1 Haziran'02
Sayı: 21 (61)


  Kızıl Bayrak'tan
  AB tartışmaları ve düzenin aldatıcı manevraları
  Denetim tamam, saldırıya devam!
  5 Haziran'da iş bırakarak alanlara!
  Grev yasağı ve sendikal ihanet
  Lastik-İş bürokratlarına işçilerden yoğun tepki
  Kıbrıs üzerine AB pazarlıkları
  Türkiye'de siyaset yapmanın zorluğu ve kolaylığı
  KESK bölge mitingleri...
  Kürdistan'ın öteki parçalarıyla ilişkiler
  Nazım Hikmet 100 yaşında!..
  "Farklı tutum"un sahiplerinin pratiği
  "Ticarethane değil üniversite istiyoruz!"
  Anadolu Yakası Liseli Gençlik Platformu Bülteni'nden...
   Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
   Emperyalist "şer cephesi"nin başı Bush'un Avrupa turu
   Yurtdışı eylemlerinden...
   Emperyalist dünya ve ABD-Rusya ilişkileri
   Sorun çözümün ta kendisi
   Ankara Öncü İşçi-Emekçi Platformu'nun Gökçesu maden işçilerini ziyareti...
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devrimin, sosyalizmin ve hayatı yaratanların şairi...

Nazım Hikmet 100 yaşında!..

“Selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına
Bedava ekmek, bedava karanfil adına
Mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına
‘yarin yanağından gayri her yerde her şeye hep
beraber’
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
ve kosmosun kardeşliği adına”

İşçi sınıfı ve ezilen halkların devrimci ozanı Nazım Hikmet’in ölümünden bu yana tam 39 yıl geçti. 3 Haziran 1963’te yaşamını yitiren Nazım Hikmet, 61 yıllık yaşamının ardından yüzlerce şiir, onlarca oyun, roman ve komünizme adanmış bir yaşam bıraktı.

Devrime ve sosyalizme sevdalı bu yürek, 61 yıllık yaşamında işçi sınıfının davasına ve sosyalizme bağlılığından dolayı baskılar, saldırılar, karalamalar, 13 yıllık tutsaklık ve en ağırı da yurdunu terketmek zorunluluğu ile karşı karşıya kaldı. Birçok insanın ilk kez sosyalizm ile tanışmasında etkin bir rolü olan Nazım’ın şiirlerini okuyanlar, üzerlerinde taşıyanlar yargılandı, tutuklandı. Nazım’ın düşüncelerini savunanlar, onunla sınıfsız, sömürüsüz dünya özlemini paylaşanlar ise ağır baskılara uğradı, katledildi.

Gerçek bu iken, son birkaç yıldır burjuvazi Nazım’ı sahiplenmeye yönelik kirli bir kampanya yürütüyor. Ancak kampanya bu yıl doruğuna ulaşmış durumda. Kültür Bakanlığı’nın “Türkiye’yi tanıtmak amacıyla” yaptığı öneri ile 2002 Nazım yılı ilan edildi. Böylelikle tüm dünyada ve Türkiye’de Nazım, eserleriyle birlikte tanıtılacaktı! Nitekim senenin başından beri bizzat Kültür Bakanlığı eliyle büyük bir ikiyüzlülükle siyasi kimliğinden soyundurularak güzel şiirler yazan bir şair olarak tanıtılıyor Nazım. Nazım’ı yok edemeyenler, onu ehlileştirme ve içini boşaltma yolunu seçtiler. Nazım’ı Nazım yapan devrimci değerlerden koparmaya, O’nu, salt milliyetçilik ve sevda şiirleri yazan bir şaire dönüştürmeye çalıştılar. Bununla da yetinmediler. Bu kirli kampanyalarını devrimci de&curen;erlere saldırıyla da birleştirdiler. Burjuva köşeyazarları Nazım’ın aşklarını anlatmaktan vakit buldukça (!) komünizme saldırdılar.

Tüm bu çabalar boşuna. Nazım’ı teslim almaya güçleri yetmeyecek. Nazım bizimdir! Nazım Hikmet, Nazım’ı Nazım yapan değerlerin yaratıcısı işçi sınıfının, ezilen halkların, devrimcilerin ve komünistlerindir.

“Ben bir insan
Ben Türk şairi komünist Nazım Hikmet ben
Tepeden tırnağa iman
Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret
ben”

Nazım Hikmet, ülkenin emperyalist güçlerce işgal altında olduğu dönemlerde, bağımsızlık savaşına katılmak amacıyla öğretmenlik yapmak gerekçesiyle Anadolu topraklarına geçer. Burada Almanya’da okumuş ve sonrasında Türkiye’ye dönmüş, kendini Spartakistler olarak tanıtan grupla tanışır. Böylelikle, ilk olarak Marks’ı, Engels’i, Roza’yı ve Lenin’i tanır. Sosyalizm bilinci Spartakistler sayesinde bu dönemde gelişir. Bir süre sonra Marksizm’i, Leninizm’i daha iyi öğrenmek ve sosyalist inşayı yerinde görmek amacıyla Sovyetler Birliği’ne gider. KUTV’ne (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) kaydolur. Nazım, bir süre sonra devrime ve sosyalizme sevdalı bir yürek olarak ülkesine geri döner. Dışarıda verdiği mücadele, kısa süreli tutsaklık dönemi, ardından 13 yıllık cezaevi yaşantısı, ülkesinden sürgün edilmesi... Nazım tüm bu süre boyunca yüzünü işçi sınıfına döndü, devrime ve sosyalizme inancını hiçbir zaman yitirmedi, komünizmin militan bir savunucusu oldu.

Nazım işçi sınıfı ideolojisini en kararlı tarzda savunmanın ancak örgütlülükle mümkün olacağı bilinciyle davranarak 1923’te Türkiye Komünist Partisi’ne üye oldu. Kısa süre içerisinde ileri kadrolarından biri haline geldi. TKP’nin yaşadığı sürece rağmen hiçbir zaman umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmadı ve daima örgütlü mücadelenin gerekliliğini savundu. Tüm hayatı boyunca TKP’yi ve onun üyesi olduğunu büyük bir gururla söyledi. Hayatının en karanlık dönemlerini tek başına geçirdiği zindanda bile, örgütlü bir devrimci gibi davranabilmeyi bildi. Ülkesinden sürgün edildikten sonra Sovyetler Birliği ve uluslararası proletaryanın komünist partileri yanında aktif mücadele içinde yer aldı.

Büyük bir hayranlık beslediği Lenin’in ölümü vesilesiyle Sovyet halkına seslenen şiiri, Nazım’ın, partili mücadeleye bakışını da tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

“Yoldaşlarım
Sovyet insanları,
Günler ağır.
Onsuz geçilecek bu ağır günler
Sarsıntısız, çatlaksız
Ama onunla ve Lenin’le beraber
Yani Komünist Partisiyle
Yani Komünist Partisi başta
Bu parti eşi emsali görülmedik bir çeliktendir
Bu çeliğin adı:
Boydan boya ömrünü vermek emrine halkın
Boydan boya ömrünü vermek komünizme”

“Topraktan, ateşten ve demirden
Hayatı yaratanların şairiyim ben”

Nazım, tüm hayatı boyunca yüzünü işçi sınıfına ve emekçilere dönmüş, gücünü sınıftan ve emekçi insandan almıştır. İşçilerin, yoksul köylülerin, emekçi kadınların yaşamı onu derinden etkilemiş ve tüm ezilenler onun şiirlerinde yer bulabilmişlerdir kendilerine. Safını ezilenlerden yana belirlediği için, tüm yaşamını da onlarla içiçe geçirmiştir. Dışarıda geçirdiği süreçte emekçilerle kaynaşmaya özen göstermiş, içeride/zindanda ise birlikte cezaevi yaşamını paylaştığı yoksul işçi ve köylüler, onun en yakın dostları olabilmiştir. Her fırsatta onları eğitmek, değiştirmek, dönüştürmek için büyük bir çaba harcamıştır.

“Hayatı yaratanların şairiyim ben” dizesi, O’nun sanata bakışını da ortaya koymaktadır. Kendisiyle aynı dönemde yaşayan ve sık sık eleştirilerine maruz kaldığı, hayattan ve toplumsal yaşamdan kopuk şairlere inat, en güzel eserlerin ancak, yaşamın içinden ve hayatı yaratanların acılarının, sevinçlerinin, yokluk ve yoksunluklarının yansıtılarak üretilebileceğini ispatlamıştır. İşçi sınıfı ve emekçilerin şairi Nazım, Asya ve Afrika yazarlarına ilişkin yazdığı bir şiirde olduğu gibi sanatçının misyonunu şöyle dile getirmiştir:

“Kardeşlerim,
sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
toprağı sürebilmeli
pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeyi
dizlerine kadar
bütün soruları sorabilmeli
bütün ışıkları derebilmeli, yol başlarında
durabilmeli
kilometre taşları gibi şiirlerimiz
yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
cengelde tamtamlara vurabilmeli
ve yeryüzünde tek esir yurt, tek esir insan
gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
bütün hürriyete şiirlerimiz”

“Sevdalınız komünisttir
Yatar Bursa kalesinde...”

Nazım kuşkusuz en güzel eserlerini 13 yılını geçirdiği zindanlarda vermiştir. Dışarıdaki mücadeleden fiilen kopuk olmasına rağmen, kendini onların içinde, onların bir parçası gibi hissedebilmiş, neredeyse her toplumsal gelişmeye içeriden yazdığı eserleriyle yanıt vermiştir. İçeride devrimci bir yaşamı örmüş, her gününü ve saatini kendini geliştirebilmek, daha iyi üretebilmek için geçirmiş, dört duvar arasında kilometrelerce uzakta olan halklara bile umut olmayı başarabilmiştir. Karanlığın, açlığın, sefaletin olduğu ortamda tek başına kalsa bile gelecek günlere inancını hiçbir zaman yitirmediğini her fırsatta dile getirmiştir. Hapislerde boşu boşuna çürüdüğünü iddia edenlere büyük bir öfke ve kızgınlıkla yanıtını vermiştir.

Sevdalınız komünisttir
On yıldan beri hapistir,
Yatar Bursa kalesinde
Hapis amma, zincirini kırmış yatar
En ala mertebeye ermiş yatar
Yatar Bursa kalesinde

Tepeden tırnağa enternasyonalist!

Nazım’a yönelik saldırılardan biri de onu salt milliyetçi şiirler yazan bir şair olarak tanıtmaktır. En sık kullandığı “memleketim” vurgusunu ise milliyetçilikle özdeşleştirdiler. Nazım’ın çok sevdiği “memleketim”den kastettiği, bu ülkenin ezilen, sömürülen, açlığa, sefalete mahkum edilen ama her zaman üreten, “destanımızda yalnızca maceraları olan” emekçilerdi.

Ancak Nazım’ın yüreği hiçbir zaman tek başına Türkiye’deki işçi ve emekçiler için çarpmadı. Enternasyonalist yanıyla halkların kardeşliğini vurguladı, her gelişmeye sınıfsal bir tutumla yanıt verdi. Onu dünyaca ünlü kılan, dünya işçi ve emekçilerinin sahiplenmesine yol açan en güçlü yan da budur.

Dışarıda ve içerideyken, halklara ve devrimcilere karşı yapılan saldırılara, katliamlara büyük öfke duymuş, onların direngenliklerini, kazanılmış zaferlerini de büyük bir coşkuyla selamlamıştır. Tüm bunları büyük bir renk ahengiyle şiirlerine yansıtmıştır. Öyle ki, Habeşistanlı bir devrimcinin karısı Taranta-Babu’ya yazdığı mektuplarda İtalya’nın tarihini, ekonomisini, siyasi gelişmelerini, aşkı yansıtan mektuplarla, faşizmin acımasızlığını bütün açıklığıyla vermiştir.

2. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da direnişe öncülük eden Komünist Partisi üyesi Gabriel Peri’nin kurşunlanması onda derin izler bırakmıştır. Keza yine Sovyetler’de direnen genç partizan Tanya’nın asılması, Nazım’ın öfkesini ve Tanya’nın direngenliğinden dolayı ona beslediği derin sevgi ve saygıyı yansıtmaktadır. Bu örnekler alabildiğine çoğaltılabilir. Çünkü Nazım’ın yüreğinin yarısı buradaysa yarısı Çin’dedir. Nazım, Sovyetler Birliği’ni büyük tarihsel kazanım olarak görmüş ve Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerde yaşanan gelişmelerden büyük heyecan duymuştur. Macaristan’ı ziyaretinden sonra yazdığı dizeler onun geleceğe dair özlemlerini de yansıtmaktadır.

“Hoşça kal
Belki yine gelirim.
Belki ömrüm vefa etmez.
Ama bilirim, gün olacak, bilirim,
senden bize, bizden sana misafir gidilip gelinecek,
bir bahçeden bir bahçeye geçer gibi.”

Nazım sadece dizeleriyle değil pratiğiyle de enternasyonal mücadeleye hizmet etmiştir. Hapishaneden çıktıktan sonra ülkesini terketmek zorunda kalarak Sovyetler Birliği’ne gitmiştir. Yaşamının geri kalan kısmını uluslararası proletaryanın çıkarları doğrultusunda geçirmiştir. Savaşa karşı oluşturulan Dünya Barış Konseyi’nin yöneticiliğini yapmış ve bu vesileyle birçok ülkeyi ziyaret etmiştir. Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Türk askerlerinin Kore’ye gönderilmelerine karşı çıkan Nazım Hikmet, bu konuda aktif bir mücadele yürütmüştür.

Emperyalist saldırganlığın giderek tırmandığı, Afgan halkından sonra Ortadoğu’yu ele geçirmek için Filistin halkının vahşi bir katliamdan geçirildiği günümüzde Nazım’ın tavrı, günümüz “aydın”larına örnek olmalıdır.

Tüm bu anlatımlardan sonra Nazım’ın eksiklikleri, hataları yok mudur denebilir. Kuşkusuz sayılabilecek birçok yan vardır. Kürt sorunu karşısında aldığı ilgisiz tutumdan yurt dışına çıkmasına kadar bir dizi konuda eleştiride bulunulabilir. Ancak bizim için belirleyici olan 61 yıllık yaşamının her evresinde devrimden, sosyalizmin ve eşit özgür bir dünyanın yaratılması özleminden hiçbir zaman vazgeçmemesi ve bu değerleri yaşamında herşeyin üstünde tutmasıdır. Tüm yaşamını proletaryaya ve dünyanın ezilen halklarına adamasıdır.

Nazım Hikmet’in Türkiye’de (içeride ya da dışarıda) bulunduğu zamanların ülkenin en karanlık, en zorlu dönemleri olduğunu hatırlatmak faydalı olacaktır. Ülkede ağır baskı ve sömürü koşulları altında, devrimci hareketin olmadığı, sınıf hareketinin oldukça cılız olduğu bu zor dönemlerde, Nazım yüce ideallerini, komünizmi her zaman canlı tutmuş ve inancını hiçbir zaman yitirmemiştir. Herkesi yaşamının her döneminde aktif olarak devrimci mücadeleye çağırmıştır. Biz de son sözlerimizi onun çağrısıyla noktalayalım.

“Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına
at!
Akın var
Güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!”