6 Eylül'03
Sayı: 35 (125)


  Kızıl Bayrak'tan
  Türk devleti işgal taşeronluğuna hazırlanıyor!
  Demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  Ordu ve hükümet ABD'ye uşakça sadakatini gösterme telaşında
  ABD emperyalizmi Irak halklarını birbirine kırdırmaya hazırlanıyor
  1 Eylül'ün gösterdikleri
  1 Eylül eylemlerinden...
  İkinci yılında 11 Eylül...
  ABD saldırganlığı halkların direnişi karşısında çaresiz
  Kölelik yasası ve sınıf hareketi
  Her düzeyde parasız, bilimsel, demokratik ve laik eğitim!
  Irak'ta ne oldu biliyor musunuz?
  Ağartıoğlu direnişi üzerine...
  Kamuda toplu görüşme oyununu bozalım... Seyirci değil taraf olalım!
  Gizli genelgenin açık sonuçları ve görevlerimiz...
  Barış ve Kürdistan halkına dayatılan "barış"...
  İşçi sınıfına, özgürlüğe ve sosyalizme adanmış bir yaşam: Julius Fuçik
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Direniş Komitesi’ndeki bir işçinin kaleminden
Ağartıoğlu direnişi...

İşçi sıfının kurtuluşu kendi eseri olacak!

Sendikal örgütlenme süreci aktif olarak Nisan’ın sonlarında başladı. 19 arkadaşımız işten atılana kadar Ağartıoğlu’nda bir sendikal çalışmanın var olduğunu patronlar sezinlememişti. Sendikayla oturup durum değerlendirmesi yaptık. Ortak aldığımız karar üzerine Nisan’da üyelikler başladı.

Bu havzada ilk olması, Savranoğlu’nda yaşanan olumsuz deneyim sendikal örgütlenme önünde en büyük engeldi. İşçilerin ‘92’den bu yana Deri-İş Başkanı Hüseyin Yılmaz’a da güveni yoktu. Geri adım atanlar olsa da, biz asla geri adım atmadan örgütlülüğümüze hız verdik. 21 Nisan’da 5 arkadaşımızın çıkışı verildi. Bu arkadaşlarımız sendikalı değillerdi. Biz bundan sonra da çıkışların devam edebileceğini, buna karşı örgütlenme çalışmasını hızlandırmamız gerektiğini düşündük.

Örgütlenme tarzı sınıf bilincinden uzak bir tarzdı. Tabii ki sendikal örgütlenme çalışması başlamadan önce işyeri komitesi oluşturduk. İşyeri komitesine nasıl bir sendikal mücadele yürütülmesi gerektiği ve örgütlenme yapılacağı eksikleriyle anlatıldı. İşyeri komitesi gelişebilecek olaylara bir ölçüde hazırlıklıydı. Havzada bu çalışma sadece Ağartıoğlu’nda vardı.

Çalışmanın bu aşamasında sendika yönetimini uyararak; ‘94 sürecini bir daha yaşamak istemediğimizi, buradaki bir başarısızlığın havzadaki mücadeleyi 10 yıl geri itebileceğini, bunun da işçi sınıfına ihanet olacağını, kafa-kol ilişkisiyle bu mücadelenin yürütülemeyeceğini söyledik. Sendika 10 yıldır yerinde saymış, girdiği alanlardan başarısızlıkla çıkmıştı. Böyle bir tablonun işçi sınıfına kazandıracağı hiçbir şey olamazdı.

Sendika yöneticilerinin “Ağartıoğlu’nu örgütledik, Ağartıoğlu’na sendika giriyor” vb. söylemleri, öncü işçilerin deşifre sürecini hazırladı. Sendikanın örgütlenme tarzı tamamen ekonomist (ücret sendikacılığı) bir temele dayanıyordu. “Siz sendikaya üye olursanız, çıkışlarınız verildiğinde şu kadar para alacaksınız, patron bunu ödemeyi göze alamaz, sonrasında sendika girer” deniyordu. Aslında bizler daha işin başında biliyorduk. Patron herşeyi göze alarak bu tarz bir örgütlülüğü dağıtabilirdi. Sendikacılara, böylesi bir örgütlenme anlayışının yanlış olduğunu, bu tarz örgütlenmenin önümüzdeki süreçte sorunlar yaratacağını söyledik.

İçerdeki örgütlülük devam ederken, “başkan bana şu garantiyi verdi” denilerek tam da direnişin ruhuna zarar verecek söylemler yayılmaya başladı. Bizler tüm arkadaşlara, sonuç almanın örgütlü gücümüzde yattığını, başarının yolunun buradan geçtiğini açıkladık. Patronun, doğu-batı ayrımı, bölgesel ayrım, Kula’dan işçi getirme vb. çabalarının işçileri bölme ve örgütlülüğünü dağıtma amacını taşıdığını anlatmaya çalıştık. Ayrımın sadece sınıf ayırımı olacağını, işçilerin rengi, ırkı, cinsiyeti, dini ne olursa olsun kardeş olduklarını, onları bir arada tutan, birleştiren şeyin nasırlı elleri olduğunu söyledik. Bu söylemlerle patronun oynadığı oyunu bozduk. Diğer yandan üyelerimizin deşifre edilmemesi için uyarılarda bulunduk.

Sonumuzu hazırlayan piknik

25 Mayıs’ta sendikacılar bizlerle görüştüler, piknik düzenleyeceklerini söylediler. Bunu olumlu karşılamadık. Çünkü örgütlenme çalışması devam ediyor, üyeler henüz birbirlerini tanımıyorlardı. Bu bizim örgütlenme tarzımızdı. Bütün üyeleri sadece örgütleme komitesi ve sendika biliyordu. Bu aşamada piknik düzenlenmesinin örgütlenmemize zarar vereceğini söyledik. Henüz sonuç alacak aşamaya gelinmediğini, işçilerin deşifre olacağını ve sendikal çalışmanın bilgisinin bir şekilde işverene ulaşacağını açıklamaya çalıştık. Ancak yönetim bu pikniğin dayanışmaya katkı sunacağını söyleyerek karşı çıktı.

Piknik dönüşü fabrika müdürü kimi arkadaşları aradı, “şu an neredesiniz?” şeklinde sorular sordu. Ne yazık ki kaygılarımızda haklı çıktık. 26 Mayıs günü işe gittiğimizde işyerinin kapılarının kapandığını gördük. Bekçilere içeri neden almadıklarını sorduğumuzda “birazdan patron gelip konuşma yapacak, ondan sonra içeri girmeye başlayacaksınız” yanıtını aldık. Saat 08.45’te fabrika müdürü, puantör (yazıcı) fabrika giriş kapısının önünde göründü. İçeriye teker teker girmemiz istendi. Tüm işçiler içeri alındıktan sonra öncü işçiler tek tek seçilerek yemekhaneye gitmeleri istendi.

O anda kafada kurguladığım şey bir fabrika işgali idi. Ancak gücümüzü ölçüyor ve fabrikanın fiziki yapısı dikkate alındığında böyle bir eylemi gerçekleştirmeye uygun olmadığını düşünüyordum. “Yerine başka bir şey düşün, başka bir eylem koy” diyordum kendi kendime. Bir yandan da patron arkadaşlarımızı bir bir çağırıyor, sorguluyordu. Burjuvazinin her zaman kullandığı yöntemlerden birini uyguladı; para teklif etti. İçerdeki işçi arkadaşlar hakkında bilgi istedi. Sorgusu bitenler ayrı bir yere götürüldü, birbiriyle görüşmeleri engellendi. Patronun bu oyunda başarı elde edemediğini, arkadaşların onurlu bir duruş sergilediğini, patronun yanımıza geliş şeklinden anladık.

Bu kez iyi patron rolünü oynamaya başladı; “Arkadaşlar, ben kardeşlerimle ayrılıyorum. Sizleri çok seviyorum, ama 15 gün kadar işle ilişkilerinizi keseceğim, daha sonra sizlerle yine çalışacağım. Şimdi siz çıkışlarınız imzalayın, ben paralarınızı ödeyeyim, bana bir kolaylık tanıyın” dedi. Biz de “Hayır, sizin bir sorununuz varsa onu kendi aranızda çözebilirsiniz. Ekonomik bir neden ortada yok” dedik. Bıkmadan bizi yalanlarına inandırmaya çalıştı. O an, “işçi sınıfı gücünün farkına varırsa, gücünün karşısında duracak hiçbir güç olamaz, o herşeyi yaratabilir, her engeli yıkabilir, her barikatı aşabilir” diye düşünüyordum. Bir yandan da “şimdi dışarı adım atacağız, sloganlarla mı çıkalım, yoksa kendimizi deşifre etmesek daha mı doğru olur” düşünceleri arasında gidip geliyordum. Birden patrona döüp “15 Mart’ta yürürlüğe giren iş yasasından dolayı bizim çıkışımızı veremeyeceğini, yasanın herkese açık olduğunu, okuması gerektiğini” söyledim. Bunun üzerine öfkelenmeye başladı. Ayağa kalkarak “arkadaşlar toplantı bitmiştir” dedim.

Daha sonra sendika başkanıyla görüştüm. 19 kişinin çıkışının verildiğini söyledim. Fabrika önünde direnişe geçmemiz gerektiğini düşündük ve fabrika önünde oturarak direnişe başladık. Sonrasında yağmura rağmen türkülerimizi söyledik, halaylarımızı çektik. Bunu gören patronlar köpürmeye, saldırganlaşmaya başladılar. Ve her zaman kendilerini koruyan, kollayan kolluk güçlerini çağırdılar.

Ve ilk tanışma...

1. Serbest Bölge Müdürü, burada beklemenin yasak olduğunu, burada bekleyemeyeceğimizi söyledi. Biz de tüm anti-demokratik uygulamaların fabrika içerisinde yaşandığını, gidip ona müdahale etmesini söyledik. Fabrika içerisinde kaçak, sigortasız ve yatılı işçilerin olduğunu söyleyerek, bunların Serbest Bölge Mevzuatı’na uygun olup olmadığını sorduk. Serbest Bölge Müdürü tedirgin bir şekilde yanımızdan ayrılarak Ağartıoğlu yemekhanesine girdi. Çıktığında burayı terketmemiz gerektiğini söyledi. Biz eyleme devam ettik. Akşam saat 17:30’da servislere binerek fabrika önünden ayrıldık.

Sabahleyin yine servislerle fabrika önüne geldik (27 Mayıs). O gün sürekli Organize’yi dolaştık. Akşama yine servisle eve döndük. İşçi komitesi ve sendikayla durumu değerlendirmek üzere toplantı yaptık. Bazı arkadaşların işe giriş evrakları verildiği halde sigortaları yapılmamış, Serbest Bölge’ye giriş kartları çıkarılmamıştı. Serbest Bölge girişinde keyfi olarak servisten indirilerek saat 13:30’a kadar sıcağın altında bekletildik. Amaç Ağartıoğlu örgütlülüğüne darbe vurmaktı.

Bölgedeki anti-demokratik uygulamaları protesto etmek için sabah saat 08.00’de servislerden inerek, direnişteki 19 arkadaşımızla beraber Serbest Bölge önündeki barikatı aşarak yürüyüşe geçtik. 9 yıl sonra Serbest Bölge’de işçi sınıfı kendi sınıf kardeşlerinin yürüyüşünü izliyor, sloganlarını duyuyordu. “Susma sustukça sıra size geldi!”, “Sendika hakkımız söke söke alırız!”, “Birlik, mücadele, zafer!” sloganlarıyla tüm fabrikalardan alkış sesleri arasında Ağartıoğlu fabrikası önüne gittik ve oturma eylemine başladık.

Daha sonra polis ekipleri geldi, “dağılın, buradan gidin” dediler. Arkadaşlarımızı gözaltına almaya kalkıştılar. Hep birlikte “bizleri de alın” diye tepki gösterdik. Karşılarında kararlı bir güç görünce geri adım atıp patronla görüşmeye gittiler. Sonra patronların arabaları çıkış yapmaya başladı. Sonra bizleri de toplantıya çağırdılar. İki sendika temsilcisi ve iki arkadaşımız toplantıya gitti. Toplantıda 19 arkadaşımızın Serbest Bölge dışına çıkması gerektiğini söylediler. Sonraki süreçte 11 arkadaşımız izne çıkarıldı, 20 arkadaşımız Serbest Bölge kartı yok diye Serbest Bölge’ye alınmadı. Baskılar hem içerde, hem dışarıda bekleyen arkadaşlarımız üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Amaç örgütlülüğü parçalamak, direnişi kırmaktı.

İçerdeki arkadaşlarımızdan gelen talep doğrultusunda genel bir toplantı yaptık. Toplantıda sendikacıların pasif duruşları eleştirildi. “İçeride bu kadar anti-demokratik uygulamalar sürerken neden belli kurumları harekete geçirmiyorsunuz? Örgütlenmeyi yapmadan önce herşeyi yaparız şeklindeki yaklaşımınız bugün neden yok?” şeklinde sorular yöneltildi. Ertesi gün bu gidişe dur denilmeliydi. Toplantının geneline yansıyan hava, ilk eylemin vermiş olduğu heyecan ve kararlılıkla ikinci bir eylem yapmamız gerektiği yönündeydi. İşçi komitesi ve sendika ortak toplantı yaparak ertesi gün aynı tip eylem yapma kararı aldı. Servislere binip Serbest Bölge önüne geldik. Servislere binerek propaganda-ajitasyon yapmaya başladık. Amacımız eyleme daha fazla işçi katarak çok ses getiren bir eylem yapmaktı. Servislerden indiğimizde anında toparlandık, slogan atmaya başladık. Yürüyüşle beraber silah sesi duyduk. Dönüp baktığımızda, Bölge Müdürü havaya ateş ediyordu. Birinci eylemde olduğu gibi diğer fabrikalarda çalışan arkadaşlarımız alkışlamakla kalmadılar, sloganları hep beraber atmaya başladık. Serbest Bölge’de çınlayan iş makinelerinin sesi değil işçi sınıfının sesiydi, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Fabrika önüne gittiğimizde, Serbest Bölge’deki polisler üzerimize silahlarını doğrultarak, “Siz bizi ezdiniz, burada eylem yaptınız. Biz de şimdi size yapacaklarımızı biliriz” diyerek fabrika kapılarını kapattılar. “Patron gelsin konuşma yapsın, ondan sonra siz içeri gireceksiniz” diyerek işbaşı yapmamız engellendi. Bu arada Serbest Bölge önüne işçi sınıfının dostu olan sosyalist basından dostlarımızın geldiğini öğrendik, içeri alınmamışlardı. Telefonlar durmadan çalmaya başladı. “Ne oldu yaralı var mı? Şu andaki durumunuz nasıl?” Bu arada polis baskısı da yoğunlaştı. Sendikacılar Serbest Bölge önünde bekletiliyormuş, onları da içeri bırakmamışlar. Baskılarımız sonucunda sendikacıları polis denetiminde yanımıza getirdiler. Sendikacılar ne yapacaklarını bildirerek yanımızdan ayrıldılar. Birileri onları Menemen’de noterleri dolaşarak gitmemeleri konsunda uyarmıştı.

İşveren kendi noterini getirerek tespit yaptırmaya çalıştı. Notere, anayasal suç işlendiğini, tek taraflı tespit tutanağı tutulmayacağını söylememize rağmen, Serbest Bölge karakol amirini yanına alarak tespit yapmaya çalıştı. Bizim kararlı duruşumuz karşısında karakol amiri de “Sizi alır götürürüm, isimlerinizi söyleyin” şeklinde tehditler savurdu. İşveren de kamerayla bizim görüntümüzü alıyordu.

4 Haziran günü saat 14:30’da sendikacılarla birlikte Menemen Emniyet Amiri yanımıza geldi. Sendikacıların ruhhalleri hiç iyi değildi. Bu oradaki arkadaşlarımıza da yansıdı. Birbirlerine “Ne oldu? Başkanın neden morali bozuk?” diye sormaya başladılar. Bu durum motivasyonu da etkiledi. Başkan bozuk bir ses tonuyla; “Arkadaşlar, yaptığımız toplantı sonucunda kaymakam 19 arkadaşımızın Serbest Bölge dışına çıkmalarını, diğer arkadaşların da beklemesi gerektiğini, daha sonra içeri alınacaklarını” söyledi. Biz 19 arkadaş “dışarı çıkmayacağız” dedik. Sendikacılar “dışarı çıkın, çıkmazsanız işbaşı yapacak arkadaşların da durumunu etkilenecek” dediler. Biz dışarı çıkmayı kabul ettik. Ancak onların getirdiği arabayla değil, dimdik yürüyerek çıkacağımızı söyledik. Dışarı çıktığımızda bizi bekleyen dostlarımızı görük. Onlarla kucaklaştık ve beklemeye başladık. Akşam mesai bitiminde içerdeki arkadaşlara “dışarı çıkın, yarın haber veririz” diye haber gelmiş.

Kurtuluş işçi sınıfının kendi gücünde

5 Haziran sabahı kolluk güçleri Serbest Bölge’yi adeta abluka altına almışlardı. 74 kişinin çıkışının verildiği sendikacılar tarafından söylendi. Hemen içerdeki örgütlenme komitesi direniş komitesine çevrilerek çalışmalarına başladı. İlk konuşmada kavganın başladığı, bizlerin kurtuluşunun ne Kaymakam, ne emniyet amiri, ne de sendika yönetiminin iki dudağı arasında olduğu, kurtuluşun işçi sınıfının kendi gücünde olduğu vurgulandı.

Direniş 74 kişiyle coşkulu bir şekilde başladı. Sabahları saat 08:00’de Serbest Bölge önünde servislerin bitiş saatine kadar slogan atmaya başladık. Kararlılığımız havzadaki diğer arkadaşlarda güven yarattı, motivasyonu sağladı. Mücadele çağrımız karşılık bularak hak alıcı bir sendikal örgütlenmenin önünü açtı.

Bizim yaptığımız, burjuvazinin “burası bizim kalemiz, burası bizim sömürü cennetimiz, buraya sendika giremez” vb. tehditlerine karşı bir meydan okumaydı. Bu direniş sadece Ağartıoğlu’na değil tüm işçi sınıfına aitti. Bizlerin geri adım atması, havzadaki sendikal mücadeleyi 10-15 yıl daha geri atacaktı. Bu nedenle direnişin başında şunu söyledik; bu direniş aynı zamanda havzadaki diğer işyerlerine yönelecek. Nitekim öyle oldu. Direnişin 12. gününde Güdersan Deri yetki tespitine gitti. Direnişle birlikte işçi sınıfının ayak sesleri patronların beyninde çınlamaya başladı. Sendikal örgütlülüğün önünü kesmek için, düne kadar fabrikada yemeği, suyu işçiye çok gören patronlar birbiri ardına yeni haklar vermeye başladılar. Mesai ücretlerine zam, özel sular getirtme, sigortasız işçilerin sigortsını yapma, soyunma dolapları olmayan fabrikalara soyunma dolapları yaptırtma vb. Bir sürü değişim direnişle birlikte belirgin bir şekilde görünmeye başladı. Bir takım hakları elde etmek için direnişin başlaması yetmişti.

Patronların amacı sendikal örgütlülüğün önünü kesmekti. Patronlar, direnişteki işçiler için fabrikalarında, “onların yanına gitmeyin, onlarla konuşmayın, oraya siyaset bulaşmış, oradan uzak durun” vb. şeklinde propaganda yaptılar. Tüm bunlara rağmen direnişimiz ilerliyordu. Başlangıçta evlerimizden getirdiğimiz yemekleri paylaşıyorduk. Bir süre farklı sorun ve sıkıntılar yaşanmaya başladı. “Bundan sonra ne olacak, ne yapmamız gerekir, boş durmayalım, mutlaka bir çıkış yapmamız gerekiyor” vb. sorular gündeme geldi. Sendikacılar sadece ekonomist bakışla örgütlenmeye başladıkları için bir süre sonra onların vaadettikleri gündeme geldi. İşçiler arasında “Sendika bize şunu söz vermişti, neden yerine getirmiyor?” şeklinde yaklaşımlar, huzursuzluk yaşanmaya başladı. Biz toplantılarda sendikacıların verdikleri sözleri yerine getirmeleri gerekiğini, ama bu bakışın direnişe güvensizliğe ve sonraki süreçlerde kırılmaya yolaçacağını söyledik. Sendikacılarla konuştuğumuzda, böyle sözler vermediklerini söylediler.

İşçi komitesi olarak toplanarak, ekonomik destek sunmak için söz veren sendika yönetimi ile işçi arkadaşları karşı karşıya getirdik. Bu sorunun burada çözülmesi gerektiği, yoksa bunun hem direnişe, hem de havza içerisindeki örgütlenme çalışmalarına zarar vereceğini söyledik ve sorunu çözdük. Bu arada kitlesel ziyaretler başladı. Bizi baştan beri yalnız bırakmayan sosyalist basın çalışanı dostlarımıza direnişimizin herkese açık olduğunu bürolarında ziyaret ederek söyledik. Maddi-manevi tüm yardımlar sosyalist basınla yaptığımız görüşme ve oluşturduğumuz kamuoyu sonucunda gelmeye başladı. Özellikle kitlesel ziyaretlerin, direnişin motivasyonuna, dayanışma ruhuna, inancına çok büyük katkıları oldu. Ziyaretler sonrası arkadaşlarımızın gözlerdeki ışıltıdan bu belli oluyordu.

Direniş komitesi olarak sürekli toplanarak süreci değerlendirdik. Bekleme sürecinin direnişi pasifize ettiği görüşü net şekilde ortaya çıkıyordu. Aktif eylemlere yönelme, sendikayı ortaklaştırma kararı alındı. Bu çerçevede sendikayla ortak toplantılar düzenledik. Sendika yönetimi aktif eylemlerin görüşmelere zarar vereceğini, bunun için beklememiz gerektiğini söylüyordu. Bizler bu beklemenin beraberinde erimeyi getireceğini biliyorduk. Dayanışma ruhunu geliştireceği, motivasyonu yükselteceği ve aktif eylem sürecinde bizleri sahiplenme anlamında olumlu olacağını düşünerek ailelerimizi de direnişe ortak ettik. Ve haklı da çıktık. Ailelerimizle birlikte sloganlarımız, halaylarımız Serbest Bölge’de çınlamaya başladı. Kavga büyüyecekti. Sendikacılar ve patronlar bizim kararlılığımız karşısında adeta şaşkına önmüşlerdi. Elleri ayaklarına dolaşmıştı.

Sendikacıların oyalama taktiği

Sendika yönetiminin ailelerimize hoş geldin konuşması yaparak meşru mücadelemizi anlatmasını bekliyorduk. Onlar bu durum karşısında şaşkındılar. Adeta kaçar gibi direniş alanını terkederek İzmir’e gittiler. Ailelerimizden eleştiriler gelmeye başladı, “Birlikte hareket ettiğiniz sendikacılarınız bunlar mı? Bizlere bir hoş geldiniz demeyen insanlardan ne beklenir? Bunlara güvenmeyin” vb.

Bir gün genel başkan vekili Musa Servi gelerek, ailelerimizin yanında muğlak ve güven vermeyen bir konuşma yaptı. Bu konuşma sonrasında ailelerimizden sürekli bizlere eleştiri gelmeye başladı. Bunun üzerine direniş komitesi olarak toplandık, direnişi semtle buluşturma noktasında bir etkinlik yapma kararı aldık. Sendikayla bu konuyu görüştük. Etkinlikten maddi beklentimiz olmadığını, dayanışmayı güçlendirme amacıyla bu etkinliği yapmak istediğimizi belirttik. Sendika yönetimi şiddetle karşı çıktı. Biz bunun nihai kararımız olduğunu, tertip komitesi oluşturarak hukuksal prosedürü yerine getireceğimizi belirttik ve etkinliğimizi yaptık.

Sendika yönetiminin bizleri oyalayan taktiklerini sonraki süreçte de devam etti. Örgütlülüğe önem vermesi gerekirken, tam tersini yaparak işçileri beklemeciliğe sürükledi. Direnişte sorunlar büyümeğe başladı. Sendikacılar direnişi unuttular, bizimle artık ilgilenmiyorlardı. Ama bizler geçmiş deneyimlerden direnişin sadece sendikanın inisiyatifiyle sınırlı kalmaması gerektiğini biliyorduk. Direnişin tamamen işçilerin inisiyatifinde olması gerektiğini düşündük ve direnişimiz son güne kadar bu şekilde sürdü.

Sendika yönetimi bu direnişin kendiliğinden bitmeyeceğini anlamıştı. Daha önce yönetimin bize yaptığı “30 arkadaşı işe alalım, diğerlerinin tazminatını ödeyelim” önerisini reddederek şunu söylemiştik, “Ya hep beraber ya hiçbirimiz!” Toplantılarda işçi arkadaşların tutumu anlamlıydı. 17/2’den atılan arkadaşlar 19 arkadaşı işe aldırmak için eylem yaptıklarını vurguluyorlardı. Patronla görüşmelerinde 30 kişiyi aldırabileceklerini, ancak bunun yolunun tüm arkadaşların ortak hareket etmelerinden geçtiğini belirtiyorlardı. Sendika yönetimi ise bir taraftan manevi baskı uyguluyor, bir taraftan da maddi kaygıları öne çıkartıp besliyordu. Tam bir oyun oynuyordu. Maddi kaygılar karşılığını üretirse, mevcut birlik ve dayanışma ruhunun parçalanacağını ve direnişin son bulacağını biliyordu.

Direnişe devam mı, tamam mı? sorusu sorulduğunda, öncü işçilerden “Asla teslim olmak yok, uzlaşma yok, kavgaya devam” yanıtı geldi. Ancak Musa Servi bu şekilde karar alınmayacağını, demokratik (!) bir şekilde oylama yapılması gerektiğini söyledi. Oylama sonucunda bitsin diyenlerin çoğunlukta olması üzerine, bundan sonra görüşmelerin devam edeceği açıklaması yapıldı. Daha sonra direniş yerine geldiklerinde, patronun 30 kişiyi alacağı, diğer arkadaşların kıdem ve ihbar tazminatının ödeneceği söylendi.

Biz öncü işçiler olarak olaya salt ekonomik temelde yaklaşmadığımızı, sendikacıların “demokratik oylama” vb. söylemlerle oyun oynadığını, bunun ücret sendikacılığı olduğunu sendika yönetimine söyledik. Bu teslimiyetçi, uzlaşmacı tutumun mahkum edileceğini, yaptıklarının yanlarına kalmayacağını, Türkiye işçi sınıfının bu anlayışlardan bir gün mutlaka hesap soracağını yüzlerine söyledik.

Ağartıoğlu direnişi özelde kendi fabrikasında zaferle sonuçlanmamış olabilir, ancak başta da söylediğimiz gibi, bu başkaldırı sadece Ağartıoğlu patronuna değil tüm patronlara karşıdır. Bizler için önemli olanın sınıfın kazanımıdır. Güdersan, Deri 2000, Se-Sa Deri’de sendikal örgütlülük başlamıştır. Yetki tespitleriyle de bu ortadadır. Verilen bu mücadeleye sendikal bürokrasinin örgütlenme anlamında bir katkısı olmamıştır. Bu başarı Serbest Bölge işçilerinin ve sosyalist basınındır.

Selam olsun Türkiye işçi sınıfına!

Ağartıoğlu Direniş Komitesi’nden bir işçi/İzmir



Ağartıoğlu direnişi üzerine...

Menemen Deri Serbest Bölge’de sendikalaştıkları için işten atılan Ağartıoğlu işçilerinin 94 gündür sürdürdükleri direniş sona erdi. Deri-İş ile Ağartıoğlu işvereni arasında yapılan anlaşma uyarınca atılan 30 işçi geri alıncak, geri kalan işçilerin ise ihbar ve kıdem tazminatı ödenecek.

3 ayı bulan uzun bir direnişin ardından varılan anlaşma bir zafer değil. Ancak kazanımı sadece işe geri dönme olarak ele almayacaksak, bu direnişin Menemen Serbest Bölge’ye kattığı çok şey olduğu da görülecektir. Ağartıoğlu işçilerin en büyük dezavantajı, Çiğli Organize’de aynı isim altında aynı işverene ait bir başka Ağartıoğlu fabrikasının olmasıydı. Sendika üyeliğinde çoğunluk sağlanmadan yaşanan bu çıkış fabrikanın üretime devam etmesinin önünü kesemedi.

Serbest Bölge’nin yerleşim yerinden oldukça uzak olması, sınıf dayanışmasınn örgütlenmesi bakımından ciddi zorluklar yarattı. Sendikanın da sınıf dayanışmasını güçlendirmek ve sonuç alıcı eylemler örgütlemek için ciddi bir çabası olmadı. Ancak Ağartıoğlu direnişi, sendikanın Menemen Serbest Bölgesi’ne girebilmesi için bir basamak oldu.

Direnişçi işçilerin ekonomik ihtiyaçlarının karşılanamaması, eylemin pasif bekleme biçiminde sürmesi ve işçilerin birlikte davranma konusundaki zayıflığı direnişin sonraki akıbetini belirledi. Direnişin somut bir kazanımla sonuçlanması gerekiyordu. Ancak direnişin kazanımla sonuçlanma imkanlarının zayıflaması ve pasif bekleyiş işçileri umutsuzluğa sürükledi. Bir yerden sonra işçiler için ekonomik kaygıların ağır basması direnişin bitişini koşulladı.

Her ne kadar direniş sınırlı bir kazanımla sonuçlansa bile, asıl görev ve sorumluluk Ağartıoğlu işçilerinin yarattığı mevziden ilerleyerek sendikalı olan deri işçilerinin omuzlarındadır. Bugün sendikanın oyalayıcı, geçiştirici ve kazanımdan uzak uzlaşmacı tutumu, serbest bölgeye ilk defa giren sendikanın kalıcılaşmasının önündeki en büyük engel olacaktır. Sendika serbest bölgeye deri işçilerinin mücadelesiyle girmiştir ve kalacaksa yine deri işçilerinin mücadelesiyle kalacaktır.

Ancak böylesi bir mücadele sendikayı deri işçilerinin elinde kapitalistlere karşı haklarını savunan ve yeni hakların kazanılmasını sağlayan güçlü bir silaha dönüşebilir. Tersi, işçilerde güvensizlik yaratmaktan başka bir sonuç yaratmaz. Bundaki en büyük sorumluluk da İzmir’i örgütlenmek için pilot bölge seçen Deri-İş Sendikası’na ait olacaktır.

SY Kızıl Bayrak/İzmir



Ağartıoğlu direnişi sendikalaşma
mücadelesinde kıvılcımı çaktı!

Ağartıoğlu direnişi sadece Ağartıoğlu işçilerinin direnişi değil, tüm deri işçilerinin daha iyi koşullarda çalışıp emeklerinin karşılığını almalarını sağlamak için atılan bir ilk adımdı. Yıllardır sömürülen işçiler artık bu gidişe dur diyebilmek için örgütlenmenin gerektiğine karar verdiler. Bir süre gizlice sürdürülen sendikalaşma eksenli örgütlenme çalışması Mayıs ayında açığa çıktı.

İşverenin sendikal örgütlenme yapıldığını öğrenmesi, yanı sıra çalışmaların ciddiyetindeki bazı boşluklar, hazırlığımızı açığa çıkardı. Ardından örgütlenmenin sürükleyicisi olarak tahmin edilen işçiler, belli ararlıklarla işten atılmaya başlandı. İşten çıkarılan 21 kişinin çıkarılma nedeni olarak iş yasasının 13. maddesi gösterildi. İşçiler çıkışları imzalamadılar. Böylece Ağartıoğlu direnişi başlamış oldu. Sendika bu aşamada devreye girdi. Atılan işçiler dışarıda direnişi sürdürürken, çalışan sendika üyesi işçiler de içerde iş yavaşlatma eylemine başladılar.

İşveren üretimdeki boşluğu kapatmak için çevre il ve ilçelerden işçi alımına başladı. İlk etapta işten çıkarılan ve organizenin kapısında direnişte olan 21 arkadaşına destek vermek için Ağartıoğlu’nda çalışan sendika üyesi diğer işçiler de gümrük kapısında servis araçlarından inip toplu olarak eyleme başladılar. Böylece organizede çalışan diğer işçilerin örgütlenmesi için seslerini duyurmaya çalıştılar.

Topluca fabrika önlerine gelen işçilerden çalışanlar, mesai saati başlamadan işbaşı yapmak için fabrikaya girmek istediler. Ancak önce fabrika güvenliği daha sonra da güvenlik güçleri tarafından engellendiler. İşverenin planlı olan bu davranışı, noter getirip işçilerin mesai saati içinde çalışmadığını onaylatmasıyla gün yüzüne çıktı. Böylece dışarıda işten çıkarılan 21 kişiye destek veren 100 kişi de 17/2 maddeden işten atıldı. Olayların bu seviyeye gelmesinde sendika ve komite arasındaki boşluklar, işçilerin yeterince bilinçli olmaması önemli rol oynamıştır.

Direnişte olan işçiler diğer fabrikalarda çalışan işçilerin örgütlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu direnişin ilk meyvesi de Güdersan’da çalışan işçilerin örgütlenerek sendikalı olmalarıdır. Direnişte olan işçilerin yardımıyla herhangi bir hata yapılmadan işveren ve sendika arasında toplu sözleşme imzalandı. Sendika Güdersan’daki başarısından dolayı diğer fabrikalardaki örgütlenme faaliyetini hızlandırmış durumda.

Direnişteki işçiler de diğer sendika, kitle örgütü ve sol çevrelerden destek görmüştür. Direnişteki işçiler artık kaybedecek bir şeylerinin kalmadığını, çalışırken nerdeyse insanlıklarının elinden alındığını, sosyal hayat diye bir şeyleri kalmadığını belirtiyorlar. Kazansalar da kazanmasalar da aslında zaferin kendilerinde olduğunu söylüyorlar.

Tuzla’dan sonra Menemen’de de örgütlenmenin başladığı, kazansalar da kaybetseler de ilk kez kendilerini insan yerine koymayanlara başkaldırdıklarını ve kölelik sistemini sona erdirmek için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyorlar.

Ağartıoğlu Direniş Komitesi’nden bir işçi



Ünifil’de patronun
sendikasızlaştırma saldırısı

Dudullu Organize’de bulunan Ünifil Elektronik işçileri geçtiğimiz Nisan ayında Birleşik Metal-İş’e üye olmuşlardı. İşveren sendikaya itiraz etmemiş, ama TİS görüşmelerine başlandıktan sonra işçiler üzerinde baskı uygulamaya başlamıştı. Bu baskılardan bazıları sendikadan istifa ettirmeye çalışmak, yalakaları aracılığıyla işçileri tehdit etmek ve işçiler üzerinde terör estirmektir. İşveren işçiler üzerindeki terörü arttırmak için, fabrikaya bir emekli komiser, üç de ordudan emekli amir getirtmiştir.

Son bir haftadır işten çıkarma söylentisi vardı. Geçtiğimiz perşembe işçiler sendikada toplantı yapmıştı. İşveren aynı zamanda Hürriyet gazetesine ilan vererek bakımcı aradığını bildirmişti. İşçiler her an işten çıkarılma tedirginliği yaşarken, sendikanın bir şey yapmamasına tepkiliydiler. Geçen hafta sendikada yaptıkları toplantıda çay almama eylemi kararını almışlar, ancak sendikacılar işveren sözcüsüyle görüşmüş ve bunun sonucunda eylem iptal edilmişti.

Salı günü işveren sözcüsü işçileri toplayıp toplantı yaptı ve gelecek sendikasızlaştırma saldırısının sinyalini açıktan verdi. Fakat aynı gün kendisiyle görüşen baştemsilciye işten atmanın olmayacağını söyleyerek bu niyetini gizledi. Bu arada işçilerin sevip saydığı bazı işçilere para teklif etmiş, bu işçiler ise bu tutumu reddetmişler.

Patron ertesi gün sabah 4 işçiyi işten atarak bu tutumu yanıtladı. Bunun üzerine işçiler çay ve yemek almayarak protestoya başladılar. Fabrikanın önüne hemen bir panzer ve bir grup sivil polis getirterek işçileri psikolojik olarak basınç altına almayı amaçlayan işveren sözcüsüne işçiler tepki gösterdiler.

Sınıf mücadelesi tarihinin gösterdiği gibi Ünifil işçileri de yasalara takılmadan, ancak meşru haklarını kullanıp sonuna dek mücadeleyi sürdürürlerse kazanabilirler. İşten atılan arkadaşlarını geri aldırabilmeleri bunun başlangıcı olacaktır.

SY Kızıl Bayrak/Ümraniye

(Gazetemize bu haber ulaştığında Ünifil işçilerinin eylemleri hala sürüyordu...)