28 Haziran'03
Sayı: 25 (115)


  Kızıl Bayrak'tan
  Temel demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyi yükseltelim!
  İnsanca yaşamaya yeten asgari ücret için mücadeleye!
  Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!" talebini yükseltelim!
  Özelleştirme yağma ve talandır!
  Yolsuzluk boydan aşıyor, komisyon ancak diz boyuna ulaşmış!..
  Af isteyenler terörle susturulmaya çalışılıyor
  Diyanete değil, eğitime ve sağlığa kadro!
  Krizin faturasını kapitalistler ödesin!
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  Geçmişe sırtını dönenlerin geleceği yoktur!..
  Devlet güdümlü Sivas katliamının 10. yılı...
  Türkiye ABD askeri işgaline açıldı...
  Selanik zirvesi: Yeni saldırı kararları
  Almanya: Metal işçilerinin grevi kararlılıkla sürüyor
  Direniş, ABD'nin Irak hesaplarını boşa çıkarıyor!
  Hiçbir yere çıkmayan yol
  Avrupa'da sosyal hak gasplarına karşı mücadele sertleşiyor!
  Amerika-Taliban işbirliği yeniden başlıyor
  Kanımızı emmelerine artık izin vermeyeceğiz!
  Ücretli köleliğe ve kölelik yasasına hayır!
  Ellere var...
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devlet güdümlü Sivas Katliamı’nın 10. yılı...

Karanlığa meşale olanlar,
küllerinden yeniden doğarlar!

2 Temmuz Sivas katliamının üstünden tam on yıl geçti. On yıldır Sivas’ta yakılan ateşin dumanları tütmeye devam ediyor. Sivas’taki yangının dumanları, 19 Aralık 2000’de zindanlardan yükselen dumanlara karıştı. Küllenmeye bırakılan acılarımız daha da arttı, öfkemiz daha da keskinleşti.

Sivas’ta katledilenler bu ülkenin ilerici aydın ve sanatçılarıydı.

Yakılan insan etiydi.

Ama asıl yakılmak ve yok edilmek istenen şey, milyonlarca insanın daha iyi bir geleceğe, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya olan özlemleriydi. 35 insanın şahsında yok edilmek istenen zulme, baskıya, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı verilen kavgaydı.

Yakılmak istenen umut dolu şiirler, kardeşlik türküleriydi.

Semah dönen yaşama sevinci, ezilen ve sömürülenlere direnç aşılayan kültürdü yakılmak istenen.

Bin yıllara dayanan bir korkudur onlarınki. Bin yıllara dayanan bir kanlı miras! Korktukça yakıyor, yıkıyor ve katlediyorlar.

2 Temmuz 1993’te 35 insanımızı yakan zorbalar, kokuşmuş düzenlerine muhalif olanların yüreğine korku salarak düzenlerini korumayı amaçlıyorlardı.

Ama unuttukları bir şey var: Hiçbir ateşin gücü, küllerinden yeniden doğmayı öğrenenleri yok etmeye yetmez! Kanla yazılan tarih silinmez!

Sivas’tan sonra yine semahlar dönülüyor, yine şiirler yazılıyor. Türkülerimiz dilden dile dolaşıyor yine. Kavgamız yine sürüyor.

Ateşte sınanan dizeler, bu dizeleri yazanlar gelecekte yaşamaya devam edecek; bu kavga er ya da geç, ateşte sınana sınana öğrenenlerin yengisiyle sonuçlanacak.

Ya sokaklarda karanlık gezdirenler, saltanatlarını zulme ve baskıya borçlu olan asalaklar… Hesap vermekten kurtulabilecekler mi? Geleceğe güvenle bakabilecekler mi? Bir geleceği var mı onların? Bir geleceği olabilir mi, insan eti yiyerek yaşayan çağdaş yüzlü barbarların?

Kendi karanlıklarında boğulacaklar!

Dördüncüsü yapılan Pir Sultan Abdal şenliklerine katılmak için Sivas’a giden aydın ve sanatçılardan 35!, hazırlıkları en ince ayrıntısına kadar günler öncesinden planlanmış vahşi bir katliamda hayatlarını yitirdi, onlarcası ağır şekilde yaralandı. Şans eseri katliamdan kurtulan bazı aydın ve sanatçılar, gerici güruhu seyreden, seyretmekle kalmayıp onlara yardımcı olan asker ve polislerin bu tutumuna bakıp, “o gün Sivas’ta devlet yoktu” talihsiz tespitinde bulundular. Bu tespitinin ne kadar isabetsiz olduğu, olaylar esnasında ve sonrasında yaşanan olgularla daha bir kesinlik kazandı. Onların göremediği, saatlerce yardım beklediği devlet, o gün orada, tetikçi artıklarının arkasındaydı.

O gün Sivas’ta devlete rağmen değil, bizzat devletin gözetiminde bir katliam yaşandı. Gerici örgütler günler öncesinden katliam çağrısı yapan bildiriler dağıtırken devlet oradaydı ve olacaklardan haberli idi. Gerici yerel basın Aziz Nesin’i ve PSA şenliklerini hedef gösteren kışkırtıcı yayınlar yaparken devlet oradaydı. Kur’an kurslarından devşirme bir kısmı çevre illerden getirilmiş çoğu çocuk yaştaki gösterici güruhu saldırılara başlarken devlet orada, görevinin başındaydı. Öğlen saatlerinde gösterilerle başlayıp etkinliklere saldırılarla süren, 7-8 saat sonra Madımak Oteli’nin ateşe verilmesiyle doruğuna çıkan olaylar yaşanırken polisiyle, askeriyle, resmi ve sivil tüm güçleriyle devlet oradaydı. Tüm devlet yetkilileri, çevre illerin valilikleri ve emniyet güçleri olaydan haberliydi.

* Olaylar adım adım tırmanırken, en üst kademesine kadar devlet yetkilileri (Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ve diğerleri) gelişmelerden an be an haberdar edilmişlerdi. Fakat nedense talep edilen yardım gelmediği gibi, orada bulunan kolluk kuvvetlerine gösterici güruha karşı güç kullanılmaması talimatı verilmişti.

* O gün devletin tepesindeki en yetkili kişi olan ve ‘80 öncesinde “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” sözü hafızalara kazınan Demirel, yardım isteyen Sivas valisini arayarak “halkla (halk dediği Madımak Oteli’ni saran gerici takımıydı!) polisi karşı karşıya getirme” emrini bizzat veren kişidir.

* Emrinde 6 bin asker bulunan tugay komutanı, yardım taleplerine, otel ateşe verilmeden bir saat kadar önce 30-40 acemi asker göndererek güya yanıt vermiştir. Gönderdiği bu askerleri de kalabalığın arkasında konumlandırmış ve hiçbir şekilde olaylara müdahale ettirmemiştir. Buradaki çok bilinçli ve kasıtlı tutum yeterince açıktır. Görgü tanıkları, tugay komutanının kendisinin ise olayları bir hastane bahçesinden izlemekle yetindiğini söylüyorlar.

* Tanıkların anlatımına göre, kentin hiçbir yerinde kaldırım çalışmasına rastlanmazken, o günlerde yalnızca otelin etrafındaki sokaklarda yığınlar halinde kaldırım taşları vardır. Bu taşlar oteli taşlamak için önden hazırlanmıştır.

* Sözde kalabalığı yatıştırmak için bir konuşma yapmak üzere otel önüne getirilen RP’li Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, “Bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. Şunların ruhuna el fatiha” diyerek kıvılcımı çakmıştır. Bu şahıs olayları perde arkasında yönlendiren baş provokatörlerden biri olarak, yargılanmamıştır bile.

* Kalabalığı dağıtmak için cop kullanmak gerekir diyen bazı kolluk yetkilileri daha üstten gelen bir emirle engellenmiştir.

* Yangını söndürmek için gelen itfaiye, otel yanıp tutuştuktan sonra harekete geçirilmiştir.

* Katliamın ardından Başbakan Çiller’in yaptığı açıklama neyin kaygısının duyulduğunun ibret verici bir belgesidir: “Çok şükür, otelin dışındaki vatandaşlarımızın burnu bile kanamamıştır”! 35 cana karşılık gerici gürühtan kimsenin burnunun kanamamış olmasından duyulan sevinç asıl suçluları ele vermiyor mu?

* Olaylar olup bittikten, vahşet tablosu bütün yakıcılığıyla ortaya çıktıktan sonra bile katilleri koruma, olayı çarpıtma ve asıl failleri gizleme ve suçu katledilenlerin üstüne atma pişkinliği resmi ve gayri resmi açıklamalarla sürdü. Yangına kibrit çakanlardan biri de, “halkın vicdanına, dinine karşı sözler söylenmiş, onun için yapılmış” diyen muhalefet partisi ANAP’ın Genel Başkanı Mesut Yılmaz’dı.

* Tetikçi medya ertesi gün sayfalarına aynı içerikte manşetler attı: “Sivas’ta Aziz Nesin İsyanı: 35 Ölü” (Hürriyet), “Kanlı Cuma: Aziz Nesin’i protesto gösterileri katliama dönüştü...” (Sabah), “Sivas’ta Kanlı İsyan” (Milliyet). İki-üç gün sonra ise, bu kez gerici bir takım isimleri hedef olarak gösteren tekelci medya, bir taraftan da güvenlik güçlerinin Aziz Nesin’i nasıl kurtardığı yalanlarıyla sayfalarını süslüyordu. Oysa, daha sonra Lütfi Kaleli, itfaiye erlerinin “hayvan o, öldürün onu” diyerek Aziz Nesin’i aşağıda bekleyen gözü dönmüş kalabalığın içine attığını, aralarında polislerin de bulunduğu kişilerce hırpalanan Aziz Nesin’in canını zor bela kurtardığını açıkladı.

* Bazı yaralılarda ölü katılığı oluşmadığı, vücutları hala soğumadığı halde saatlerce müdahale edilmedi. Bazıları ise ölüp ölmediği doğru dürüst kontrol edilmeden ölenlerle birlikte morga kaldırıldı. Daha sonra hayata döndürülen öykücü-yazar Lütfiye Aydın bunlardan biridir.

* Açılan göstermelik davada yargılananlara yine göstermelik olarak verilen cezalar, her kanlı katliamda olduğu gibi katillerin değil, katliamın mağdurlarının suçlu ilan edilerek yargılanmak istenmesi, Madımak Oteli’nden yükselen dumanların arkasında saklanmak istenen asıl suçlunun kim olduğunu gösteriyor.

* Suçlu diye mahkemeye çıkarılanların büyük bir çoğunluğu kısa zamanda serbest bırakıldı. Olayın baş tahrikçisi ilan edilenlerin bir kısmı yakalanamadı.

Katledenler el birliğiyle olayları alevi-sunni çatışması, Aziz Nesin’in neden olduğu bir provokasyon olarak göstermeye çalıştılar. Bu konuda tekelci medyaya ve onun kaşarlanmış sözcülerinin payına son kurşunu sıkmak düştü:

“‘Düşünce hürriyeti etiketi’ altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas’ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatli bir şekilde değerlendirmek zorundadır. ‘Şeriat ayaklandı’ deyip işin içinden çıkmak isteyenler, olay sırasında çekilen fotoğrafları dikkatle incelemelidirler. O fotoğraflarda neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağının taşındığının ciddi bir tahlilini yapmalıdırlar. Çünkü olayın boyutu, sandığımızdan büyük; sebepleri sandığımızdan derindir. Ama bir gün tarih yazıldığı zaman, bu katliamı gerçekleştirenler kadar, buna psikolojik zemin hazırlayan insanlar da sorumlu tutulacaktır. Bu, elinde benzinle otel lobisini yakan için de geçerlidir, ne yazık ki, Aziz Nesin için de…” Ertuğrul Özlük (Hürriyet, 4 Temmuz 93)
Tıpkı Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi, elbette eli kanlı yobaz gericiler ve faşist beslemeler bu katliamda da rol aldılar. Ama onlara verilen rol, ellerine tutuşturulan tetiğe basmaktan, kibriti çakmaktan daha fazlası değil. Emri verenler, gericilerin eline silah tutuşturanlar, bir kaç yıl sonra bu kez bizzat kendi elleriyle 26 Eylül 1999Ulucanlar’da 10, 19 Aralık 2000’de ise 28 devrimci tutsağı katliamdan geçirip diri diri yakarak icraatlarını sürdürdüler.

Yakanların, katleden canilerin ve onlara alkış tutanların değil, yakılan ve katledilen mazlumların, muhalif insanların suçlu ilan edilmesi daha ne kadar sürecek?

Pir Sultan, bir şiirinde “kalsın benim davam, divana kalsın” der. Onun “ulu divan” dediği Tanrı katındaki hesaplaşmadır. Çağ değişti, koşullar değişti, sömürücü zorbalar kılık, kimlik değiştirdi. Mülkiyetlerine mülkiyet, güçlerine güç kattılar. Ama azgınca sömürülen milyonlar açısından değişen çok az şey var. Yine baskı, yine sefalet, yine katliam… Yüzyıllardır biriken bu “dava”ların hesabı görülmedikçe emekçilerin yaşamında fazla bir şey değişmeyecek. Ve davacılar, bin yıllardır biriken hesaplaşmayı kazanmak için sömürücü katil zorbalardan daha bilinçli, daha örgütlü ve daha cesur olmak zorundadırlar.

Her yangının ardından kalan acı bir derstir bu.

(İşçi Kültür Evi Bülteni Temmuz 4. sayısından alınmıştır...)



Bizi asıl yakan şey nedir?

Sivas’ta bizi asıl yakan şey; ne şenliklerin burada yapılmasıydı ne de Aziz Nesin. Gerçek neden devlet bilincimizin bulanması, zaafa uğramasıydı. Bir an için olsun devletin sınıfsal özünü gözardı ederseniz, onun bir sömürü, talan ve soygun aracı olduğu gerçeğini görmezden gelirseniz, hakim sınıfın hakimiyetini sürdürme aygıtı olduğu gerçeğini bir yana bırakırsanız, onun; ordu, polis, mahkeme, milis, tank, top, benzin, üniforma’dan mürekkep bir organizasyon olduğunu unutursanız, (bir an için bile olsa) işte böyle yanarsınız. Sivas’ta bizi asıl yakan şey budur, bu gaflettir. Şehitlerimizin anısına bu gerçeği görelim.

Bu etkinlikleri düzenlerken, önceki yıllarda olduğu gibi, devleti bu işe fazla karıştırmama, olabildiğince ona uzak durma, ama olanaklarından da yararlanma gibi bir bakışımız vardı. “Olanaklardan Yararlanma” faydacılığı sonuçta götürdü bu işi devletle birlikte şenlik düzenleme batağına batırdı. Kültür Bakanlığı kırk milyon lira nakit katkı sağladı. Programa göre Bakan (Fikri Sağlar) konuşacak, Ozanlar Anıtı’nın açılışını yapacaktı. Sivas Valisi konuşacaktı. İl Kültür Müdürü Tertip Komitesi Üyesiydi, devletin mekanlarını kullanıyorduk. Buruciye Medresesi, Kültür Merkezi, Kapalı Spor Salonu emrimizdeydi. Daha n’olsundu? Gericiler saldıracak olursa, devletin polisi ve jandarması da bizi korurdu. Madem ki, biz yasalar çerçevesinde, yasal, legal, meşru ve haklı bir zeminde bir şenlik düzenliyoruz, üstelik bunu devletle birlikte düzenliyoruz, bunun nizamını sağlamak, güvenliğini almak da devlete düşmez mi? Devletin böyle bir görevi yok mu? Devletimiz bunun için var değil mi? Üstelik, sağcı bir partiyle “sol” (SHP) bir parti hükümet ortağı değil mi? Kültür Bakanımız bu “sol” partiden değil mi? Sivas Valimiz hükümetin bu kanadının atadığı, Başbakan Yardımcımız’ın eski bir danışmanı değil mi? Bir olumsuzluk olsa bile, hükümetin bu kanadı öncelikle imdadımıza yetişmez mi? Öyleyse ne gerek var endişelenmeye, kuşkulanıp korkmaya?… Haydi şenliğe gidelim.

Bir şeyi unuttuk, önemli bir şeyi: Bizler muhalifiz. Emekten, emekçiden, halktan yanayız. Barışı, demokrasiyi, insan halklarını, kardeşliği, laikliği, özgürlüğü istiyoruz. Sömürüye, soyguna, talana karşıyız. Emperyalizme, kapitalizme, faşizme karşıyız. İşkenceyi, zulmü, sokak infazlarını, faili meçhulleri istemiyoruz. Doğudaki o haksız ve kanlı savaşı istemiyoruz. Kürtler’le Türkler kardeştir, Aleviler’le Sunniler kardeştir diyoruz.

Peki devlet neyin devleti, devlet ne için devlet? Bizim istediklerimizi önlemek için var. Tarih boyunca hep böyle olmamış mı? Devletin varlık nedeni hep buna dayanmamış mı? İşte bu gerçeği bir an için bile olsa gözardı ederseniz, polis, jandarma, asker, savcı, vali, belediye başkanı, itfaiye eri, encümen üyesi, SSK doktoru, gazeteci, hizbullahçı-kafatasçı, şeriatçı vs. hepsi birlikte el ele verir, hükümetin “sol” kanadını da kafaya alır, benzin döker yakarlar. Ah devlet bilincimiz, ah!…

Ne var ki, hiç bir ah çekişimiz şehitlerimizi geri getirmiyor…

(2 Temmuz Sivas katliamında sağ olarak kurtulan
öykücü-yazar Ali Balkız’ın değerlendirmesinden...)



“Ağlama, gülme, ama anla…”

Artıdeğere el koyucular, Sivas’ta yeni bir yöntem denedi. İnsanla bütünleşmenin küçük bir örneğini vermeye hazırlanan sanatçıları yazıyla… yasakla önlemedi. Elini ateşe sokmadı. Din elden gidiyor diye halkı sanatçının önüne çıkardı. Bütün hayatı boyunca onlar için mücadele eden Asım Bezirci’leri onlara katlettirdi.

Onlar şeriat istiyordu. Sivas’a gelen sanatçılar yakılması gereken şeytanlardı. Böylece Sivas’ta, sermayecilerin hazırladığı ring’te Türkiye’nin şeytanları ağır darbe yedi.

Bu halk adam olmazdı. Bu duygu pekiştirildi. Şimdi gözdağı veriliyor. Dikkat edin, Sivas’ın yüz misli yumruğu İstanbul’da yersiniz deniyor.

Böyle bir dönemde… ölülerimiz gömülürken… yaralılarımız hastanelerde acı çekerken… biz sağ kalanlar utanırken söylemek zor… şunu bilmeliyiz. Spinoza şöyle der: “Ağlama, gülme, ama anla”

(Cengiz Gündoğdu, katliamdan sağ kurulan
eleştirmen-yazar, sy. 234)



“Ve kıyımı gördüm”

O gün geldi.. Ve ateşi gördüm. Ve kıyımı gördüm. Ve onlar israfil borularını çaldılar kıyamet adına. Ve cehennem indirildi dar, bağnaz kafalardan yeryüzüne. Ve onlar ki şiire, sevgiye, gündüzün ışığına, belki bir karanfile düşman… Ve yanmış cesetler gördüm, boğulmuş fidanlar… Gözlükleri halen yüzlerinde Asaf’ın, Uğur’un. Genç delikanlı, uyuyorlar. Asım Bezirci küçülmüş, ufacık bir gövde. Yasemin Özkan uyuyor, gelin… Metin Altıok şiir mi yazıyor, dalmış, belli belirsiz nefes alıyor. Ve daha niceleri…

(O gün hastanede görevli olarak bulunan Doktor Necdet Tamamoğulları’nın anlatımı, Sivas katliamı ve Şeriat, Lütfü Kaleli,
3. Basım, 1995, Alev Yay., s. 43)



KANLI ZAMBAK

onu vurdular gözümle gördüm onu
ak bir zambağa binmiş
gidiyordu

zambak dur, sana da bulaştı kan.

bir damla gözyaşından
doğurmuştu anası onu

bir avuç sevinçle
büyüttü

bir avuç hüzünle
nice zorluklar

nice ayrılıklar
ve saçlarına beyazlar
düşürerek.
onsekizindeydi
bir sevgilisi vardı

aynı mahalleden
eyüpten

henüz öpmemişti bile

konfeksiyonda
çalışırdı.

onu vurdular
gözümle gördüm onu

bir güvercin havalandı.

eyüpte, o basma
perdeli evde

kurudu saksıdaki sardunya

birdenbire

çatladı
bir fotografın camı

tel çerçeveli

düştü
radyonun üzerinden

yere.

dağıldı kitapları

dağıldı şiirler
ve roma hukuku

güvercin
konamadı.

onu vurdular, gözümle gördüm onu
ak bir zambağa binmiş
gidiyordu

zambak dur, sana da bulaştı kan.

Behçet AYSAN



BEN ÜZRE

1. İçimde kaybolmuş bir çocuk korkusu,
Bakıyorum pencereden dışarı;
Uzakta kuru dağlar ve meşe korusu.

2. Baktım bavulumda filizlenmiş bir soğan;
Nasıl girmişse girmiş,
Boyvermiş çamaşırlarımın arasından.

3. Acıyı oralarda çok eskiden tanıdım.
Varıp da neyleyim sılayı gayri;
Hem çoktan unutulmuştur adım.

4. Gördüm yaşarken vadesiz ölümümü.
Ördüm de ilmek ilmek
Sırtıma giyemedim ömrümü.

5. Kimi zaman büründüm derisine yılanın.
Tüylendim kimi zaman üveyiklerle;
Yine de kimseye yaranamadım.

6. Baktım annem yoktu yanımda;
Sırtımda bahriyeli giysimle,
Ben bir kez kayboldum çocukluğumda.

7. Şu benim kervan geçer,
Kuş uçmaz yanlızlığımdan
Söyleyin kendine kim esvap biçer.

8. Ben bugünü kırdım iki taş arasında.
İstedim ki kalmasın
Acının çekirdeği yarına.

9. Gün olur bütün sözcükler pörsür;
Gölgem ayaklanıp serer gövdemi,
Yüreğim ufalanıp dökülür.

10. Köpekler döneniyor çevremde
Ve sığınağım benim
Dört yanı açık kameriye.

11. Nereye baksam gördüğüm sığlık.
Bungunum ve suskun,
Boğazımda yıllanmış bir çığlık.

12. Bir ağaç kovuğudur yüreğim benim;
Ekmek parçaları koydukları
Önümden gelip geçenlerin.

13. Ben artık mümkünü yok ölürüm;
Tabutum bile olmaz taşınacak,
Bir çil horozun sesine gömülürüm.

14. Sağır kulağa sözüm yok, köre ne göstereyim
Duymazlıktan, görmezlikten gelenler;
Bir de size sormalı, ya ben nereye gideyim?

15. Kendimi bildiğim günden beri
Bir gizli canavarım var benim,
Kimsenin bilmediği.

16. Yani benim gözlerimin bunca yıl gördükleri,
Bir gün benimle birlikte
Yok olup gidecekler öyle mi?

17. Ben ki zamanın akışında
Bahar oldum, güz oldum.
Gittim geldim kışla yaz arasında

18. Buğusu tüten şu park kanepesi;
Sanki babamın yıkanmış,
Upuzun yatan ıslak ölü gövdesi.

19. Yarasalar ayaklarımın altına serildi,
Omuzuna tünedi baykuşlar;
Bana yalnızlığın müthiş saltanatı verildi.

20. Biliyorum bu iğdiş edilmiş zamandan
Bir buruk gülümseme kalacak;
Uykuda bile dudağımı çarpıtan.

21. Siz beni hep umursamaz yüzümle gördünüz;
Ama benim geldiğimi gelseniz,
Şuracıkta düşüp ölürdünüz.

22. Ay dokundu omzuma irkildim.
Göğün puslu balkonunda
Birdenbire insanları özledim.

23. Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.
Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;
İçimde cesetler ve daha ölmemişler var.

24. Peki soruyorum, şimdi ne olacak?
Benim bu elim eninde sonunda
Bir ölümü imzalayacak.

25. Kullanılmış eski bir ölüm için,
Dolaştım mezat salonlarını;
Mutlulukla doldu içim.

26. Akarsulara özenen bir adamım ben,
Taştan taşa vuran kendini;
Durmayı bir türlü beceremeyen.

27. Benim adım yıllardır çok tarazlanmıştır.
İncelik ve güzellik adına,
Ben kendime hep haksızlık yapmışımdır.

28. Susuyorum, sustukça yüreğim küfleniyor.
Konuşsam faydası yok;
Sözlerim dağılıp harfleniyor.

29. Ben hep sözcüklerle baktım dünyaya,
Yaralandım sözcüklerle.
Alıştım sözcüklerin devriyesi olmaya.

Metin ALTIOK