28 Haziran'03
Sayı: 25 (115)


  Kızıl Bayrak'tan
  Temel demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  İnsanca yaşamaya yeten asgari ücret için mücadeleye!
  Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!" talebini yükseltelim!
  Özelleştirme yağma ve talandır!
  Yolsuzluk boydan aşıyor, komisyon ancak diz boyuna ulaşmış!..
  Af isteyenler terörle susturulmaya çalışılıyor
  Diyanete değil, eğitime ve sağlığa kadro!
  Krizin faturasını kapitalistler ödesin!
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  Geçmişe sırtını dönenlerin geleceği yoktur!..
  Devlet güdümlü Sivas katliamının 10. yılı...
  Türkiye ABD askeri işgaline açıldı...
  Selanik zirvesi: Yeni saldırı kararları
  Almanya: Metal işçilerinin grevi kararlılıkla sürüyor
  Direniş, ABD'nin Irak hesaplarını boşa çıkarıyor!
  Hiçbir yere çıkmayan yol
  Avrupa'da sosyal hak gasplarına karşı mücadele sertleşiyor!
  Amerika-Taliban işbirliği yeniden başlıyor
  Kanımızı emmelerine artık izin vermeyeceğiz!
  Ücretli köleliğe ve kölelik yasasına hayır!
  Ellere var...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Deri işçileri olarak artık susmayacağız, beklemeyeceğiz...

Kanımızı emmelerine artık izin vermeyeceğiz!

Bugün çalıştığım alanı adımlarımla ölçtüm. Tamı tamına 16.5 adım. Evet doğru duydunuz. Bazen bu 16.5 adımlık yerde saatlerce çalışıyorum. Durup düşünüyorum da yaşamın hücreleştirilmesi bu olsa gerek. Bu 16.5 adımlık yerde bazen 18-19 saat çalıştığım oluyor. Öylesine sıkıştırılıyoruz ki bütün duygularımız, düşüncelerimiz dahası umutlarımız bu daracık yere hapsediliyor. Bazen daralıyorsunuz, nefes alamadığınızı, bayılacağınızı hissediyorsunuz

Ben bir deri işçisiyim. Her gün sabah 8:30’da iş başı yapıyoruz. Bir aydır her gün 17-19 saat çalışmaktayım. Gece saat 02:00’de eve geliyorum. Eve gelince ne yapıyorum sizce? Tabii ki hiçbir şey! Peki fabrikada ne yapıyorum? Yürürken uyuyan, gülerken ağlayan, sömürüle sömürüle bir deri bir kemik kalmış, cılız, açlığın ve zulmün derin izlerini vücudunun her yerinde taşıyan arkadaşlarımla bir-iki sohbet etmenin hazzını yaşıyorum. Ya da ekmeğimi, sigaramı paylaştığımda bana şaşkınlıkla bakan, her fırsatta ne kadar eli açık biri olduğumu söyleyen sınıf kardeşlerime şaşırıyorum. Oysa bunlar her insanın yapabileceği ve yapması gereken şeyler. Öyle bir hale getirilmişiz ki köle kamplarında yaşıyoruz. Sanki attığımız adıma, konuştuğumuz lafa, eve gidip gelmemize bile karışıyorlar. Hayatımızla ilgili her kararı onlar veriyorlar. Yaşamak mı bu sizce?

Öyleyse ne yapmalı? Güzel olan herşeyin yokedildiği, temiz olan herşeyin kirletildiği bir ortamda ne yapmalı? Önce 16.5 adımlık makinenin önü ve arkası dahil olmak üzere temizlik yapmaya başlamalı. Kirletilen herşeyi ortadan kaldırmakla işe başlamalı. En yakınında çalışan iş arkadaşınla başlayıp sonra tüm fabrikadaki arkadaşların gelecek güzel günlere inanmalarını sağlamakla başlamalı. İnadına paylaşmalı, gülmeli, umutlarımızı inadına yeşertmeliyiz. Dahası bir gerçeklik olarak ortada duran işçi sınıfının birleşik gücünü görmelerini sağlamalıyız. İnadına kendimize ve birbirimize olan güvenimizi sağlamlaştırmalıyız. Bir yanda binlerce işçinin çalıştığı bir organize sanayi bölgesi, diğer bir yanda binlerce işçiye hükmeden bir avuç patron! Aramızdaki fark: Onlar örgütlü, biz örgütsüzüz. Bir yanda evime nasıl ekmek götüreceğim diye düşünen insanlar, bir yanda yoksulluğumuzu arsızca artıran ve bize karşı kullanan patron takımı.

Belki bu satırları okurken kiminiz inanmakta zorlanacak, kiminiz umutsuzluğa kapılacak. Hayır! Arkadaşlar, bu yaşananlar bir gerçeklik biz bunu yaşıyoruz ve biliyoruz ki deri işçilerinin çoğu bunları yaşıyor. Ama umutsuz değiliz. Çünkü silkinmemizi, kendimize gelmemizi sağlayan bir direniş yaşanıyor bugün Menemen Deri Organize Sanayi Bölgesi’nde!

Yıllar sonra deri işçileri yaşanan sömürüye dur demek için bilinçlenip sendikalaşmaya başladılar. Sonuçta bunu duyan Ağartoğlu Deri’nin patronu 17 işçiyi işten atmaya çalışınca işçiler ayağa kalktılar. En az onlar kadar heyecanlanan bizler de bir silkinme yaşayıp, üzerimizdeki ölü toprağı ve ölüm sessizliğini atmaya başladık. Şu anda işçiler fabrikanın önünde bekliyorlar, diğer işçiler de fabrikada üretimi yavaşlatarak arkadaşlarını işe geri aldırtmaya çalışıyorlar. Her sabah gümrük tarafında (jandarma, polis vs. tarafından) durdurulup tehdit ediliyor, polis baskısıyla direnişi parçalamaya çalışıyorlar. Ama konuşabildiğimiz arkadaşlar iddialı ve kararlılar. Artık yeter diyebiliyorlar. Artık yeter!

Bizler de Tuzla Deri işçilerinden aldığımız coşkuyla, Aymasanlar’dan aldığımız derslerle sınıf kinimizi birleştirerek geleceğe daha umutla bakıyoruz. Adımlarımızı attık! Bize bu adımı attıran Ağartoğlu deri işçileri yalnız değildir. Deri fabrikalarında iş cinayetlerine kurban verdiğimiz Niyazi ve Yavuz arkadaşımızın hesabını deri işçileri er ya da geç soracaktır.

Bizler yaklaşık on yıldır deri patronları tarafından sömürülüyoruz. Ne sendika, ne sigorta, ne de insanca yaşamaya yetecek ücret alıyoruz. Deri patronlarına karşı tek silahımız birliğimizdir. Bunu Ağartoğlu deri işçileri başardı ve yolumuzu aydınlatıyor. Artık üretimden gelen gücümüzü kullanacak sendikamızda birleşecek ve bu vahşete bir son vereceğiz!

Susmayacağız! Beklemeyeceğiz!

Gündüzlerinde sömürülmediğimiz, gecelerinde aç yatmadığımız bir dünya için savaşacağız!

Ağartoğlu deri işçileri yalnız değildir!
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Bir deri işçisi/İzmir



Bizi sınıf olarak tümden köleleştirmek istiyorlar...

Tek çare devrimci sınıf mücadelesi!..

Yeni iş yasasının çıkmasıyla birlikte işçi sınıfı, Ortaçağ yaşam koşullarına doğru sürükleniyor. Yeni yasada yeralan sözleşmeli işçi kavramı işçilerin 12 saat çalıştırılması, hatta iş olduğu koşullarda bu saatin daha da uzatılması anlamına geliyor. Bu, işçi sınıfının yabancısı olmadığı bir durum. Hele tekstil işçilerini düşünürsek... Ünlü Fransız cezaevi kolonilerinde kürek mahkumları bile 24 saat aralıksız çalıştırılmamıştır. Bu maddeyi sermaye ve onların uşaklarından oluşan bilim kurulu “mevsimlik işçi” olarak adlandırıyorlar. Mevsimlik çalışan işçiler mayıs ayından ekim ayına kadar sözleşme yapıyor. Bu aylar da yaz mevsimine denk geliyor. Bununla aynı zamanda işçi sınıfının daha çok politikleşmesinin, sosyalleşmesinin, kültürel olarak gelişebilmesinin bir olanağı olan şenlik, festival vb. türü etkinliklere katılmı da engellemek istiyorlar. Çünkü bu tür etkinlikler daha çok yaz aylarında yapılır. Doğal olarak en az 12 saat çalışan bir işçinin bu tarz etkinliklere katılması imkansız hale gelir. Bu da işçinin makineden farksız bir hale gelmesini sağlar, istenen de zaten budur aynı zamanda.

Fabrikalarda kullanılan teknolojiye baktığımızda üretimi kolaylaştırmak, işçinin yorulmasını engellemek yerine tam tersi sonuçlar ortaya çıkıyor. Örneğin metal fabrikalarında çok sık kullanılan CNC tezgahları en az 10 işçinin yaptığı işi daha kısa zamanda bitiriyor. Bu makinelerde normalde bir işçi 7,5 ya da 9 saat çalışması gerekirken, günde 12 saatin üstünde, üstelik birden fazla makinede çalıştırılıyor. Oysa ki bilim adamları teknolojiyi insanların daha rahat yaşayabilmesi, üretimde bedensel yorgunluğu daha azaltmak için geliştiriyorlar. Ancak üretim ilişkilerinde kapitalizm belirleyici olduğundan, teknoloji de sermaye sınıfının lehine kullanılıyor ve onun karını azamileştirmeye yarıyor.

Sermaye sınıfı yoğun çalışma saatleriyle kendi çıkarını düşünmektedir. Doğal olarak işçi sağlığı onlar için önemli değildir. Birkaç ay önce Esenyurt’ta Okey fabrikasında üç işçinin ölümü ve son günlerde İzmir’de ölen 3 deri işçisi bunun bir kanıtıdır.

İşçi çalışmaya başladığı andan itibaren kaslarında ve beyninde varolan enerjiyi, iş gücünü çalışma süresince harcar. Patronlar işgücünü tükenmez bir enerji zannederler. Oysa işgücü bir süre sonra tükenir. Biz buna yorgunluk diyoruz, patronlar ise tembellik...

Yorgunluğun bir dizi sonuçları vardır. Yorulan insanın dikkati dağılır, kaza riski artar, hepsinden önemlisi de, uzun vadede üstüste binen yorgunluklar bir mum gibi insanı eritip tüketir. Sağlığı bozulur, yaşam süresi kısalır. 18 ve 19. yüzyıllarda fabrikalarda, madenlerde çalışma süresinin günlük 16-18 saat olduğu dönemlerde bir işçinin ortalama ömrü 40-45 yıl olmuştur.

İşçi sınıfı, çalışma saatini kısaltmak için yıllardır mücadele veriyor. Bu mücadelede büyük bedeller ödendi. Bu bedeller sonucunda kazandığı “8 saatlik işgünü” talebi son kölelik yasasıyla tarihe karıştı. Bu, işçi sınıfının mücadelesinde geleceği belirleyecek bir noktadır. Sadece Türkiye işçi sınıfına değil bütün dünya işçi sınıfına yapılan bu genel ve kapsamlı saldırılara karşı işçi sınıfı yeni taleplerle mücadeleye atılmalıdır. Kısmen bunun başlangıcı olarak Avrupa’da “35 saatlik çalışma haftası” talebi ile Almanya’da demir, çelik, elektronik işkolunda çalışan işçiler grev başlatmış ve daha şimdiden önemli bir mesafe almış durumdalar.

İşçi sınıfı aşağıdaki taleplerle mücadeleye katılmadığı koşullarda, bırakalım gaspedilmiş haklarımızı geri kazanmayı, daha ağır koşullarda çalışmaya mahkum edilecektir. İşçi sınıfı haklı taleplerini kazanmak için 15-16 Haziran ruhunu kuşanmalıdır.

* 7 saatlik iş günü, 35 saatlik çalışama haftası!
* Kesintisiz iki günlük hafta tatili, 6 haftalık yıllık ücretli izin!
* İnsanca yaşamaya yeten vergiden muaf asgari ücret!
* Eşit işe eşit ücret!
* Her türlü fazla mesai yasaklansın!
* Kadın işçilerin kadın, ana ve çocuk sağlığına zararlı işlerde çalıştırılması yasaklansın!
* 14 yaşından küçük çocukların çalıştırılması yasaklansın!
* Esnek üretim, pirim, parça başı, akord vs. çalışma sistemleri ve taşeronlaştırma yasaklansın!

Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!
Yaşasın devrim ve sosyalizm!

M. Salih/İzmir



Sefaköy’de BDSP afişlemesi

21 Haziran Cumartesi günü afişlerimizle sokakları donatmak üzere yola çıktık. Güzergahımız İkitelli Sanayi Bölgesi, ardından İkitelli Köyü, Güneşli, İnönü Mahallesi ve Sefaköy olacaktı. Plan dahilinde afiş çalışmamıza başladık. “Kölelik yasası iptal edilsin!”, “Özelleştirmeler durdurulsun!”, “Herkese iş tüm çalışanlara iş güvencesi!”, “7 saatlik işgünü 35 saatlik çalışma haftası!” şiarlarının yazılı olduğu BDSP imzalı afişleri İkitelli’de yoğun bir şekilde yaptık. Zaman zaman yoldan geçen insanlar bize afişlerle ilgili sorular yöneltti, biz de durup onları yanıtladık. Arabalar yanımızdan geçerken yavaşlıyor, şiarlarımızı okuyup öyle geçiyordu. İkitelli Köyü’nden çıktığımızda 150’ye yakın afişi tüketmiştik bile. Son hedefimiz olan Sefaköy’de de afişlerimizi yaparak çalışmamızı tatlı bir yorgunlukla bitirdik. 250’den fazla afişi tükettik. İşçi ve emekçileri son saldırılar karşısında bir nebze olsun uyarabilmişsek ne mutlu bize.

BDSP çalışanları/Sefaköy