09 Şubat '02
Sayı: 06 (46)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin Ortadoğu macerası, Türk devleti ve Kürt liberalleri
  Emperyalizme kölelik ve düzenin çözümsüzlüğü
  Kamu işçisinin direnişi örme sorumluluğu
  Yıkıntıların altından kapitalist düzenin vahşi yüzü çıktı!
  Demokratikleşme yalanı ve burjuva ikiyüzlülüğü
  "Sendika yönetiminin ihanetine uğradık"
  Her düzeyde parasız eğitim!
  Emperyalizmin çıkarları için kardeş halkların kanı akıtılmak isteniyor
  KESK genel kurulları sürüyor...
  "Başka bir dünya mümkün" ve zorunlu!..
  Hükümet vizesi için uşaklık sınavı
  Üniversite-sermaye işbirliği üzerine
  Almanya: Faşist NPD'nin kapatılması davası...
  Emperyalist savaşın yeni halkalarından biri: Filipinler
  Teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilik çizgisi...
   "Anadilde eğitim" kampanyası ve TC!..
   F tipi sağlığa zararlıdır!
   Tecrit ve tredmana bağlı olarak Sincan F Tipi Cezaevi'nde yaşananlar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devlet, F tipi cezaevlerinin insana öldürücü zararlar verdiğini kabul etmeli ve bunları işkence aracı olmaktan çıkaracak düzenlemeleri yapmalı

F tipi sağlığa zararlıdır!

Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu

Roma İmparatoru Frederick II, bilim dünyasında, yaptığı acımasız deneyle tanınır.

Frederick, “Yeni doğan bebeklerle sosyal ilişki kurulmazsa, bebekler, ana dillerini değil, her insanın doğuştan bildiği, insanlığın ortak dilini konuşurlar” hipotezini sınamak için, yeni doğmuş birçok bebeği, annelerinden ayırıp bir kurumda tecrit etmiş ve bakıcılarının bebekleri yalnızca, beslemeleri, giydirmeleri ve yıkamalarına izin vermiştir. Başka hiçbir sosyal ilişkiye girmeyen bebeklerin tümü, varlığına inanılan tanrısal bir dili veya ana dillerini konuşamadan ölmüşlerdir. Bir gözlemcinin deneyle ilgili yorumu şöyledir:

“Öldüler, çünkü bebekler, onlara bakanların coşkulu yüzleri, sevecen dokunuş ve sözleri olmadan yaşayamadılar”. Günümüzde benzer deneyler yapmak olanaksız. Fakat bebeklerde, sosyal uyaran eksikliğine bağlı olarak gelişen ruhsal bozukluklarla, psikiyatri kliniklerinde karşılaşmak mümkün. Hospitalizm, kurum sendromu, anne yoksunluğu ve psiko-sosyal cücelik gibi isimler verilen bu tür bozukluklara, bakımevlerinde kalan veya uzun süre hastanede yatan çocuklarda sık rastlandığı biliniyor.

Tecrit, “ötekine” açlıktır

Her insan yavrusu filogenetik olarak insan olma potansiyelini taşımakla birlikte, ancak öteki insanlarla ilişki içinde, bir başka deyişle sosyalleşerek insanlaşabilir. Sosyalleşmek, kendisi dışındakini (ötekini) tanımak ve onun tarafından tanınmayı arzulamaktır. Bir bebeğin ilk anlamlı gülüşünü, ilk sözcüğünü heyecan verici kılan da bizi tanımaya başlamasıdır. Tanımak ve tanınmak, ego’nun (ben) işlevidir. Doğuştan bildiğimiz bir kutsal dil olmadığı gibi, bebeğin ruhsal dünyasında “ben” diyebileceğimiz bir yapı da başlangıçta yoktur. Ben, dış dünyayla ilişki yoluyla kurulur. Bebeğin “ben”i, kendisine bakım verenin, çoğunlukla annesinin, ona yansıttıklarından oluşur. Anne; dokunuşları, ninni söyleyen sesi, memesi, sütünün tadı, yüzü, bakışı, dışarıdan gelen aşırı uyaranları, hatta sırtına vurarak gazını çıkarrken yaptığı gibi, bebeğin iç uyaranlarını bile denetleyebilmesi ile bebeğin kendisini nasıl hissettiğini belirler. Erken dönemde, bebek için “ben”, bu hissedişler ve bunlara eşlik eden imgelerden ibarettir. Bebek, kendini büyük ölçüde, annenin yansıttığı kadarıyla, annesi üzerinden tanır. Bu dönemde ben ötekidir, öteki de ben. Belleğin gelişimiyle birlikte, bu imgeler organize olur ve artıkdaha düzenli bir öyküyü oluşturan anılar bütünü olarak anneden ayrı bir “ben” kurulur. Ancak ötekinin varlığında, onun yansıtmalarıyla kurulabilen bir yapı olarak “ben”, sürekli kendini yeniden kurmak zorundadır. Bu nedenle kuruluşunda ve daha sonra dağılmamak için, sürekli ötekine ihtiyaç duyar. Bir başka deyişle insanlar, bebek veya erişkin, yalnızca bakım değil, bakılmak, bakışmak da isterler.

Bir mahkûm, hücreye kapatılmanın ne demek olduğunu şöyle anlatıyor; “... İnsanlar, ruh hallerini ve duygularını başka insanlarla birlikte yaşarlar; kendini insan olarak ifade edebilmen için, yanında bir insana ihtiyacın vardır. Tecritte insanın her ruh hali boşluğa akmaktadır, keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, bunlarla hiçbir yere varamazsın, yani bunları yaşayamazsın. Bu, yaşanan her şeyin senin içinde kalması anlamını taşımaktadır. Sen, senin içine hapsedilmişsin ve öyle kalacaksın”. Yaşanan her şeyin içinde kalması veya “öteki”nin yitirilmesi benlik için katlanılması çok zor bir durumdur. Çünkü ben’in kendini tanıdığı yer “öteki”dir. Keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, bu hallerin “öteki”nden yansıyıp sana geri dönünce gerçekten senindir.Yansıtan bir “öteki” yoksa, her ruh halin, yani ben’in, boşluğa akar. Bu nedenle öznenin en kırılgan bileşenidir beni. Sürekli parlak yüzeyler arar, yansımak, göze görünmek ister, anlatır, yapar, eder, yazar, çizer, bakmak, bakılmak ister. Tekrarlayan yansımalarla kurar kendini ve “öteki”nin yokluğunda boşlukta dağılmaya başlar. Sınırları keskinliğini yitirir, bulanıklaşır.

Her benin dayanma süresi, dağılma şiddeti farklıdır ancak her ben, “ötekini” yitirmekten etkilenir. Laboratuvar ortamında yapılan deneyler, duyusal yalıtım uygulanan kişilerde, algı sapmaları (halüsinasyon, illüzyon), düşünce bozuklukları (sanrı) ortaya çıktığını göstermiştir. Bir başka deyişle “ötekinin” yitirildiği yerde, yavaş yavaş “ben” de yiter. Geriye kalan, ben’in ardındaki, sırasız, zamansız, dağınık, imgeler yığını, yani bilinçdışıdır.

Grup tecriti

Tek kişilik bir hücrede tecrit, “ben”in hızla dağılmasına neden olurken, küçük grup halinde tecrit de daha yavaş ama benzer etkilere yol açar. Üç veya beş kişinin bir hücreye kapatılması küçük grup tecritidir. Küçük gruplar halinde kalınan koğuşlarda doyurucu bir kişilerarası etkileşim olanaklı değildir. Ünlü psikoterapist Irvin Yalom, “Grup Psikoterapisi” adlı kitabında, kişilerarası etkileşimin doyurucu düzeyde olabilmesi için grubun en az 7-8 kişiden oluşması gerektiğini belirtmektedir. Yalom’a göre bir grupta üye sayısı, 3-4 kişi ise, grup dinamiği kolayca bozulur. Bu nedenle kitabında, 3-4 kişilik gruplarda verimli bir grup etkileşimi sağlamaya çalışmanın boşuna olduğunu vurgular. Uzun süre grup içinde bir arada yaşayan insanların, büyük grubun içinde kalan, ancak kendilerine belirli bi özerklik sağlayan alt gruplara gereksinim duydukları bilinmektedir. Grup üyelerinden iki veya daha fazlasının birbirleriyle olan ilişkilerinden, tüm grupla olana göre daha fazla doyum sağlamaları alt gruplaşma olgusunun temel nedenidir. Alt gruplar, kendilerini çeşitli yönlerden birbirlerine yakın bulan grup üyelerince oluşturulur. Alt gruplar, büyük grubun baskısına karşı dayanışma sağlamalarının yanı sıra, büyük grubun demokratkleşmesine de katkıda bulunurlar. Üye sayısı 3-5 arasında olan gruplarda alt grup oluşması, bazı grup üyelerinin, grup içi tecritine yol açabilir.

Sağlıklı bir alt gruplaşma ancak 10-15 kişilik daha kalabalık gruplarda olabilir.

Bilimsel açıdan, “F tipi cezaevi sağlığa zararlıdır” önermesi, “Sigara sağlığa zararlıdır” önermesi kadar doğrudur. Tecritin, ruhsal, bedensel etkileri göz önüne alındığında, bir veya üç kişilik hücrelerde tutulmanın, herhangi bir ceza değil, işkence olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca yapılan çalışmalar, cezaevlerindeki intiharların büyük kısmının, özel cezaevlerinde, özellikle de hücrelerde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Baroların önerdiği “üç kapı üç kilit” formülü, ölümleri durdurabilir.

F tipi cezaevleriyle ilgili olarak son bir yılda yaşanan ve her biri “Gece Yarısı Ekspresi”ni yaya bırakacak bunca olaydan sonra, devletin yapması gereken, F tipi cezaevlerinin insan sağlığına öldürücü zararlar verdiği gerçeğini kabul etmek ve bu cezaevlerini işkence aracı olmaktan çıkaracak düzenlemeleri yapmaktır. Ancak Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı “Cezaevi İdaresi El Kitabı”ndaki “Terörist haberleşmediği zaman sudan çıkmış balık gibi olur” hipotezini ispatlama inadı sürdürülürse, suyu ararken çırpınarak ölen seksen yedi kişiye yenilerinin eklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Frederick II, 13. yüzyıldan, çağdaş “imparatorlara” sesleniyor, “Ben denedim, hepsi öldüler!”

(Radikal 2/3 Şubat 2002)



Mamak İşçi Kültür Evi’nde Nazım etkinliği...

Devrimci değerlerimizden
kirli ellerinizi çekin!..

Zulüm, ölüm ve kin kusuyor efendiler. Efendiler sömürünün, katliamların ve zulmün tarihini yazmaya devam ediyorlar. Ve tarihin derinliklerinden efendilerin yüzüne çarparak haykırıyor Nazım, “umut, umut, umut umut insanda...”. Umut sınıfsız sömürüsüz bir dünyada.

Efendiler bir gün gelip saltanatlarının yıkılacağından korkuyorlar. Milyonlarca işçi ve emekçinin emeğinin sömürüsü üzerinden saltanat kuranlar bugün devrimci değerlerin içini boşaltmaya çalışıyorlar. Tüm yaşamını, köleleştirilmiş sınıfların kurtuluşuna adamış ve bunun için uzun yıllar baskıya ve zulme uğratılmış, hapislerde süründürülmüş devrimcileri ölümlerinden sonra zararsız putlar haline getirmektir amaçları. Bu yıl da kokuşmuş düzen komünist şair ve mücadele adamı Nazım Hikmet’i, 100. doğum yılı vesilesiyle “sahipleniyor” ve onu bu yolla ehlileştirmeye, düzen için zararsız bir azize çevirmeye çalışıyor. Ve Nazım’a yönelik bu sinsi ve çirkin saldırı kampanyası tarihten bugüne yaratılmış değerleri de hedef alıyor.

Mamak İşçi Kültür Evi olarak bu sinsi kampanyaya karşı mücadele çerçevesinde ve en büyük devrimci değerlerimizden birini emekçilere malletmek amacıyla, 3 Şubat’ta Nazım Hikmet konulu bir etkinlik düzenledik. Çıkardığımız çağrı bildirileriyle Tuzluçayır’da evleri tek tek dolaştık. İldeki demokratik kitle örgütlerine, kafelere, kitapevlerine ve bölgeye çağrı afişlerimizi astık.

Etkinliğimiz, Nazım Hikmet’in devrimci komünist kimliğini vurgulayan, onun işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin gelecek umudunu yaşamı ve sanatıyla simgeleyen devrimci bir sanatçı olduğunu anlatan bir sunumla başladı. Ona yönelik bu ideolojik saldırının ezilen sınıfa yönelik ekonomik-sosyal-siyasal saldırıların bir parçası olduğunu dile getirildi. Nazım’ın “...ve dolaşacaktır salına salına bu memlekette hürriyet” şiirinin yazılı olduğu pankartın asılı olduğu bir sahne hazırlandı. Mamak İşçi Kültür Evi Tiyatro Atölyesi Nazım’ın yaşamını ve mücadelesini şiirleriyle sahneledi.

Çocuk ve yetişkin yaş grubunun ortak şiir dinletisinin ardından müzik topluluğumuz yine ustanın şiirlerinden türküler söyledi. Bir dostumuzun bağlamasıyla katıldığı etkinliğimiz halaylarla sona erdi. 60 kişilik bir katılım sağlandı. (Paralel başka bir etkinlik olmasaydı eğer daha iyi bir katılım gerçekleşebilirdi). Etkinlik coşkulu bir havada geçti ve konuklarımız tarafından beğenildi.

Kültür ve sanatın, sınıf mücadelesindeki öneminin bilinciyle davranmaya devam edeceğiz. Kokuşmuş düzenin kirli ellerini değerlerimize ve devrimci kültürel mirasımıza bu denli kolay uzatmaya yeltenmesine izin vermeyeceğiz.

Mamak İşçi Kültür Evi çalışanları