18 Mayıs'02
Sayı: 19 (59)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermayenin işçi sınıfı hareketi içindeki ajanları
  Yakıcı sorunlar karşısında yasak savma tutumu
  Göstermelik eylem işçilerin basıncı karşısında zamanından önce bitirildi
  Lastik işçisi grev hakkına sahip çıkmalıdır!
  Kamuda çalışan binlerce işçi ve emekçinin tasfiyesi gündemde
  Kamu bankalarında büyük tasfiye
  Yonca Teknik işçisi greve devam ediyor
  16. Geleneksel İTÜ Şenliği ve devrimci tavır
  Paralı Eğitim Karşıtı Öğrenci Platformu Bülteni'nden...
  Platform çalışmasının güncel sorunları
  Düzen siyasetinin açmazı ve iflası
  AB tartışmaları, yoksulluk ve demokrasi...
  Siyonizm ve uluslararası emperyalizm/2
   Hollanda parlamento seçimlerinde politik deprem
   Türkiyeleşme" politikasının içyüzü ve birleşik mücadelenin gerekleri
   Filistin kazanacak!..
   Kadın hakları için ayağa kalkın!..
   Faşizmin işkencehanelerinde ser verip sır vermedi!..
   Ezilen halklarla dayanışmayı yükseltelim!
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Filistin kazanacak!..

Sema Sultan

İsrail’in 29 Mart saldırısıyla birlikte yarım asırdan fazla bir süredir kanamaya devam eden Filistin’deki yara, halkları ve emekçi sınıfları emperyalizme ve sömürgeleştirme politikalarına karşı çok önemli bir sorgulama noktasına getirdi. Filistin halkı muazzam güç dengesizliğine rağmen direnen halkın yenilemeyeceğini bir kez daha gösterdi. Filistin halkı, Oslo süreci ve devamının, kendisinin kolonileştirilmesi, topraksızlaştırılması, toplama kamplarında işkenceli günler ve katliama tabi tutulması anlamını taşıdığını çok iyi biliyor. Kendi kaderinin tayini için görkemli bir direniş sergiliyor. Filistin intifadası ve direnişi “Ortadoğu Barış Projesinin” çöküşü anlamına geldiği gibi, halkların özgürlük mücadelelerine büyük bir moral güç olma özelliğini de taşıyor. Bir anlamda halkların nabzı, siyonst ırkçılığa boyun eğmeyen, aşağılanmayı kabul etmeyen Filistin direnişinde atıyor.

29 Mart’tan bugüne kadar yaşanan gelişmeleri bütün dünya izliyor. Binlerce Filistinli katledildi. F-16 savaş uçakları, Mervoka tankları ile Filistin kentleri, köyleri yerle bir edildi. Beş binden fazla insan tutuklandı. Toplu mezarlar öldürülen kadın ve çocukların cesetleriyle dolduruldu. El Halim, Beytulhalim karayolu üzerinden inşa edilen dev toplama kampına çok sayıda çocuğun götürüldüğü, fiziki ve psikolojik işkenceye tabi tutulduğu çok açık ve İsrail bunu gizleme gereğini bile duymuyor. Araplar topraklarından sürülüyor. Yaşanılanların bir tek adı olabilir. O da Şaron önderliğindeki ve İşçi Partili koalisyonun “Erez İsrail”in, yani “Büyük İsrail”in ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmesi hırsıdır!

Gençliğini Filistinliler’i kaçırmak için tedhiş hareketleri düzenlemekle geçirmiş, sonrasında Sabra ve Şatilla’da iki bine yakın Filistinli’yi katlederek “Katil” ünvanını kazanmış Şaron, “Erez İsrail” için “vaat edilmiş” toprakların Araplardan arındırılması operasyonuna girişti. Amaç, “homojen” bir İsrail devletinin kurulmasıdır. Bu proje hep siyonistlerin tarihi hayalleri olageldi.

1949’da 800 bin civarında Filistinli’nin yaşadığı toprakları terk etmek zorunda bırakılmalarıyla kurulan İsrail’in ufkunda sürekli Batı Şeria’yı da kapsayan büyük bir devlet olmak var oldu. 1948’de çizilen sınırlarını sürekli yayılma ve işgal ile iki üç kat büyüttü. Filistin halkının işgale karşı direnişi ise hep var olageldi. Oslo görüşmeleriyle birlikte yeni bir döneme girildi. 13 Eylül 1993’te imzalanan Oslo Anlaşması’yla Arafat Filistin mücadelesine çok ağır bir darbe vurdu. Arafat, Filistin topraklarının %78’ini İsrail’e bırakarak Filistin topraklarının %22’sine Filistin adına razı oldu. Bu, Arafat önderliğince pratikte İsrail işgalinin kabullenişi ve İsrail’in yarattığı yıkım ve sömürgecilik politikalarının görmezden gelinişi anlamına geliyordu. Oslo, Filistin halkının sömürgeleştirilmesinin meşrulaştırılmas belgesiydi. Filistinliler’e sabretmek dışında başka bir şey vermeyen Oslo, “Erez İsrail”e giden yolda sadece bir ara duraktı. Bu anlaşmayla Filistin topraklarına dönen Arafat’ın on yıla yakın bir süre boyunca Kahire, Amman, Washington hattındaki geliş gidişlerinden Oslo’da vaat edilen “devlet” çıkmadı. İsrail ise yayılmacı, işgalci politikalarını katmerleştirerek uygulamaya devam etti. Camp David ise Oslo’nun daha gerisindeydi. ABD’nin Clinton eiyle oturtmak istediği yeni “barış” süreci, Filistin’e Doğu Kudüs’te sadece ofis açma hakkı tanırken, İsrail’e Kudüs’ü edebi başkenti ilan etme yolunu açıyordu. Yine, Filistin devletinin “askersiz” olmasını dayatıp mültecilerin topraklarına dönme hakkını kabul etmiyor ve Filistinliler’in 1949’daki BM kararlarından bu yana elde ettiği bütün hakları ortadan kaldırıyordu.

Oslo sürecinden bugüne kadar Arafat’a biçilen rol, İsrail adına polislik yapma, direniş güçlerini bastırma ve reformist-teslimiyetçi platforma çekmenin ötesinde başka bir şey olmadı. Nitekim 29 Mart 2002 tarihi öncesinde ABD Ortadoğu özel temsilcisi Zinni’nin Arafat’a dayattıkları en dolaysız tanımıyla Filistin’in bütün değerlerini teslim etmeyi ve direnişçilerin tutuklanmasını, İsrail’in operasyonlarına (her türlü kurum-kuruluş, cezaevi ve yer) izin verilmesini içeriyordu. Kısacası, Amerikan “barış” planı ihaneti dayatmasından başka bir şey değildi. İsrail’in resmi politikası olan Filistinliler’i tanımama, bir halk ve toplum olarak örgütlenmesine izin vermeme, kölelik sınırları içinde “yaşam” hakkından başka bir şey tanımama, aslında Arafat’ın da sınırlarını tanımlıyordu. Nitekim İsrail istediği zaman Arafat.ın bir adım kıpırdamasına izin vermeyeceğini, İslam Ülkeleri Konferansı toplantısına katılmasına getirdiği ambargo ve diğer yaklaşımlarıyla çok net ortaya koydu.

Daha önce de defalarca tekrarlandığı gibi bir günde Arafat’ı muhatap olmaktan çıkarma, tekrar ABD planı doğrultusunda görüşmelere kabul etme senaryolarını izliyoruz. Kısa vadede tecrit, yıldırma, baskı politikalarıyla masa başında Arafat eliyle önemli sonuçlar almak istedikleri açık, ama uzun erimli politikalarında işbirlikçi bir Filistin önderine dahi tahammül etmediklerini, Filistinliler’i taraf olmaktan tamamen çıkarmak istediklerini görüyoruz. İsrail-ABD stratejik bloku, Filistin sorununu Arap işbirlikçi zeminine taşıyarak Filistinlileri Ürdün’e sürmeyi hedeflemektedir. Kukla Ürdün devleti çatısı altında Filistinlileri de birleştirerek “nihai çözüm”ün önemli bir aşamasını gerçekleştirmeyi planlamaktadırlar. Şaron-Bush ikilisinin Arafat ismi etrafında dillendirdikleri muhatap almama, güvenmeme tavrının anlamının erçekte Filistin halkı olduğunu görmek gerekir. Amerikan “Barış” projesinin Filistinliler için Ürdün’e sürülmek veya İsrail’in otoritesi altında ulusal kimliğini, tarihini ve topraklarını unutarak kölece yaşamak olduğu çok açık. Bu projenin ana hatlarını Kiriat Arba’daki bir Yahudi yerleşimci olan Yosi Şarvit şöyle özetliyor: “Bu savaş bittiğinde bu topraklarda kalan Araplar isterlere İsrail otoritesi altında yaşamak, ya da gitmek konusunda serbesttirler.”

Bir kez daha vurgulamalıyız ki, bugünkü katliamların nedenini Şaron’un şu sözlerinden başka bir şey daha iyi anlatamaz: “Ben uluslararası ilkeler falan bilmem. Bu topraklarda doğacak her Filistinli çocuğun hayatta kalması, nesillerinin devam edeceği anlamına gelir. Bir vuruşla 750 Filistinli’yi öldürdüm (1956 Refah mülteci kampında). Askerlerimi Arap kızlarına tecavüz etmeleri için cesaretlendirdim. Zaten Filistinli kadınlar Yahudilerin kölesidir.” (Şaron’un General Quze Merham’a verdiği demeç. 1956) (Evrensel, 1 Nisan 2002)

Bugün Filistin halkı emperyalistlerin ve siyonistlerin silahlarının üstünlüğüne karşı onurlu yaşam ve özgürlük mücadelesiyle birlikte geleceğini kazanma ve Özgür Filistin’e ulaşma savaşını veriyor. Daha öncesi bir yana son 54 yıldır yaşadığı acıların, ödediği bedellerin ve ortaya koyduğu büyük direnişlerin karşılığını mutlaka zaferle sonuçlandırmak istiyor.

Ezilen bütün sınıf ve halklar ya emperyalizmin çıplak yüzünü sergilediği Filistin işgaline karşı tavır alacak, “global düzen”, “ideolojilerin sonu” yalanını tuzla buz edecek, ya da egemen politikaların yedeğine düşmekten kendini kurtaramayacaktır.

Kuşkusuz ABD egemenliği yıkılmaz değildir. Vietnam halkının başardığını bugün ezilen halkların gerçekleştirmemeleri için bir neden yoktur. Kürdistan devrimi açısından da Filistin direnişinden çıkarılması gereken çok büyük dersler var. Öcalan teslimiyet ve tasfiyeci ihanetinin sunduğu “Barış” çizgisi ile Filistin halkına dayatılan köleleştirme politikası arasında özünde bir fark yoktur. Halkımız da ABD patentli, TC özel savaş politikalarına karşı mücadele tarihinin ve parti tarihimizin direniş geleneklerine ve değerlerine mutlaka sahip çıkacak ve teslimiyetçi-ihanetçi İmralı platformunu yerle bir edecektir.

Er veya geç, ama bir gün mutlaka...