09 Şubat '02
Sayı: 06 (46)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin Ortadoğu macerası, Türk devleti ve Kürt liberalleri
  Emperyalizme kölelik ve düzenin çözümsüzlüğü
  Kamu işçisinin direnişi örme sorumluluğu
  Yıkıntıların altından kapitalist düzenin vahşi yüzü çıktı!
  Demokratikleşme yalanı ve burjuva ikiyüzlülüğü
  "Sendika yönetiminin ihanetine uğradık"
  Her düzeyde parasız eğitim!
  Emperyalizmin çıkarları için kardeş halkların kanı akıtılmak isteniyor
  KESK genel kurulları sürüyor...
  "Başka bir dünya mümkün" ve zorunlu!..
  Hükümet vizesi için uşaklık sınavı
  Üniversite-sermaye işbirliği üzerine
  Almanya: Faşist NPD'nin kapatılması davası...
  Emperyalist savaşın yeni halkalarından biri: Filipinler
  Teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilik çizgisi...
   "Anadilde eğitim" kampanyası ve TC!..
   F tipi sağlığa zararlıdır!
   Tecrit ve tredmana bağlı olarak Sincan F Tipi Cezaevi'nde yaşananlar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Demokratik hak ve özgürlükleri kazanmak ve kullanmak dişe diş bir mücadeleyle mümkündür...

Demokratikleşme yalanı ve burjuva ikiyüzlülüğü

Kimi burjuva liberal çevreler tarafından dahi alenen faşistlikle itham edilen gündemdeki “mini demokrasi paketi” üzerine çok söz söylendi. Bu açık ithamın da gösterdiği gibi düzen içinden gelen eleştiriler bile oldukça sert. Ancak sertliği oranında da sınırlı eleştiriler bunlar. Gerek basından gerekse de politik çevrelerden yürütülen bu muhalefetin sınırları, kurulu düzenin sahiplenilmesi/korunması duvarında bitiyor. Böyle olunca da sertliği bir işe yaramadığı gibi, çifte standartlarının göstergesi olmaktan öteye gidemiyor.

Çifte standart, özgürlükleri sadece kendi sınıfları için tanımak ve sahiplenmek, ezilen sınıflar içinse yok saymak tutumuyla ortaya çıkıyor. Bu, bugünkü yasal düzenlemelere karşı çıkışlarında da çok bariz biçimde karşımıza çıkıyor. Diyorlar ki; bu tasarı bu şekilde yasalaşırsa en küçük bir eleştiri dahi suç kabul edilecektir. Günaydın!.. Yasanın eski haliyle bile en küçük eleştirisi suç kabul edilenler sürekli bir kovuşturma, soruşturma, yargılama ve cezalandırmaya tabii tutulurken neredeydiniz? Devrimci basının sesi her türlü yasal-yasadışı baskı ve şiddetle boğulmaya çalışılırken; gazete binaları bombalanır, gazeteciler kaçırılıp kaybedilirken, devrimci yayın sahipleri onlarca yıl hapisle cezalandırılır, çalışanları işkence ve eziyetle caydırılmaya çalışılırken neredeydiniz? Pek çoğu hukuken fikir suçusu kapsamında yargılanmakta olan siyasi tutsaklar katledilirken nerede, ne yapıyordunuz?.. Bugün değiştirilmeye çalışılan yasalar dahil pek çok faşist yasanın kaldırılması/DGM’lerin kapatılmasını da içeren bir dizi taleple başlattıkları (ve halen sürmekte olan) direniş karşısındaki tavrınız nedir?.. Daha da çarpıcısı, herhangi bir eleştiri bile içermeyen, son derece doğal olduğu kadar uluslararası hukuka uygun/iç hukuka da ters duuml;şmeyen, Kürtçe eğitim dilekçesine yönelik fiziki ve hukuki şiddet karşısında ne yaptınız?.. Cevap ortada. Sizden olmayanlara hiçbir hakkı reva görmediniz, haklarının gasp edilmesine, hatta sırf bu amaçla katledilmelerine sessiz kaldınız, çoğu durumda ise destek çıktınız...

Burjuva liberallerin özgürlükler konusundaki bu çifte standardı, aynı zamanda, burjuva düzenin yasaları uygulamadaki çifte standardını da gösterir. Burjuva yargı sistemi yasaları suçlunun mensup olduğu sınıfa göre yorumlamakta öylesine ustalaşmıştır ki, örneğin, binlerce insanın milyarlarca lirasını çalan bir bankacıya hiçbir ceza verilmezken, bir kişinin bir tane tişörtünü çalan çocuk onlarca yıl hapisle cezalandırılabilmektedir. Bu, tüm yasalarda olduğu gibi, düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenleyen (kısıtlayan) yasaların yorumunda da aynen geçerlidir. “Kürtlerin de kendi dillerinde yayın yapabileceği” fikri, örneğin, bir TÜSİAD üyesi tarafından ifade edildiğinde, hiçbir savcının aklına bu burjuvayı bölücülükle suçlamak ve yargılamak gelmemekteir. Fakat aynı görüş bir Kürt, bir devrimci tarafından açıklanmaya kalkıldığında iş değişmekte, burjuva yargı derhal harekete geçmekte ve o kişi en ağır cezalara çarptırılmaktadır. Daha da vahimi, pek çok Kürt ana-baba çocukları için seçmeli Kürtçe dersi isteyen dilekçe verdikleri için, tutuklanmışlardır.

İşçi ve emekçilerin demokrasiye olan ihtiyacı
burjuva yasallığının sınırlarına sığmaz

Faşist rejimin yasaları uygulamadaki bu çifte standardı, açıktır ki, en geniş işçi ve emekçi kitleler nezdinde burjuva yasaların meşruiyetini ortadan kaldırmaktadır. Giderek, yasaların herhangi bir davranışı suç olarak tanımlayıp tanımlamaması anlamını yitirmektedir. Herhangi bir eylem ve etkinliğe girişmek konusunda, birey için yakalanıp yakalanmama, gruplar içinse güç dengeleri belirleyici önem kazanmaktadır. Bu, burjuva yasaların suç olarak tanımladığı pek çok davranışın gerçekte en doğal temel haklardan olmasıyla da ilişkilidir ve yasaların meşruiyetini yitirmesinin bir başka nedeni de budur.

Burjuvazinin düzeninde sadece hakların kullanımına yönelik yasal yaptırımlar ve yasaları uygulamadaki çifte standart değil, yasalarla uygulamadaki zıtlıklar da meşruiyet sorununu büyütmektedir. Anayasa ve yasaların hak olarak tanıdığı bir tutum, çoğu kez, uygulamada suç kabul edilmekte, hakkın kullanımı polis zorbalığı ile engellenebilmektedir. Buna ilişkin devrimci ve sosyalist basınla Kürt basınına yönelik yaptırımlarda binlerce örnek gösterilebilir. Polis zorbalığının ise pek çok kez ölümle sonuçlandığı biliniyor.

Fakat işçi ve emekçi kitleler cephesindeki durumu anlatmak için bir başka temel demokratik ve yasal hak olan örgütlenme hakkı alanına bakmak gerekiyor. Anayasal bir hak durumundaki sendikal örgütlenme hakkının kullanımını, patronlar, en hafifinden işten çıkarmalarla engellemeye çalışmakta, kimi yer ve durumlarda ise işi silahlı saldırılara kadar vardırmaktadırlar. Devlete gelince; bu ve benzeri her gelişme karşısında kendi yasalarını uygulamak yerine tam tersini yaparak örgütlenme hakkının engellenmesinde patrona destek çıkmakta, bu amaçla da yine kendi yasalarında suç kabul edilen “silahlı saldırı”ya yönelik herhangi bir yaptırıma gitmemekte, tersine, işçileri gözaltına alma, tutuklama gibi yaptırımlar uygulamaktadır.

Yine kitleler söz konusu olduğunda, “fikir ve ifade özgürlüğü”nün alanı toplanma ve gösteri özgürlüğü ile çakışmaktadır. Özellikle de Türkiye gibi, emekçi sınıfların siyasal arenanın dışında tutulmaya çalışıldığı ülkelerde bu daha fazla böyledir. İşçi ve emekçi kitleler, ancak mücadele alanlarında ve toplu haldeyken (ve bu toplu olmanın verdiği güçle) görüş ve eleştirilerini ifade edebilmekte, taleplerini dillendirebilmektedir. Böyle her kitle gösterisi yürürlükteki yasaların bir biçimde çiğnenmesiyle sonuçlanmasına rağmen, siyasi iktidar kitlelerin karşısına yasal yaptırımlarla çıkamamaktadır.

Bu örneklerden de görüleceği gibi, işçi sınıfı ve emekçi kitleler cephesinden demokratik hak ve özgürlükleri burjuva yasallığının sınırlarıyla açıklamak, kullanmak ve korumak mümkün değildir. Tıpkı kazanımların elde edilmesinde olduğu gibi, kullanımı ve korunması için de birleşik-militan bir sınıf mücadelesi gerekmektedir. Hele de, emperyalizmin gelinen aşamadaki vahşeti göz önüne alınırsa, bunun nasıl bir dişe-diş mücadele olması gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.



Düzen ordusu özgürlükçü değil yasakçı, demokrat değil faşisttir!

“Demokrasi paketi”nin özgürlükleri daha da kısıtladığı yönlü “eleştirel” görüş açıklayan düzen kurumlarından biri de ordu oldu. Paketi hazırlayan hükümet, hükümetin başı Bülent Ecevit. Aynı Ecevit, ‘80 darbesinde partisi kapatılan, siyasi yasaklı konuma düşen bir politikacı. Kaderin cilvesine bakın ki, dün kendisine siyaset yasağı getiren ordunun bugün yasakçılık ithamına maruz kalmaktadır.

İyi de, ordu bu tür açıklamalardan nasıl bir yarar umabilir ki? Özellikle de, faşist darbelerle her seferinde de daha fazla demokratik hakkın gaspını silah zoruyla gerçekleştiren Türk ordusu?.. Sadece en son darbeyle ortadan kaldırılan demokratik hak ve özgürlüklerden ilk akla gelenleri kaba taslak sıralamaya kalksak sayfalar dolusu liste çıkacaktır. Ki, her askeri darbede olduğu gibi, ‘80 darbesinde de çiğnenen ilk ve en temel hak yaşama hakkı olmuştur. Yüzlerce insan için bu en temel hakkın ortadan kaldırıldığı, insanların sokak ortasında kurşunlandığı, işkencede-infazda katledildiği, yargısız-sorgusuz idam edildiği koşullarda hafif kalacaktır kuşkusuz, ama sıralamak gerekiyor:

‘82 Anayasası ile tüm demokratik hak ve özgürlükleri gaspeden;

DİSK’i kapatarak onbinlerce işçinin örgütlenme hakkını bir çırpıda ortadan kaldıran;

Yüzlerce sendikacı ve öncü işçiyi hapse atarak, yıllar sürecek bir tutsaklığa mahkum eden;

Yine binlerce işçinin çalışma/yaşamını sürdürme hakkını ortadan kaldırarak patronları “güldüren”;

Binlerce devrimciyi onyıllar süren yargılamalardan, zindanlara taşınan işkencelerden geçiren;

Üniversiteleri ilerici-demokrat öğretim görevlilerinden 1402 sayılı yasayla temizleyip YÖK’le kirleterek, özerk-demokratik öğrenim hakkını gaspeden;

Ve nihayet, CİA yönetim ve denetiminde kontr-gerillayı örgütleyerek binlerce cana kıyan bu ordudur. Ve böyle bir orduya yakışacak tek sıfat faşistlik olabilir.

Türkiye’nin iktidardaki gerici ve faşist partileri haklar ve özgürlükler konusunda ne düşünüyorlarsa, faşist ordusu da aynısını düşünmektedir. Gerisi sahtekarlıktır. Ama nasıl ki MHP’nin sahtekarlığı kimseyi kandıramıyorsa ordununki de kandıramayacaktır. Türkiye işçi sınıfı ve emekçi kitleleri faşist ordunun ve faşist MHP’nin işçi ve emekçi halk düşmanı karakterini ve işledikleri suçları asla unutmayacaktır. Faşist darbeler, katliamlar, idamlar, ‘77 1 Mayıs’ı, Maraş ve Çorum katliamları hafızalardan silinebilecek olaylar değildir. Kaldı ki, bugünkü icraatı dünü aratacak durumda olmadığına göre, unutturmak da mümkün olmayacaktır.