31 Ağustos'02
Sayı: 34 (74)


  Kızıl Bayrak'tan
  Düzenin savaş ve seçim çıkmazı
  Saflar netleşiyor: İki sınıf, iki program!
  İhanetin simgesi olarak işçi sınıfının hafızasına kazınacaklar!
  Derviş'li CHP solculuğu İMF-TÜSİAD solculuğudur!
  Amerikancı düzen partilerine verilecek her oy, İMF yıkım programını kabul etmek demektir!
  Irak'ın yağmasından pay kapma kavgası
  Türk gericiliği Musul ve Kerkük'ü işgal etme hevesinde
  İMF programını ileri süren devlet yetkilileri kamu çalışanlarını oyalamakla meşgul...
  Kamuda toplu görüşme komedisi...
  Burjuvazi kendi çıkarı için insan yaşamını ve doğayı hiçe sayıyor!
  Topyekûn saldırıya karşı sınıf seferberliği!/1
  "Esnek üretim" saldırısına karşı mücadelenin güncel önemi
  Dünya tekellerinin zirvesi sürüyor!
   Su ve serbest piyasa
   Tekellerin Afrika sovu
   Bask yurtseverleri kararı protesto gösterileriyle karşıladılar
   KADEK'in "yeni" saldırı ve karalama kampanyası
   Esenyurt İşçi Bülteni'nin Ağustos sayısından...
   Devrimci basın susturulamaz!
   Neden direniyoruz? Neden feda ediyoruz canlarımızı?
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Düzenin savaş ve seçim çıkmazı

Geçen hafta Iraklı Kürtlerle girdiği demeç savaşında Türk gericiliği ipin ucunu iyice kaçırdı ve böylece gerçek niyetler gün yüzüne çıkmış oldu. Musul ve Kerkük üzerinde hak iddiası temelinde yürütülen “söz savaşı”nda, Türk devletinin tarihi yayılmacı emelleri Savunma Bakanı Çakmakoğlu’nun dilinde şu sözlerle ifadesini buldu:

“Kuzey Irak, Misak-ı Milli hudutlarımızda bize emanettir. O günün İstiklal Savaşı şartları içinde, egemen güçlerin Türkiye’nin o günkü şartlarını istismar ederek zorla koparttığı bir yerdir.” “Kuzey Irak, öyle veya böyle, şu veya bu kimselerin hevesine kurban edeceğimiz bir bölge değildir. Ulu Önder Atatürk’ün Hatay için dediği gibi, Musul ve Kerkük de Türk toprağıdır.”
Bu sözler öyle sıradan birinin değil, devletin Savunma Bakanı’nın ağzından çıkıyor. Dahası devletin başka hiçbir yetkili kişi veya kurumu tarafından da tekzip edilmiyor. Demek ki, Türk devleti için Amerika’nın Irak’a saldırısı ve bu saldırıda Türkiye’den destek beklentisi, onun için bir zorunluluğu koşullamaktan öte, tarihi heveslerini de canlandırmaktadır. Emellerine ulaşmak konusunda yeterli olup olmadığı ayrı bir konu; fakat bu heves, işbirlikçi Türk burjuvazisinin Amerika’nın Irak’a karşı emperyalist savaşında zoraki değil artık gönüllü piyonluğa soyunduğunu anlatması bakımından önemlidir. Borç köleliğinin nefessiz bıraktığı bir ortamda ABD hesabına savaşmaya zorunlu olarak razı olanlar, son manevrayla tarihi yayılmacı heveslerini gündeme getirerek, böylece ABD uşaklığını perdeleyecek anlamlı bir vesil de yaratmış olmaktadırlar kendilerince. Öyle ya onlar artık ABD hesabına değil fakat Misak-ı Milli’den miras bir “milli dava” için Irak’a yönelik emperyalist savaşa katılmış olacaklar! ABD’ye kölece bağımlılıktan gelen bir zorunlulukla değil fakat milli konulardaki hassasiyetlerden gelen bir gönüllülükle!..

Ancak burjuva gericiliğinin bu gönüllülüğü her zaman ve her konuda yeterli değildir. Hele de söz konusu olan savaş gibi siyasi, ekonomik ve insani maliyeti çok yüksek olan bir konuysa, kitlelerin de belirli oranda ikna edilmesi gerekiyor. Musul ve Kerkük üzerine tarihi emelleri ortaya döken sözkonusu demeçler bir de bu yönden anlam taşıyor.. Başlangıçta, pazarlık payı anlamında da olsa, devletçe de kabul edilmiş ve öne çıkarılmış bir konu olan savaşın getireceği kayıplar, halk kitlelerinin savaşa karşı çıkmasında önemli bir etken durumunda. Elbette, devlet öncelikle ve sadece parasal, halk kitleleri ise can kayıplarını önemsemektedir. Bununla birlikte “zarar” ortak kanıdır. Şimdi ise, Musul ve Kerkük üzerinden “yarar” fikri kitlelere aşılanmaya çalışılıyor.

Oysa Körfez Savaşı sırasında da Türk devleti aynı taktiği izlemiş, sonuçta nasıl bir hüsran ve zararla çıktığını ise yine kendisi itiraf etmek zorunda kalmıştı. Kaldı ki, o gün Türk devletinin savaşa fiili bir katılımı sözkonusu değildi. Bugünse, Türk ordularının Kuzey’den Irak’a girmesinden söz ediliyor. Bu durumda uğranacak zarar artık parayla sınırlı olmayacak, özellikle halk kitleleri açısından can kaybı mal kaybının üstünde ve öncelikli sırada yerini alacaktır. Bu nedenle devletin işçi ve emekçi kitleleri “menfaatler” üzerinden iknası oldukça zordur.

Erken ilan edilen seçim ve üzerinde koparılan yaygara, bir bakıma, savaş ve savaş hazırlıklarına ilişkin gelişmelerin üstünü örtmesi açısından sistemin işine gelmektedir. Şu ya da bu nedenle ertelenme ihtimali olduğu halde, seçim faaliyeti ve tartışmalarına hız verilmesi, diğer konuların ise el altından yürütülmesi biraz da bu nedenledir.

Savaşa hazırlık çerçevesinde önemli yatırımların yapıldığı, büyük kaynakların ayrıldığı aşikardır. Oysa aynı süreçte pek çok zorunlu giderde kısıntı devam etmektedir. Devlet, kamu emekçileriyle sürdürdüğü toplu görüşmede, seçim yatırımı çerçevesinde dahi bir ücret zammını göze alamamakta, zorunlu geçim araçlarına yönelik zamları sürdürmekte ise hiçbir sakınca görmemektedir.

Bu gelişmeler, hiç kuşkusuz, seçimlere yönelik siyasi tabloyu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Daha güçlü bir siyasal iradeyle düzenin tahkim edilmesi için gündeme getirilen erken seçim, tersinden, düzen partilerinin iç çekişmelerini de körüklediğinden, düzen partileri cephesinden bir irade zayıflamasına da yol açıyor. İttifak arayış ve tartışmaları, transferler, seçim erteletme girişimleri, karşılıklı sataşma ve suçlamalar, partilerin, seçim sürecinden güç kazanarak değil kaybederek çıkması yönünde etkili oluyor.

Kitlelerin karşısına “yeni” adıyla çıkmaya soyunanların hiçbir yenilik taşımamaları, eski hükümet içinde olanlarının 3 yıllık icraatları, dışında olanların ise bu icraata karşı muhalefet yürütmemiş olmaları yüzünden, düzen partilerinin zaten beş paralık itibarları kalmamış durumdadırlar. Belirli amaçlar uğruna girişilen bir operasyonun parçası olduğu çok açık olan kamuoyu araştırmaları bile düzen partilerinin içinde bulunduğu durumu gizlemeye yetmiyor. Bu araştırmalara bakılırsa, halihazırda “büyük” partilerin barajı aşabilmesi bile imkan dahilinde görünmüyor.

Değişik cephelerden yürütülen araştırmaların bu konuda ortaklaştığı tek sonuç ise AKP’nin ilk sırada göründüğüdür. Tek başına bu gösterge bile, söz konusu araştırmalar güven verici bulunduğu taktirde, düzen cephesinde seçim erteleme ittifakının yolunu düzlemeye yetebilecektir. Tayyip’in AKP’si, her ne kadar Amerika’dan icazet alarak kurulduysa da, içinde bulunduğumuz süreç açısından, henüz siyasal iktidarı emanet edebilecekleri düzeyde güven verebilmiş değil. AKP sadece Türk devleti açısından değil, Amerika için de henüz yeterli güveni telkin eder duruma gelmemiştir. Bu, yöneticilerinin sadakatına duyulan kuşkudan değil, arkasındaki oy desteğinin niteliğinden dolayı böyledir.

Gerçi, AKP dahil olmak üzere, hangi parti hükümet olursa olsun, ABD-İMF programlarının dışına çıkması söz konusu bile değildir. Böyle olmakla birlikte, Irak’a yönelik bir saldırının artık gün meselesi haline geldiği bir süreçte, “temel müttefik” sıfatıyla savaşa sürülmek istenen Türkiye’de, dinci oylar üzerinden hükümete taşınan bir parti, doğal olarak tercihlerin dışında tutulmak istenecektir.

Seçimlere doğru sistemin en fazla zorlandığı konulardan biri budur.

Seçim konusu üzerinden zorlanma alanı yaratan bir başka konu da HADEP ve ittifak girişimleridir. PKK’nin teslimiyeti ve tasfiyesi, düzeni Kürt sorunundan kurtarmaya yetmemiştir. Bu ülkede, bu derece büyük bir Kürt nüfus yaşamaya devam ettiği sürece de sorun politik önemini ve ağırlığını korumaya devam edecektir. Şimdi de, seçimler nedeniyle meclise taşınma riski ortaya çıkmış bulunuyor. Diğer yandan, Kuzey Irak’taki Kürtler ve Irak’a saldırı ortamında bağımsız devlet kurma ihtimalleri, Türk egemenlerinin temel bir kaygısı olarak ortada duruyor. Dolayısıyla, düzeni “derin”den yönetenler seçimlerle Kürt vekillerin meclise taşınması ihtimalini de hesaba katmak zorunda kalıyorlar.

Böyle bir siyasal ortamın, egemenler açısından hiç de istenir/tercih edilir bir durum olmadığı açıktır. Önümüzdeki sürecin, bu istenmeyenlerin bir biçimde dışlanmasına yönelik çabalara da sahne olması kaçınılmaz görünüyor. Nasıl bir gerekçe bulunacağı, ne tür bir yöntem izleneceği ise yakında ortaya çıkacaktır.

Sınıf devrimcileri, düzenin bu zorlanma alanlarını iyi değerlendirmek, onlardan sınıf mücadelesinin güçlendirilmesi yönünde yararlanmak durumundadırlar.

Emperyalist savaşı ve saldırganlığı dizginlemenin tek imkanı olan sınıf mücadelesinin yükseltilmesi, Türkiye halklarının ve emekçi kitlelerinin tek şansıdır. Bu şans sonuna kadar zorlanmak durumundadır.