31 Ağustos'02
Sayı: 34 (74)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin savaş ve seçim çıkmazı
  Saflar netleşiyor: İki sınıf, iki program!
  İhanetin simgesi olarak işçi sınıfının hafızasına kazınacaklar!
  Derviş'li CHP solculuğu İMF-TÜSİAD solculuğudur!
  Amerikancı düzen partilerine verilecek her oy, İMF yıkım programını kabul etmek demektir!
  Irak'ın yağmasından pay kapma kavgası
  Türk gericiliği Musul ve Kerkük'ü işgal etme hevesinde
  İMF programını ileri süren devlet yetkilileri kamu çalışanlarını oyalamakla meşgul...
  Kamuda toplu görüşme komedisi...
  Burjuvazi kendi çıkarı için insan yaşamını ve doğayı hiçe sayıyor!
  Topyekûn saldırıya karşı sınıf seferberliği!/1
  "Esnek üretim" saldırısına karşı mücadelenin güncel önemi
  Dünya tekellerinin zirvesi sürüyor!
   Su ve serbest piyasa
   Tekellerin Afrika sovu
   Bask yurtseverleri kararı protesto gösterileriyle karşıladılar
   KADEK'in "yeni" saldırı ve karalama kampanyası
   Esenyurt İşçi Bülteni'nin Ağustos sayısından...
   Devrimci basın susturulamaz!
   Neden direniyoruz? Neden feda ediyoruz canlarımızı?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devletin tüm baskı ve terörü boşuna...

Devrimci basın susturulamaz!..

20 Ağustos günü Ekmek ve Adalet, Gençlik Gelecektir ve TAYAD büroları devletin kolluk güçleri tarafından basıldı, yıkıldı, talan edildi. Eylemli bir dayanışma için neler yapılabilir üzerinden devrimci basın çalışanları ile tartıştık. Üç öneri vardı; ilki DGM önünde basın açıklaması, ikincisi suç duyurusu ve basın açıklaması, üçüncüsü ise basın açıklaması ve gözaltılar bırakılana kadar açlık grevi idi. Biz basın açıklaması ve açlık grevini tercih ettik. Ekmek ve Adalet bürosu müsait olmadığından Y. Atılım bürosunda açlık grevine başlama kararı aldık.

Açlık grevini başlatacağımız Y. Atılım bürosu 22 Ağustos sabahı saat 10:30 civarında polis ablukasına alındı. Açıklamayı dinlemek isteyen 9 devrimci basın muhabiri tartaklanarak gözaltına alındı. Saat 11:00’da balkondan açıklamamızı okuduk ve açlık grevine başladığımızı duyurduk.

Açıklamadan sonra polis ablukası yoğunlaştırıldı. Sokağa giriş ve çıkışlar durduruldu. Avukatlar DGM kararının beklendiği, baskın yapılacağı haberini verdi. Bu esnada kolluk güçleri itfaiye, ambulans ve çevik kuvvet güçlerini de yığmaya başladı. Saat 15:30’da DGM kararının geldiğini polisin hareketliliğinden anladık. İçeride açlık grevcileri dahil 16 kişi bekliyorduk. Yurt dışında eylem yapılacağı haberinin ve çeşitli kurum ve kuruluşlardan destek telefonlarının gelmesi moralimizi ve coşkumuzu artırdı.

Polis DGM kararından sonra fazla beklemedi ve büroya çıktı. Sokağa ise, sanki savaşa gidiyormuşcasına, yüzden fazla çevik kuvvet yığılmıştı. Basın sokağın diğer tarafına götürülmüştü. Polis it sürüsü gibi büroya doluştu. GBT kontrolü yapılacağını, emniyete gelmemizi istediler. Ne yapacaklarsa burada yapmaları gerektiğini, emniyete gitmeyeceğimizi söylememizle saldırmaları bir oldu. Ellerimiz arkadan kelepçelendi ve aşağıya inene kadar çevik ve sivil polislerin sıra dayağından geçirildik. Birçoğumuzun önceden tanıdığı İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldük. Şubeye girişte kazma sapına benzer sopalarla saldırdılar. Birçok arkadaşımız orada yaralandı. Bizim slogan seslerimizle birlikte diğer gözaltında olanlar da destek vererek bizim moralimizi daha da artırdılar.

Hücrelerde kısa bir süre bekletildikten sonra hastaneye götürüldük. Tekrar hücreye konulduk. Birkaç saat sonra sorgu başladı. Sorgu korkutma amacı taşıyordu. Sadece papazlık yapıyorlardı. Hatta sorgunun ismi “sohbet” olarak değiştirilmişti. İlk istenen aile bilgilerimiz ve özgeçmişimiz oldu. Bunlara cevap alamayınca, bu işlerin boş işler olduğu, önderlerimizin lüks içinde yaşadıkları vb. türünden nasihatlar başladı. Sorguda ne kadar susarsak o kadar çileden çıkıyorlar, fakat aldıkları emir gereği saldıramıyorlardı. İşkencenin bittiği, artık kimsenin işkence görmeyeceği üzerine vaazlar veriliyor, ardından da tehdit savruluyordu. Bizim de fazla yaşamayacağımız özellikle sık sık tekrarlanıyordu.

Sorguda sorulan soruları suskunlukla karşılamak onların sorularını darlaştırıyor ve sadece öz geçmiş ve isim üzerinde duruyorlardı. Tabii ki arada sırada cevap vermek gerekiyordu. Örneğin Ümit Altıntaş’a sözleriyle saldıran bir işkenceciye, “Siz kalleş ve işkencecisiniz. Karşınızda diz çökmemiş ve şehit düşmüş bir komüniste saldırmak sizin acizliğinizi gösterir” dediğimde, kahkahalarla gülerek dalga geçmeye çalıştı. Ama gözlerinden, Ümit yoldaş şahsında Parti’nin karşısında diz çökmelerinin kuyruk acısı vardı. Düşman her seferinde işkencede çözemediği devrimcilere kara çalarak etki yaratmaya çalışıyor. Önder konumdaki yoldaşlarımız hakkında en iğrenç yalanlara başvuruyor. Oysa biz Habip ve Ümit yoldaşlar şahsında önderlerimizin kim olduklarını ve yaşamlarını biliyoruz. Partiye ve devrime bağlıbir militanın üzerinde bu kara çalmaların zerre kadar etkisi olamaz.

İki gün boyunca sürekli hücreden dördüncü kata, oradan da hücreye mekik dokuduk. Sonuçta tek kişi bile ifade vermeden çıktık. İddiaları o kadar dayanıksızdı ki, DGM suç unsuru bulamadığından Fatih Adliyesi’ne sevketti. Fatih Adliyesi’nde ifadelerimiz polise mukavemetten (iki polis yaralı olduğu için) alındı ve dava açıldı. Sadece Odak dergisi Yazı İşleri Müdürü eski bir davasından dolayı tutuklandı.

Psikolojik işkence özel bir ağırlık taşıyor

Düşman psikolojik işkenceyi en etkin şekilde kullanmakta, bu yolla sonuca ulaşmaya çalışmaktadır. Zayıf ve deneyimsiz unsurlar üzerinde kimi zaman sonuç da almaktadır. Ümit yoldaş son işkence deneyimini anlatırken bunun altını önemle çizmişti: “Ne hayaller yaymalı, ne düşmanı abartmalıyız. Devrimciler düşmanı stratejik olarak küçümser, taktik olarak önemserler. Tıpkı hiçbir başarılı polis operasyonunun sosyalizmi engellemeye yetmeyeceğinin bilinmesinden doğan küçümseme ile günlük planda her takip şüphesini titizlikle değerlendirilmesinde olduğu gibi. Polis papaz-vaaz sistematiğini özel bir yoğunlukla kullanmayı neden istiyor? Birincisi, sermaye devletinin demokratikleşme görüntüsü için bir ihtiyaç. İkincisi bu yolla çözdüğü insanların bir daha ayağa kalkamayacak kadar kötürümleştirilmesi mümkün. Üçüncüsü ve en önemlisi, bu yöntem sonuç alıyor!" (Kızıl Bayrak, sayı 77, 16 Ekim ‘99)

Kitle hareketinin durgun olduğu dönemde insanların devrime olan inançlarını korumaları zor olabiliyor. Bu nedenle biz bu döneme “zor dönem devrimciliği” diyoruz. Özellikle yeni mücadeleye atılmış devrimcilere yönelik olarak polis psikolojik olarak çökertme yöntemini özel bir tarzda kullanıyor. Polisin bu oyununu bozmanın tek yolu vardır. O da genç devrimcileri Partiye ve devrime en ileri düzeyden kazanmak. İdolojik ve pratik eğitimlerini en iyi şekilde vermek ve siyasi polisi iyi tanıtmak. Partimizde buna dönük birikim yeterince vardır. Bu birikime dayanarak genç yoldaşlarımızı en ileri düzeyde kazanmalıyız.

Er ya da geç kazanan devrim davası olacak!

Kızıl Bayrak çalışanı



Hücrelerde saldırılar sürüyor...

Yeni Adalet Bakanı’nın yeni genelgesi!

Seçimin gündeme gelmesiyle birlikte Adalet Bakanı da geçici olarak değiştirildi. Elbette bu değişiklik hücre politikasında bir değişiklik olabileceği anlamına gelmiyor, dolayısıyla bakanın değişmesi hiçbir şey ifade etmiyor.

Yeni Adalet Bakanı Aysel Çelikel göreve başlar başlamaz F tiplerinde uygulanmak üzere bir genelge yayınladı. Burjuva medya sözbirliği etmişcesine genelgeyi “onurlu” ibaresiyle yayımladı. Genelgenin yer yer kulağa hoş gelen bir laf kalabalığı olma dışında hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Fakat genelgenin kendisi hücrelerde yaşanan insanlık dışı uygulamaları teyid eder nitelikte.

Genelgede öz itibarıyla, tutuklu, hükümlü ve yakınlarına insanlık dışı uygulamalarda bulunulmaması gerektiği, bulunanlar hakkında soruşturma açılacağı belirtiliyor. Bunların yaşama geçmeyeceği gerçekliği bir yana, böylesi bir genelgeyi ihtiyaç haline getiren gerçekliği gözden kaçırmamak gerekiyor. Nedir bu gerçeklik?

Bugün tutsaklar dayatılan ayakkabı araması nedeniyle kapalı görüşe yalınayak çıkıyorlar. Kapalı görüşte ayakkabıya birşey saklamanın, karşıya ulaştırmanın imkansız olduğunu aramayı yapanlar da çok iyi biliyorlar. Burada amaç dolaysız biçimde tutsaklara saldırıdır. Saldırı bununla sınırlı değil elbette. Giyecekten yiyeceğe, okunacak kitaba kadar tam bir sınırlama var. Tecrit daha ağır biçimde sürüyor. Tutsak yakınları her görüşte rencide ediliyor. Özellikle bayan tutsak yakınları arama adı altında cinsel tacize uğruyor. Göz boyama temelinde de olsa genelgeyi bir ihtiyaç haline getiren, yukarıda belirttiklerimizden çok daha kötü koşulların varlığıdır.

Peki bu son genelgenin yaşam bulma imkanı var mı? Aramalar kağıt üzerinde hiç de insanlık dışı değildir. Ama uygulamada insanlık onuruna yönelik bir saldırı niteliği taşıyor. Fiziksel şiddeti de buna eklemek gerekiyor. Sağlık sorunları olanların tedavisinin geciktirilmeden yapılacağı söyleniyor. Oysaki ölüm orucunu bitirenler neredeyse hiç tedavileri yapılmadan hücrelere gönderildiler ve bundan sonra da hastaneye götürülmeyecekleri açık. Göz boyama temelinde de olsa, tecritin kalkacağına dair hiçbir ibare yer almıyor genelgede. Tersine, bakan Çelikel tecridi doğrudan savunuyor.

Kısacası, burjuva medyanın deyimiyle “onurlu” genelge yaşam bulmayacak. Yaşam bulsaydı bile sınırlı bir takım iyileştirmeler olacak, ama esas sorun olan tecrit devam edecekti.

İşçi ve emekçilerin öncüsü olan komünist ve devrimcilerin sermayenin temsilcisi olan bakandan hiçbir beklentileri yoktur. Hücre duvarlarını devrimci mücadelemizle yıkacağız!

M. Atak



Tecrite karşı tutsak yakınlarından eylem...

F tipi zindanlarda yaşanan tecridin mimarlarından AB ülkelerinin baş konsolosluklarına dilekçe verme eylemleri sürüyor. Onbeş günde bir yapılan eylem 29 Ağustos günü saat 11:30’da Fransız Konsolosluğu önünde yapıldı.

Saat 11:30’da TAYAD ve TUYAB’lı tutsak yakınları ile Sosyalist Demokrasi Partisi Girişimi’nden oluşan 60’a yakın bir kitle katıldı. Dilekçeler konsolosluğa verildikten sonra açıklama yapmak isteyen ailelere izin verilmemesi üzerine alkışla protesto eylemi yapan kitleye polis azgınca saldırdı. Polis 40 kadar kişiyi gözaltına aldı. “Yaşasın Ölüm Orucu direnişimiz!”, “Katil polis!”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!” sloganları atıldı. Gözaltına alınanlar Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüler.

Devletin bu saldırısı sürmekte olan Ölüm Orucu direnişini ve uyguladığı tecridi gizlemek içindir. AB yasaları teker teker çıkmakta ve demokratikleşiyoruz yalanı ile işçi ve emekçiler kandırılmaya çalışılmaktadır. Ancak demokratikleşme maskesi uzun sürmeyecek düşecektir. Bunların savundukları demokrasi ancak kağıt üzerinde bir demokrasidir. Bunun en somut örneği F tipi uygulamasıdır. Devlet, her ne yaparsa yapsın tüm zulmüne rağmen kaçınılmaz sondan kurtulamayacak, tecritin kaldırılması istemine er-geç boyun eğecektir.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul



“Demokratikleşme” yalanı!

Tam da AB’ye uyum çerçevesinde meclisten peşpeşe geçirilen yasalarla “demokratikleşme” yaygaralarının koparıldığı bir ortamda, 20 Ağustos günü, İstanbul DGM kararıyla Ekmek ve Adalet dergisinin yayına hazırlandığı Yılmaz Yayıncılık baskına uğradı. Gençlik Gelecektir dergisinin bürosu kundaklandı ve Marmara TAYAD basılarak yağmalandı. Dergi bürolarının bulunduğu sokakların giriş ve çıkışları tutuldu. TMŞ'ye bağlı onlarca silahlı polis, özel tim hazır kıta bekletildi. Oksijen tüpleri, balyozlar, itfaiye araçları, ambulanslar ve katliam borazanlığı yapan sermaye basını getirilirdi. Duvarlar yıkılarak bürolar talan edildi.

Adresleri ve çalışanları belli olan devrimci basın büroları hukuksuz bir şekilde basılırken, sermaye medyasından “yasadışı örgüt” ve “hücre evleri” olarak yansıtıldı. Ertesi gün devrimci basın çalışanları bu vahşeti protesto etmek amacıyla açlık grevine başladılar. Devletin kolluk güçleri azgınca saldırarak herkesi gözaltına aldı. Bu olaydan bir hafta sonra bütün devrimci dergi büroları gene keyfi bir şekilde basılarak birçok materyal ve arşive el konuldu. Son on gün içerisinde 30'u aşkın kişi gözaltına alınarak sorgudan geçirildi.

İşbirlikçi Türk burjuvazisi halk kitlelerine AB'yi “büyük bir uygarlık projesi” olarak sunmakta, AB ile birlikte ülkeye demokrasi ve refahın geleceği yalanını pompalamaktadır. Sanki bu ülkede halk yığınlarının demokratik istem ve özlemleri yıllardan beridir işbirlikçi burjuvazinin sefil çıkarları gerektirdiği için boğulmamış gibi. Halk yığınlarının yoksulluk, işsizlik, sosyal haklardan yoksunluk içinde olmasının, İMF-DB sosyal yıkım programlarıyla yeni yoksulluklara ve acılar sürüklenmesinin biricik nedeni kendi çıkarları değilmiş gibi. Bizzat yarattığı iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlar için emekçi yığınlara AB şahsında sözde sihirli çözümler vaadetmek , işbirlikçi tekelci burjuvazinin arsızca bir sahtekarlığından başka bir şey değildir.

Komünistler yıllar önce AB’ye ilişkin şunları söylemişlerdi:

"AB, gerici ve emperyalist bir oluşumdur. Bu oluşum, Avrupa tekellerinin; dünya ölçüsünde kızışan emperyalist rekabette, güç ve imkanlarını birleştirerek, güçlü bir emperyalist odak olma arzularının ve planlarının somut bir ifadesidir. Bu tür bir gerici emperyalist birlik, çağdaşlığı ya da uygarlığı değil, tastamam kapitalist barbarlığın Avrupa odağını temsil etmektedir. İşçi sınıfı ve halkların refahını, barış ve özgürlüğü değil, tam tersine, tekellerin sınırsız sömürü ve egemenlik arzularını, saldırı ve savaş tehdidini temsil etmektedir. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi karşısında ve emperyalist rekabet koşullarında, Avrupa tekellerinin çıkarlarını güvence altına almaya çalışmaktadır." (Ekim, sayı:211, Aralık ‘99)

Emperyalist AB'ye ve her türden bağımlılığa karşı gerçek alternatif, işçi sınıfının devrimci platformudur. Ve onun bayrağı, emperyalist barbarlığa, burjuva gericiliğe, kapitalist sömürüye, her türden ulusal eşitsizliğe ve baskıya karşı “İşçilerin birliği, halkların kardeşliği” için dalgalanıyor. Gerçek özgürlük, sosyal eşitliğe dayalı insanca yaşam koşulları ve gönüllü birlik ancak bu bayrak altında verilecek savaşla kazanılabilir.

Zeynel Güneş



Devrimci basını yıldırmaya gücünüz yetmez!..

Sermaye devletinin kolluk güçleri, 26 Ağustos Pazartesi günü, devrimci basın ve kurumlara 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü provoke edecekleri bahanesiyle baskın düzenledi.

Şu günlerde demokrasi kelimesini ağzından düşürmeyen devlet demokrasi anlayışını bir kez daha gösterdi. AB uyum yasalarının aslında ne anlama geldiği ve nasıl kullanılacağı da böylece belli oldu. DGM kolayından baskınlara izin veriyor ve kolluk güçleri itfaiyesi, ambulansı ile baskını gerçekleştiriyor. Böylece baskınlar daha yasal hale getirilerek, uygulanan terör kitleler gözünde meşru hale getirilmeye çalışılıyor.

Ne de olsa AB yasaları bunları öngörmektedir. Devlet ne zaman “demokratikleşme” dese, bu ülkede en gerici yasa ve uygulamalar hayata geçiriliyor. Bu terörden devrim basın da payını alıyor. Arama bahanesi ile devrimci basın ve kurumları talan ediliyor. Bürolarının kapıları balyozlarla kırılıp, oksijen kaynakları ile kesilerek kundaklanabiliyor. Bilgisayar, arşivler, hatta televizyon ve cep telefonları çalınabiliyor.

Bu uygulamalar hep devletin “demokrasi” dediği zamana denk geliyor. Böylece sermaye devletinin demokrasiyi kimler için istediği açığa çıkıyor. Çıkarılan AB’ye uyum yasalarının da emekçilere baskı olarak döneceğinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Komünistlerin yaptıkları değerlendirmelerde sık sık vurgulandığı gibi, sermaye devleti sıkıştıkça içte baskı ve teröre, dışarda ise saldırgan politikalara başvuruyor.

26 Ağustos’ta gazetemiz merkez bürosu devletin kolluk güçleri tarafından basılarak dağıtıldı. Tutanağa geçmeyen ve bizim haberimizin de olmadığı Kızıl Bayrak ciltlerimiz çalındı. Diğer devrimci basın ve kurumlardan toplam 5 kişi gözaltına alındı. Devlet her fırsatta devrimci basına saldırarak, yayınlarına ve teknik malzemelerine el koyarak yıldırmaya çalışıyor. Bu saldırılarını bugüne kadar hep boşa düşürdük. Bundan sonra da boşa düşüreceğiz.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul



İzmir Hücre paneli...

Cezaevlerinde sürmekte olan tecrit ve izolasyona karşı İzmir Hücre Karşıtı Platform tarafından İzmir Hacı bektaş Veli Kültür Tanıtma Derneği’nde bir panel gerçekleştirildi. Yaklaşık 60 kişinin katılımıyla yapılan panel saygı duruşuyla başladı. İHD Şube Başkanı Günseli Kaya, ÇHD’den Av. Bahattin Özdemir, TİHV adına Alp Ayan ve Genel-İş 3 No’lu Şube YK üyesi Recep Durmuş düşüncelerini ortaya koydular. Panelde ayrıca Esat Üçkan da düşüncelerini aktardı. 24 Ağustos günü saat 13:0’te başlayan panel şiir dinletisi ve slayt gösterimiyle son buldu.

SY Kızıl Bayrak/İzmir