1 Haziran'02
Sayı: 21 (61)


  Kızıl Bayrak'tan
  AB tartışmaları ve düzenin aldatıcı manevraları
  Denetim tamam, saldırıya devam!
  5 Haziran'da iş bırakarak alanlara!
  Grev yasağı ve sendikal ihanet
  Lastik-İş bürokratlarına işçilerden yoğun tepki
  Kıbrıs üzerine AB pazarlıkları
  Türkiye'de siyaset yapmanın zorluğu ve kolaylığı
  KESK bölge mitingleri...
  Kürdistan'ın öteki parçalarıyla ilişkiler
  Nazım Hikmet 100 yaşında!..
  "Farklı tutum"un sahiplerinin pratiği
  "Ticarethane değil üniversite istiyoruz!"
  Anadolu Yakası Liseli Gençlik Platformu Bülteni'nden...
   Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
   Emperyalist "şer cephesi"nin başı Bush'un Avrupa turu
   Yurtdışı eylemlerinden...
   Emperyalist dünya ve ABD-Rusya ilişkileri
   Sorun çözümün ta kendisi
   Ankara Öncü İşçi-Emekçi Platformu'nun Gökçesu maden işçilerini ziyareti...
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sorun çözümün ta kendisi

Noam Chomsky

Kudüs’teki İbrani Üniversitesi sosyologlarından Baruch Kimmerling bundan bir yıl önce gözlemlemişti: “Korktuğumuz başımıza geldi. Savaş kaçınılmaz kader gibi. Kötücül bir sömürge savaşı.” Meslektaşı Ze'ev Sternhell de İsrail liderliğinin, “tıpkı Güney Afrika'daki apertheid (ırk ayrımcılığı) döneminde yoksul bölgelerin beyaz polis gücü tarafından ele geçirilmesini hatırlatan bir sömürge polisliğine başlamış bulunduğunu” kaydediyordu. Her ikisi de gözün gördüğünü vurguluyordu: 35 yıldır yıkıcı bir işgal altında bulunan topraklarda süregiden bu çatışmadaki ‘etnik-milli gruplar’ arasında hiçbir simetri yok.

1993 yılında başlayan Oslo süreci işgalin biçimini değiştirdi ama temel niteliğine dokunmadı. Tarihçi Şlomo BenAmi, Ehud Barak hükümetine girmeden kısa süre önce "Oslo anlaşmaları bir tarafın sonsuza dek diğerine bağımlılığını öngören yeni sömürgeci bir temel üzerine kuruldu" diye yazmıştı. Çok geçmeden kendisi 2000 Camp David zirvesinde bu temele sahip çıkan İsrail-ABD önerilerinin mimarı oldu. O günlerde Batı Şeria’daki Filistinliler birbirinden kopuk 200 bölgeye hapsolmuş durumdaydı.

Bill Clinton ve İsrail Başbakanı Barak hakikaten de daha ileri bir öneri getiriyordu: Bu bölgeler İsrail denetimi altındaki birbirinden kopuk üç kantonda toplanacak, bu kantonlar Filistin iletişiminin merkezi Doğu Kudüs’ün küçük bir parçasından müteşekkil dördüncü kantondan da kopuk olacaktı. Beşinci kanton Gazze'ydi. Bu haritaların ABD'de ortalıkta fazla dolaşmaması anlaşılabilir bir şey. O haritaların prototipleri sayılan Güney Afrika'daki Bantustan memleketlerinden hiç bahsedilmemesi de. Hiç kimse ABD'nin rolünün belirleyici olacağından kuşku duyamaz. Bu rolün ne olduğunu ve ABD'de nasıl algılandığını anlamak can alıcı önemde.

Güvercinlerin versiyonu New York Times’ın, Başkan Bush'un “dönüm noktası niteliğindeki konuşması”na ve dile getirdiği “yeni vizyon”a övgüler yağdıran editörlerince ortaya konuyor. İlk unsuru, “Filistin terörizminin derhal sona erdirilmesi.” Ondan sonra Filistin devletinin kurulabilmesi için “Yahudi yerleşimlerinin önce dondurulup ardından da kaldırılması ve yeni sınırlar üzerinde görüşmelere başlanması” geliyor. Eğer Filistin terörü sona ererse “İsrailliler, Arap Birliği'nin İsrail'in işgal topraklarından geri çekilmesi karşılığında tam barış ve tanıma öngören tarihi teklifini daha fazla ciddiye almaya” ikna olabilirler. Ancak bunun için Filistinli liderler öncelikle “meşru diplomatik ortaklar” olduklarını göstermek zorunda. Ancak gerçek yaşam, Amerika ve İsrail'in FKÖ’nün s&uum;rekli görüşme ve siyasi çözüm önerilerini hep geri geri çevirdiği 1980'li yıllardan kopya edilen bu kıymeti kendinden menkul yaklaşıma uymuyor. Gerçek yaşamda, “yeni vizyon”un önündeki en büyük engel tek taraflı ABD itirazcılığı. “Arab Birliği'nin tarihi önerisi”nde yeni çok az şey var.

Veto unutuldu mu?

Öneri BM Güvenlik Konseyi'nin 1976 yılının ocak ayındaki uluslararası taraflarca da kabul edilmiş sınırlarda siyasi çözüm öneren ve “bölgedeki tüm devletlerin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü güvenceye almak için gerekli düzenlemelerin yapılmasını” öngören kararının temel ilkelerini yineliyor. Güvenlik Konseyi’nin bu kararı aralarında Arap ülkelerinin ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün de bulunduğu tüm dünya tarafından desteklenmiş, ancak ABD tarafından veto edilmişti. Karara İsrail de karşı çıkmıştı. O tarihten sonra da benzer girişimlerin önü ABD tarafından kesilmiş ve bunların kamuoyuna yansıması engellenmişti.

İşgalin yol gösteren ilkesi, insanların aşağılanması oldu. İsraillilerin Filistinlilere ilişkin planları, İşçi Partisi’nin Filistinlilerin kaderine nispeten sempatiyle yaklaşan liderlerinden Moşe Dayan’ın getirdiği ilkeler esas alarak hazırlanmıştır. Dayan 30 yıl önce İsrail hükümetine, Filistinli göçmenlere açıkça “Sizin için bir çözümümüz yok. Köpekler gibi yaşamaya devam edeceksiniz, isteyen çekip gidebilir” denmesini tavsiye etmişti. Kendisine karşı çıkanlara da, “Siyonizm sorununa ahlaki açıdan bakanlar siyonist değildir” diyen Ben Gurion’un sözleriyle cevap vermişti. Dayan, Yahudi topraklarındaki “birkaç 100 bin zenci'nin akıbetinin kafaya takılacak bir şey olmadığını” söyleyen İsrail'in ilk cumhurbaşkanı Haim Weizmann’ın sözlerini de yineleyebilirdi.

Filistinliler yıllardan beri işkence, terör, malvarlıklarının imhası, sürgün, yersiz yurtsuzluk ve başta su olmak üzere en temel kaynakların ellerinden alınması nedeniyle acı çekiyor. Bu politikalar ABD'nin desteği ve Avrupa'nın seyirciliğiyle uygulanabildi. İsrail basını hükümet değişikliği olurken “Barak hükümeti, Şaron hükümetine sürpriz bir miras bırakıyor” diye yazıyordu, “Şaron'un 1992 Oslo anlaşmasından önce bayındırlık ve iskân bakanı olduğu dönemden bu yana en büyük yerleşim hareketi başlamış bulunuyor.” Finansman Amerikalı vergi mükelleflerinden geliyordu.

Barış önerilerinin Araplar’ın İsrail'in varolma hakkını kabul etmeye yanaşmaması (aslında gerçek farklı) “güvenimizi suistimal eden” Arafat gibi teröristler yüzünden boşa gittiği iddia edilir hep. Bu güvenin yeniden nasıl kazanılabileceğini Clinton'ın Ortadoğu danışmanı Edward Walker şöyle açıklıyor: “Arafat, 'Biz geleceğimizi ve kaderimizi ABD'nin ellerine terk ettik' demeli.” O ABD ki 30 yıl boyunca Filistinlilerin haklarının altına mayın döşemek için elinden geleni ardına koymamıştır. Temel sorun dün olduğu gibi bugün de uluslararası bir mutabakat etrafında bulunacak siyasi çözüme sürekli karşı çıkan İsrail’in destekçisi Washington. ABD retçiliğindeki son değişiklikler taktik amaçlı. Irak’a saldırı planları tehlikeye giren ABD, İsrail'in yeni işgal ettiği topraklardan gecikmeden çekilmesini ouml;ngören BM kararına karşı çıkmadı. Dışişleri Bakanı Colin Powell da “gecikmeden” sözcüğünün “en kısa sürede” anlamına geldiğini açıkladı. Powell'ın İsrail ziyaretinin, İsrail ordusuna yıkıcı operasyonlarını sürdürmek için zaman kazandırmak amacıyla geciktirildiğini Amerikalı yetkililer de kabul ediyor.

Teröre AB katkısı

Bugünkü İntifada patlak verdiği zaman İsrail Amerikan helikopterlerini kullanarak, meşru müdafaa kabul edilemeyecek biçimde sivil hedeflere saldırdı. Düzinelerce Filistinliyi öldürdü ve yaraladı. Clinton bu gelişme sonrası İsrail gazetesi Ha'aretz'in ifadesiyle, “İsrail Hava Kuvvetleri'ne son 10 yıldaki en büyük askeri helikopter satışı”na imza attı. Pakette Apache saldırı helikopterleri için yedek parçalar da vardı. İsrail birkaç hafta sonra bu helikopterleri suikastlarda kullanmaya başladı. Geçen ağustos ayında Ebu Ali Mustafa suikasta kurban giden ilk siyasi lider oldu. Bu olay sessizce geçiştirilirken, misilleme olarak İsrailli bakan Rehavam Ze'evi'nin öldürülmesi farklı yankı yaptı. Bush bugün Arafat’ın, Ze'evi’ye suikast yapanların ABD-İngiliz gözetimine alınması karşılığında serbest bırakılmasını sağladığı için övülüor. Ancak Mustafa'ya yapılan suikastın sorumlularının cezalandırılması için gayret sarf edilmemesini anlamak mümkün değil.

Washinton geçen Aralık ayında Birleşmiş Milletler’in bölgeye uluslararası gözlemciler gönderilmesine ilişkin kararını veto ederek terörün tırmanması için yeni bir katkıda bulunmuş oldu. ABD 10 gün önce de Cenevre'deki uluslararası bir konferansı boykot etti. Konferans bir kez daha Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin işgal altındaki topraklarda da geçerli olduğu sonucuna varmıştı. Dolayısıyla o topraklardaki birçok ABD-İsrail faaliyeti “bariz ihlal”, dolayısıyla savaş suçuydu. ABD sözleşmeye taraf olduğu için kendi liderliği dahil bu suçların sorumlularını yargılamaya mecbur.

Ama umursayan kim?

Yine de ABD bu sözleşmenin işgal altındaki topraklarda da geçerli olduğu yolundaki imzasını resmen çekmiş değil. İsrail'in işgalci bir güç olarak yaptığı ihlaller konusunda da aynı tavır içinde. 2000 yılının ekim ayında Güvenlik Konseyi 14’e karşı 0 oyla “işgalci güç İsrail'den yasal yükümlülüklerini yerine getirmesi” çağrısında bulundu. Clinton oylamaya katılmadı. Bu gibi konuların ABD’de merkezde tartışılmasına ve sonuçlarının anlaşılmasına izin verilene kadar “barış sürecine Amerikan müdahalesi” için çağrıda bulunmanın hiçbir anlamı yok, yapıcı bir katkı ihtimali de zayıf.

(The Guardian/11/05/2002)