kölelik yasasının gündeme geldiği dönemde yasanın ne anlama geldiğini kavrama şansına sahip olan kesimler yılların getirdiği bir yorgunluk ve umutsuzluk içerisindeydiler. Yenilgilerle sonuçlanan mücadeleler, yeni bir öncü kuşak yetiştirmek şöyle dursun, bu kesimlerin mücadele isteğinden çok şeyi alıp götürmüştü. Sürecin tek avantajı sendikal bürokrasinin ihanetçi kimliğinin en kör gözlerin dahi görebileceği kadar açığa çıkmış olmasıydı. Ama bu kendi başına taban inisiyatifinin gelişmesini sağlamıyordu.

İlk başlarda gözlenen handikaplardan biri yasanın çıkmayacağına ilişkin güçlü bir inançtı. Sendika bürokratlarının yer yer keskin söylemlere dayanan oyalayıcı tutumları sınıf hareketi içerisinde bu inancın yayılmasına sebep oluyordu. Sermayenin sözcülerinin acı dili bu inancın tuzla buz olmasını sağladı .

Başka bir handikap yasanın ne getirip götürdüğünün sendikal örgütlenmeye sahip işletmelerde dahi yeterince bilince çıkarılamamasıydı. Sınıfın sayısal olarak azınlığını teşkil eden örgütlü kesimlerin dahi ancak bir kısmı yasanın içeriğinden haberdar olabildi. Örgütsüz geniş kesimleri ise yasanın muhtevasını kavrayabilecek ve buna karşı harekete geçebilecek bilinçten yoksundular. Tıpkı diğer saldırılarda olduğu gibi esnek üretim yasası da onlara uzak geliyordu. Bu bilinci taşıyabilecek sendikalar ise kendi üyelerine karşı bile bu görevi yerine getirmekten acizdiler. Siyasi güçlerin çabaları ise ciddi sınırlılıklar içeriyordu.

Kendi öz gücüne güvensizlik, mücadele deneyimine sahip diri güçlerden mahrum olmak, bürokratik sendikalist bir çizginin şubelere dahi hakim olması ve hepsinden önemlisi devrimci bir önderlikten yoksun olmak, yasaya karşı tabanın örgütlü tepkisinin oluşmasını engelleyen başlıca faktörler olarak sayılabilir. Yasanın sınıfın çok dar ve tahribata uğramış kesimlerinin gündemine girmiş olması, daha geniş sınıf kesimlerinin olduğu kadarıyla bile bu mücadelenin dışında olması temel başka bir olguydu.

Çatışmanın tarafları

Mücadeleyi tabana mal etmek, geniş kesimleri bu mücadelenin parçası yapmak, onu fabrika/işletme zeminine indirmekle doğrudan bağlantılıdır. Ancak tıpkı diğer saldırılarda olduğu gibi kölelik yasası gündemi de sınıfın bir kesiminin algılayabildiği bir sorun oldu. Yani mücadelenin bir tarafında sermaye varken, öbür tarafında nicelik ve nitelik olarak ciddi sınırlılıklar taşıyan sınıfın ileri kabul edilebilecek kesimi vardı. Üstelik bir taraf bütünüyle örgütlüyken öbür taraf o ölçüde örgütsüzdü. Bir taraf yılları bulan saldırı girişimlerinden genel olarak başarıyla çıkmanın rahatlığını, öbür taraf ise ardarda gelen yenilgilerin moral kaybını yaşıyordu. İşçi sınıfının halihazırda tek örgütlülüğü olan sendikalar ise karşı tarafa güç taşıyordu. Yukarıda belirtildiği gibi saldırıa karşı taraf olma bilinci taşıyan kesimin süreçten kaynaklı yaşadığı ciddi taribatlar söz konusuydu.

Henüz sınıfın verili ileri kesimi dahi saldırıya karşı kararlılıkla duracak bir güçten yoksunken, saldırının daha geniş kesimlere, fabrika ve işletmelere yeterince taşınabilmesi çok da mümkün değildi. Bu sağlanamadığı için sınıfın geniş kesimlerinde biriken öfke, mücadele etmek için yeterince güçlü bir etken olamıyordu. Verili ileri kesimin ve sendikaların yanı sıra önemli olan sorunlardan biri sınıf adına politika yapma iddiasındaki güçlerin durumuydu.

Bu güçlerin en önemli sorunu bugüne kadar sınıf içerisinde tuttukları mevzilerin sınırlılığıydı. Herşeye rağmen parça parça değişik güçler tarafından tutulan bu mevziler bir araya getirildiğinde az buçuk etkin bir merkez yaratmak mümkün olabilirdi. Başlagıçta birkaç yapı dışarıda tutulursa, bir ilgisizlik hatta bir yabancılık vardı. Süreç kimsenin kaçamayacağı bir noktaya geldiğinde ise ilginin odaklaştığı yer İstanbul Sendikalar Birliği (İSB) oldu. Başlangıçta kölelik yasasına karşı olan sendika şubelerinin bir araya gelmesiyle oluşan İSB siyasi güçlerin de ilgi odağı oldu. Değişik sendikal mevziler üzerinden İSB içerisinde bir dizi grubun etkinliği vardı. Bu etkinliğe ve ortadaki açık ihanete rağmen sendikal bürokrasiden kopabilecek bir tutum sergilenemedi. Taban iradsine dayanan ayrı bir mücadele merkezi olma iddası boşlukta kaldı. İSB’ye yüzünü çevirmiş sınıfın ileri kesimleri karar ve pratik süreçlerine katılamadı. Daha kötüsü böyle bir kaygı çok güdülmedi.

Toplantılarda bir araya gelen yüzlerce temsilci hiçbir kararın öznesi olamadan oradan ayrıldı. Temsilcilerin sendikal bürokratik çizgiden bütünüyle kopma çağrılarına kulaklar kapatıldı. İSB, değişik grupların ağırlığına rağmen, sendikal bürokratik çizgiden kopma gücünü gösteremedi. Dahası onun tarafından tecrit edilmek korkusuyla hareket etti. Yapılan bir temsilciler kurulu toplantısında (zaten iki kez gerçekleşti) alınan kararların Türk-İş Başkanlar Kurulu’na sunulmasından başka bir karar çıkmaması gibi bir durum dahi yaşandı. 54 şubenin imzasına rağmen İSB kendi başına iş yapma irade ve niyetinden yoksundu. Kendisinden önceki platformlar gibi birkaç eylem yapmak dışında, tabana yayılmak, fabrikalara dayanmak lafları hiçbir planlamaya konu yapılmayan sözler olarak kaldı.

İSB süreci, sol hareket için sorunun sadece tutulan mevzilerin darlığı olmadığını da gösterdi. Ortada bir çizgi meselesi vardı; sık sık ortaya atılan taban inisiyatifleri, taban örgütlenmeleri boş birer söz kalıbı olmaktan öteye geçemiyordu. Sendikal bürokrasiye en ağır ithamlar yöneltiliyor, iş gerçekten onunla hesaplaşmaya gelindiğinde, tabanın öz gücüne dayanmak, bunu örgütlemek, tüm enerjiyi buraya taşımak gerçekçi bulunmuyordu. İSB de kendinden öncekilerden farklı bir çizgi izleyemedi. Sol sendikacılığın sürece tepkisini ifade ediyordu, ancak olaylara bakışı, işleri örgütleyişi, tabanla ilişkisini ele alışı bürokratik sendikalist anlayışını ele veriyordu.

Sonuçta yasa taslağı cılız protestolar eşliğinde meclisten geçti. Yasanın ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan meclisten geçmesi kuşkusuz sermaye adına kolay bir başarı oldu. Ve sermayenin böyle bir durumda kazandığı sadece esnek çalışmanın yasallaşması olmadı. Aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçilerin moral mücadele gücüne bir darbe daha indirilmiş oldu. Yasanın çıkış sürecinde sendikaların tutumu tam bir iflası belgeliyordu. Yasanın çıkması, hele de ciddi bir mücadeleye konu olmadan çıkması, umutsuzluğu ve karamsar ruhhalini daha da pekiştirdi. Özellikle yasa sürecinde az-çok harekete geçen kesimler için bu çok daha hissedilir bir olgu oldu.

Mücadelenin değişen ve genişleyen yönü

İşçi sınıfı kölelik yasasına karşı ciddi bir mücadele örgütleyebilmiş olsaydı, kuşkusuz bu büyük bir başarı olacaktı. Fakat yukarıda sayılan nedenlerden kaynaklı böyle bir güç ortaya konulamadı.

Ancak kölelik yasasının çıkması herşeyin bittiği anlamına gelmiyor. Tersine mücadele isteğini artırıyor, koşulları keskinleştirip sertleştiriyor. Ve şimdilik mücadele alanını da değiştiriyor. Kölelik yasasına karşı mücadele artık tek tek fabrikalarda verilecek bir mücadele haline geldi. Mezarda emeklilik, sosyal güvenliğin tasfiyesi, tahkim yasası vb. saldırılarla karşılaştırıldığında, kölelik yasası bir özgünlük içeriyor. Tüm bu saldırıların işyerine yansıması daha genel olurken, mücadelenin muhatabı patrondan öte hükümet oluyordu. Bu aşamadan sonra kölelik yasasının uygulanacağı alan olan fabrikalarda patronla işçi dolaysız olarak karşı karşıya gelecek. Bir yanıyla mücadele nesnel olarak tabana yayılmanın imkanlarına kavuşmuş oldu.

Son 20 yılın tablosuna bakıldığında, bahar eylemleri dışta tutulursa, sermaye iktidarının sınıf hareketini kontrolünde tutmayı başarabildiği söylenebilir. ‘89-91 süreci sonrasında ortaya çıkan genel hareketlilikler tabanın sendikal bürokrasiye baskısıyla oluştu, fakat hiçbir şekilde bürokratların kontrolünden çıkmadı. ‘94’ten günümüze gerçekleşen eylemlerin hepsinde yoğun taban tepkisi bürokrasi tarafından bir şekilde boşa düşürüldü.

Aynı dönemlerde tek tek iktisadi sorunlar ve çalışma şartları üzerinden mevzi direnişler yaşandı. Bu direnişlerin bazıları zaman içerisinde militan bir kimlik de kazandı. Ama değişik nedenlerden kaynaklanan en temel sorunu, sınıf hareketinin mevcut geriliği nedeniyle yalnız kalmaları oldu. Aynı dönemde ortaya çıkan direnişler bile güçlü bir birleşme eğilimi yaratamadı. Farklı işyerlerindeki eylemlerin farklı sorunlara ve taleplere dayanması bunda önemli bir rol oynadı.

Esnek üretimin yasallaşmasının ardından sınıfın geniş kesimlerinin gündemine kölelik yasası sokulmuş oldu. Tüm örgütsüz yapısına rağmen birçok işletmede ciddi tepkiler ortaya çıktı. Yasanın kritik maddeleri üzerinden oluşan tepkiler bazı işletmelerde direnişe, bazılarında ise bir tür görüşme komiteleri kurulmasına yol açtı. Bunu izleyen Temmuz zamları döneminde sıfır zam ya da komik ücret artışları üzerinden birçok işletmede sorunlar yaşandı.

Görülüyor ki, sermaye tarafından kazanılan mücadelenin sadece ilk raundu. İkinci raundu ise fabrikalarda başlayan bu mücadele oluşturuyor. Şu ana kadar ortaya çıkan veriler sınırlı olsa da, halihazırdaki tablo, ne yapılması gerektiğini yeterli açıklıkta gösteriyor. Genel mücadele içerisinde alınan yenilginin en temel nedenlerinden birinin tabanın mücadele etme isteğinin bağımsız inisiyatifler üzerinden ortaya çıkarılamaması olduğunu söylemiştik. Tek tek fabrikalardaki gelişmeler bu inisiyatiflerin kendiliğinden dahi ortaya çıkabildiğini gösteriyor.

Henüz bir dizi örgütlü işletmede yasa uygulamalarının gündeme çok fazla gelmediği düşünüldüğünde, tepkilerin niteliğini ölçmenin belli sınırları olduğu açık. Ancak şu ana kadar 20’ye yakın fabrikada uygulamaların bir tepkiye konu olması, bunlar içerisinde örneğin Castle Blair (Kıraç/İstanbul) gibi saldırıyı geri püskürten fabrikaların bulunması olumlu bir gelişme olarak kabul edilebilir. Öyle görülüyor ki sınıfın geniş kesimleri köle olmayı sessiz sedasız kabul etmeyecek.

Tek tek fabrikalarda yürütülen bir mücadeleninin en büyük handikapı kuşkusuz yalnızlık olacak. Bir başka handikap ise kendiliğinden mücadelenin sınırları üzerinden kendini gösterecek. Fabrika zeminine inen mücadelenin kaderini bu mücadelenin devrimci bir sınıf çizgisiyle buluşup buluşamayacağı belirleyecek. Saldırının ortak bir nedene dayanıyor olmasının kendi başına bir ortaklaşma eğilimi yaratmayacağı açık. Bir ortaklaşma eğilimini ancak bu alanlar üzerinden yapılacak olan öncü müdahale sağlayabilir.

Kölelik yasası çıkmadan önceki faaliyetimizi çok yönlü değerlendirmek, buradan çıkarılacak derslerle gelişecek mücadeleye etkin bir müdahalede bulunmak, önümüzdeki dönemin temel görevini oluşturuyor. Sınıf çalışmasında geldiğimiz yeni aşamanın bunun önemli imkanlarını yaratması bir yana, tek tek işletmelerde ortaya çıkan gelişmeler de bunun için elverişli bir zemin yaratıyor.

Sınıf hareketinin en temel sorunu önderlik boşluğu. Bu önderlik boşluğunun doldurulmasında, önümüzdeki dönemde sınıf hareketinde yaşanacak gelişmelere yapılacak müdahale kritik bir öneme sahip olacak. Gelecek sayımızda sınıf hareketine müdahalemizin yönünü, kullanacağımız araçları ve çalışmamızın şu zamana kadar katettiği mesafeyi ele alacağız.