09 Şubat '02
Sayı: 06 (46)


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin Ortadoğu macerası, Türk devleti ve Kürt liberalleri
  Emperyalizme kölelik ve düzenin çözümsüzlüğü
  Kamu işçisinin direnişi örme sorumluluğu
  Yıkıntıların altından kapitalist düzenin vahşi yüzü çıktı!
  Demokratikleşme yalanı ve burjuva ikiyüzlülüğü
  "Sendika yönetiminin ihanetine uğradık"
  Her düzeyde parasız eğitim!
  Emperyalizmin çıkarları için kardeş halkların kanı akıtılmak isteniyor
  KESK genel kurulları sürüyor...
  "Başka bir dünya mümkün" ve zorunlu!..
  Hükümet vizesi için uşaklık sınavı
  Üniversite-sermaye işbirliği üzerine
  Almanya: Faşist NPD'nin kapatılması davası...
  Emperyalist savaşın yeni halkalarından biri: Filipinler
  Teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilik çizgisi...
   "Anadilde eğitim" kampanyası ve TC!..
   F tipi sağlığa zararlıdır!
   Tecrit ve tredmana bağlı olarak Sincan F Tipi Cezaevi'nde yaşananlar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Üniversite-sermaye işbirliği üzerine

Üniversite ve sermaye işbirliği, en az burjuvazi kadar biz işçi ve emekçi çocukları, devrimci ve ilerici gençler, hatta işçi ve emekçiler tarafından ilgi duyulmaması gereken bir konu. Yalnızca eğitimin ticarileştirilmesi yönünden değil, fakat ideolojik-siyasal bir saldırı olarak üniversite-sermaye işbirliğini ele almak, bu saldırıyı karşılamak zorundayız. Bu işbirliğini teorik arka planı ile ele aldığımızda görülecektir ki, uzun bir süredir yaşadığı bunalımı yine bizlere fatura etmek isteyen burjuvazinin kapsamlı bir saldırı programıyla karşı karşıyayız.

Üniversiteler: Düzenin yeniden üretim merkezleri

Üniversite ilk kurulduğu çağdan itibaren temel bir işleve sahip oldu. İşlevi, verili düzenin sürekli bir biçimde yeniden üretilmesini sağlamaktır. Kilise bünyesinde, keşişlerin ve kilise görevlilerinin yetiştirilmesini sağlamak için verilen eğitimle başlayan süreç, sonrasında lonca yapısıyla birlikte giderek değişti. Bilgiye sahip olmak için biraraya gelen öğrenciler ile bilginin yaygınlaştırılmasını savunan hocaların birlikte örgütlendikleri lonca yapısı içinde üniversite kavramı ve onun işlevi değişime uğradı. Ortaçağ’da kilisenin ihtiyaçlarını karşılamak için işe koyulan üniversite, artık kapitalizmin ihtiyaçlarına göre şekillenmeye başladı.

İdeolojinin yeniden üretim alanlarından biri olan üniversite, bu işlevinden kaynaklı siyasal iktidar için vazgeçilmez bir role sahip. Fransız Devrimiyle iktidarı alan burjuvazinin temel taleplerinden biri genel eğitim hakkıydı. Kuşkusuz bununla burjuvazi düzene hizmet edecek bireyler yetiştirmeyi hedefliyordu. Günümüzde de üniversiteler aynı işlevi yerine getiriyorlar. Bunun yanısıra, özellikle kapitalizmin krizinin derinleşmesiyle birlikte, bir bütün olarak eğitim sistemi kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden örgütleniyor.

Bu yeniden örgütlenme, özellikle son yıllarda daha ileri bir düzeyde gerçekleştirilmeye başlandı. Kapitalizmin ‘70’lerde başlayan ve giderek derinleşen krizine paralel olarak neo-liberal saldırılar dünya ölçüsünde yaygınlaştı, ‘89 çöküşü sonrasında ise yepyeni bir boyut kazandı. “Sosyal devlet” anlayışı terkedildi. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere topluma sunulan tüm hizmetlerin kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden örgütlenmesi süreci böylece başladı. Neo-liberal düşünceye uygun olarak, eğitim herkes için temel bir hak ve “kamusal” bir alan olmaktan çıktı, “yarı-kamusal bir hizmet”e (K.Gürüz) dönüştü. Böylelikle eğitim piyasaya sürülen bir metaya dönüştürüldü. Piyasa için üretilen her meta gibi eğitim e piyasanın koşullarına göre yeniden düzenlenmeye başlandı. Böylece eğitimin paralı hale getirilmesi, ticarileşmesi ve kârlı bir alan olduğu oranda bizzat burjuvazi tarafından sunulan bir “hizmet”e dönüşmesi mümkün hale geldi. Sermayenin, farklı sektörlerle birlikte eğitime yaptığı yatırımın geri dönüş –kârlılık- oranlarına baktığımızda, “eğitim sektörü”nün ne kadarkârlı bir yatırım alanı olduğu ortaya çıkıyor. (Tablo 1)

Üniversitenin yeni rolü

Neo-liberalizmin eğitim politikasında yüksek öğretimin daha özel bir yeri var. Öncesinde bilgi üretilmesi ve bu bilginin yaygınlaştırılması rolü üzerinden tanımlanan üniversite, bu yeni süreçle birlikte artık üretim süreçlerine doğrudan katılıyor. Bu katılım üniversite ile sermaye işbirliği olarak ortaya çıkıyor. Üniversitede bilgi üretimi sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda örgütleniyor.

Burjuvazi için yaşamsal önemde olduğu söylenen üniversite-sermaye işbirliğinin dayandırıldığı temel argümanlar şunlardır. İlk argüman, sanayiye yönelik teknolojik gelişmenin ekonomik rekabet gücünü arttıracağıdır. Dünyanın yaşadığı değişim ve gelişim süreci bilgiyi (siz teknoloji olarak okuyun) daha önemli bir noktaya taşıyor. Üretim süreçlerindeki emek-yoğun tarzdan bilgi-yoğun tarza geçiş süreci, bir sanayi girdisi olarak bilgiyi yaşamsal bir öneme kavuşturuyor. Bilgiye sahip olanın rekabet gücü diğerlerine oranla daha da gelişiyor. Böylelikle bilgi giderek ticari bir kavrama dönüşüyor.
Bu temel belirlemelerin ışığında burjuvazi üretim süreçlerine araştırma-geliştirme (Ar-Ge) kurumlarını ekledi. İlk olarak kendi işletmesi bünyesinde oluşturduğu Ar-Ge kurumları bir dizi olumsuzluk taşıyordu. Bunlardan ilki Ar-Ge’nin riskli bir yatırım alanı olması, araştırmaların uzun sürmesiydi. Buna rağmen yapılan araştırmalar bir sonuca ulaşmadan son bulabilir, dahası ortaya çıkan sonuç sermayenin bir işine yaramayabilirdi. Kaldı ki Ar-Ge çalışmaları oldukça pahalı bir yatırım alanıydı. Aynı zamanda bu kurumlarda çalıştırılacak personelin bulunması ve bu personelin ücretlerinin karşılanması onun için apayrı bir yüktü. Yanısıra laboratuvar ve gerekli teknik donanımların sağlanması da ciddi bir yatırım gerektiriyordu.

Yarattığı tüm bu sorunlar nedeniyle sanayi kurumları bünyesinde oluşturulan Ar-Ge bölümleri sermayenin istediği sonuçları vermedi. Bunun üzerine birçok olanağa sahip olan üniversitelerden yardım almak, onun kaynaklarından faydalanmak yönünde bir eğilim oluştu. Türkiye’de 1983’ten sonra özel sektör, kamu ve üniversiteler üzerinden Ar-Ge için ayrılan personel sayısı ve yapılan Ar-Ge çalışmalarına baktığımızda göreceğiz ki, üniversiteler her iki açıdan da özel ya da kamu sektörünün çok daha ilerisindedir (Tablo 2). Personel ve yapılan Ar-Ge çalışmaları bakımından özel ya da kamu sektörü, üniversite kadar gelişmiş değildir.

Tüm dünyada Türkiye’dekine benzer bir tablo sözkonusudur. İşte bu nedenlerle üniversiteler burjuvazinin yukarıdaki sorunlarına çözüm olabilecek yegane kurumlar oldular. 1970’lerle beraber emperyalist ülkelerde Ar-Ge çalışmaları büyük oranda üniversitelere kaydırılmaya başlandı. Üniversiteler de sermayenin yardım talebine tamamen olumlu yanıt verdi. Bu durum özellikle Amerika’da böyle oldu. Böylelikle üniversite-sermaye işbirliği sürecine yeni boyutlar kazandırılmış oldu.

Türkiye’de üniversite-sermaye işbirliği

Ülkemizde bu işbirliğini teorize etme ve uygulama çabası içinde olan başlıca kurumlar ise YÖK, TÜBİTAK ve TÜSİAD’tır. TÜBİTAK daha çok bu işbirliğini meşrulaştırma çabası içinde olurken, YÖK üniversite-sermaye işbirliğinin önündeki yasal ve fiili engelleri ortadan kaldırmak ve bu işbirliğini en üst düzeyde gerçekleştirmek, TÜSİAD ise her iki işi birden gerçekleştirmek çabası içindedir.

TÜBİTAK bu süreçte üniversitenin üzerine düşen rolü açık bir biçimde şöyle ifade ediyor: “Eğer, toplumun bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltmek... bir toplumsal varoluş sorunu haline gelmişse ve bu sorunun çözümü için üniversitenin yetenek ve birikimine gereksinim duyulmuşsa, modern üniversite ve çağımız bilim adamı, toplumsal sorumluluğunun bir gereği olarak, elbette, bu isteme yanıt verecektir.” (TÜBİTAK, Türkiye Üniversite-Sanayi İşbirliğinin Geliştirilmesi-Alt Komisyonu Raporu 1994).

TÜBİTAK yukardaki söylemiyle toplumun çıkarlarını bir avuç kapitalistin çıkarlarına eşitleyerek, buradan üniversiteye yeni bir rol biçiyor. 1990’da TÜBİTAK tarafından gerçekleştirilen 1. Bilim-Teknoloji Şurası’nda kapsamlı değerlendirmelere konu edilen üniversite-sermaye işbirliğinin fikri temelleri atıldı: “Üniversitelerde gerçekleştirilen araştırmaların %90’ını oluşturan ve lisansüstü eğitimin bir parçası olarak yapılan çalışmalar, salt akademik derece amacına bağlı olmaktan çıkarılmalı ve büyük ölçüde sanayi işbirliğinin ihtiyaçlarına yöneltilmelidir.” (TÜBİTAK 1. Bilim-Teknoloji Şurası’ndan aktaran Metin Özuğurlu, Üniversite-Sanayi İşbirliği tartışma metinleri, AÜSBF). Yine 1. Bilim ve Teknoloji Şurası’nda, TÜBİTAK üniversite-sermaye işbirliği konusunda devletin hızlandırıcı ve düzenleyici bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade ederken, devletin bu konuda yapması gerekenleri şöyle sıraladı:

“- Üniversitelerdeki öğretim üyelerinin sanayiye, sanayideki uzmanların üniversitelere rahatlıkla geçebilmeleri sağlanmalıdır.

- Üniversitelerin müfredat programlarında sanayinin ihtiyaçlarına cevap verecek değişiklikler yapılmalıdır.

- Bilim ve teknoloji öncelikleri, sektör bazında belirlenmelidir.

- Üniversiteler endüstriye işletme ve tasarruf projeleri ile yardım etmelidir.

- Üniversitelerde bulunan araştırma uygulama merkezlerinin sanayi ile birlikte yürütülmesi gerekir. Bu merkezlerin yetkili yürütme kurullarında sanayiciler de yer almalıdır ve finansmanına katılmalıdır. Sanayiciler cirolarının örneğin %0.1’ini bu merkezlere verebilir. Bu durumda finansman sorunu çözüleceğinden ve neyin araştırılacağı konusunda sanayiciler de söz sahibi olacağından uygulamaya dönük araştırmalar yapma şansı artacaktır.

- Üniversitelerin endüstriye kaliteli eleman yetiştirmesi hususunda en önemli problem öğretim üyesi sıkıntısıdır.” (TÜBİTAK, 1990)

TÜBİTAK’a göre üniversitenin sermaye ile olan işbirliği onun “akademik özerkliğinden” bir şey kaybettirmeyecek, bir şartla: “Sanayici, bilimcilerin bağımsız entelektüel faaliyetlerine kaba müdahalelerde bulunma”malıdır (agy). TÜBİTAK akademik özerkliği ve özgür bilimsel eğitimi bazı akademisyenlerin “bağımsız entellektüel çalışmalarına” indirgemekle kalmıyor, aynı zamanda kapitalistlerin bilim adamlarının çalışmalarına müdahalelerini “kaba” bir biçimde yapmadıkları müddetçe bir sorun yaşanmayacağını düşünüyor. Sermayenin hizmetkarlığına kendini adamış bir grup “bilim adamı”ndan başka türlü bir yaklaşım da beklenemezdi zaten.

YÖK’e gelince, o daha kurulduğu tarihten itibaren sermayenin istek ve ihtiyaçlarını hayata geçirme çabası içinde oldu. Kemal Gürüz 1994’te Türkiye Bilimler Akademisi’ne yaptığı bir sunuşta “hayalindeki üniversite”yi tanımlıyor. “Girişimci Üniversite” adını verdiği bu modelde üniversite bir sanayi kuruluşu gibi davranıyor. Diğer sermaye gruplarıyla işbirliği içinde olan girişimci üniversitenin “serbest pazar ekonomisinin arz ve talep koşullarına uymak zorunda” olduğunu belirtiyor. K. Gürüz yine ‘94 tarihinde TÜSİAD için hazırladığı bir raporunda da Türkiye’deki üniversiteleri bazı gruplara ayırıyor. Bu gruplardan ilki az sayıda “seçkin” üniversiteden oluşuyor. Bu üniversitelerin temel işlevi lisansüstü eğitim vermek ve üniversite-sanayi işbirliğiniüst düzeyde gerçekleştirmektir. Bu gruptakiler için üniversite-sermaye işbirliği tekno-kentler aracılığıyla bugünden başlamış durumda. İkinci gruptaki üniversitelerin temel işlevi ise sanayiye mühendis gibi nitelikli işgücü sağlamak olacak. Üçüncü grupta değerlendirilen üniversiteler ise “kütlesel eğitim” yapan eğitim kurumları olarak adlandırılıyor. Tüm “taşra uuml;niversiteleri” bu gruba dahil. Bu üniversiteler ise yine sanayinin kalifiye işgücü ihtiyac

ını meslek liseleri ve meslek yüksek okulları ile birlikte sağlayacak.
K. Gürüz’ün yaptığı bu gruplandırma YÖK’ün yüksek öğretim stratejisi olarak ifadelendirilebilir. Bu arada belirtilmesi gereken bir başka önemli olgu ise, bu gruplandırma içerisinde yeralan her üniversitenin ticari birer kuruluş olarak değerlendiriliyor olması. Dolayısıyla verilen bu ticari hizmet için kullanıcılardan (öğrencilerden) bir fiyat talep ediliyor. Bu fiyatlandırmada da bahsi geçen gruplandırma esas alınacak. Doğal olarak elit üniversitelerin fiyatları çok yüksekken, taşra üniversiteleri makul bir fiyat karşılığında hizmet sunacak.

TÜSİAD ise bu ülkenin egemen burjuva sınıfının temsilcisi olarak bu konu üzerine fazlasıyla eğilmiş ve yönlendirici olmuştur. Bir sermaye örgütü olarak, sermayenin yönelimlerini ve ihtiyaçlarını dile getiren TÜSİAD, düzenin ilgili tüm kurumlarını tutum almaya zorlamıştır. TÜBİTAK, YÖK, MEB ve üniversiteler bu konuda oldukça hızlı ve etkili olabilmişlerdir. TÜSİAD ‘94 yılında hazırlattığı “Türkiye’de ve Dünyada Yüksek Öğretim Bilim ve Teknoloji” adlı bir raporda, sorunu tüm açıklığıyla ortaya koymuştur: “Bilgi ve bilgili insa n gücünün, ekonominin en önemli girdileri haline gelerek sermayenin ve üretim faktörlerinden birini oluşturması, bilim ve teknoloji arasındaki ... ilişki ile birlikte Bilgi Toplumu’nun ve Sanayi Sonrası Toplum’unun en belirgin niteliğidir. Bu nedenle ... bilgi ve bilgili insanların kaynağı olan üniversiteler ve araştırma merkezlerine ileri ve özellikli üretim faktörleri adı verilmektedir. (s.31)

TÜSİAD aynı raporda bir adım daha ileri giderek, sermayenin temsilcilerinin üniversitelerin yönetiminde doğrudan rol almalarını isteyebilmektedir: “Deneyim sahibi, üniversite mensubu olmayan kişilerin uzmanlıklarından yararlanmak üzere bilim, kültür, sanat, sanayi ve ticaret alanındaki başarıları ile toplumda temayüz etmiş kişilerin, yüksek öğretim sistemimizin ve yüksek öğretim kurumlarımızın yönetiminde yer” alması gerektiği söylenmektedir.

(Ekim Gençliği’nin Şubat sayısından...)



Baskılara rağmen çalışmalarımızı sürdüreceğiz

Her alanda yoğun bir saldırının uyguladığı bir dönemden geçiyoruz. Bu alanlardan birisi de en doğal haklarımızdan birisi olan eğitim alanıdır. Yakacak, kıyafet, defter, kitap, pano, temizlik, kayıt, karne, dipolama parası derken aidat parasıyla sistemli hale dönüştürülen bu saldırı hamlesi 2002 bütçesiyle liselerin har(a)çlandırılması olarak kendine yasal kılıf buluyor. Kısaca batık bankalara milyon dolar akıtan, her fırsatta milliyetçilik nutukları atan devlet, “vatan evlatları”na paran varsa oku diyor.

Bu saldırıya karşı direnmek kararlılığında olan bizler, paralı eğitime ve onu tamamlayan öteki saldırılara karşı mücadeleyi örgütlemek amacıyla bir program koyduk önümüze. Öncelikle liselerin harçlandırılmasını bültenimizin yeni sayısının temel gündemi yaptık. Bülteni ulaştırdığımız herkese bu saldırıyı anlattık.

Düzenli yaptığımız toplantılarda, bu saldırı yasasına karşı bildiri dağıtma ve imza kampanyası başlatma kararı aldık ve gereklerini yapmaya koyulduk.

İlk gün bildirilerimizden 300 adetini mücadele potansiyeli yüksek olan bir okula dağıttık. Başlangıçta ilgi pek fazla değildi, fakat iyi bir yankı uyandırdı. Sonraki günlerde okul çevresinde sivil polis terörü estirildi ve hala da okulu abluka altında tutmaya devam ediyorlar.

İkinci gün bir başka liseye 100 adet bildiri dağıtıldı.

Üçüncü gün başka bir liseye daha bildiri dağıtımına gidildi. Dağıtıma ilgi büyük oldu. Bildirilerimizi herkes okudu. Bu yaratılan ablukaya rağmen başarıldı.

Dördüncü gün, daha önce dağıtım yaptımız okula tekrar gittik. Bildiriye ilgi öncekine göre büyüktü. Dağıtıma yeni başlamıştık ki çevremizi sayıları sürekli artan faşist gruplar çevirdi. Faşistlere devrimcilerin faaliyetini kimsenin engelleyemeye gücünün yetmeyeceğini, eğer engel olurlarsa bunun hesabını soracağımızı söyledik. Faşist güruhun sayısının sürekli artması ve tahrik etmeleri sonucunda kısa bir arbede yaşandı. 100’e yakın bildiri dağıttıktan sonra o gün için çalışmaya ara verererek okuldan ayrıldık.

Daha önce polis ablukasına rağmen bildiri dağıtmayı başardığımız okula tekrar gittik. İlgi yine büyüktü. 280 adet bildiri daha dağıtıp döndük. Ancak polisin saldırısı sonucu bir arkadaşımız dövülerek gözaltına alındı. Bu saldırıya karşı faaliyetimize dört eller sarılarak yanıt verdik.

Başlatmış olduğumuz imza kampanyası çalışmasında ise henüz hedeflediğimiz sonuca ulaşamadık. Sadece bir lisede sınıf sınıf gezilerek konuşmalar yapıldı ve imza toplandı. İmza sırasında ilgi fazlaydı. Başka bir lisenin ikinci sınıflardan imza toplandı. Şu an için sınırlı sayıda insanla yürüttüğümüz imza kampanyası istediğimiz düzeyde ulaşamadı. Ancak çalışmalarımıza aralıksız devam ediyoruz. İmza kampanyasını bir basın açıklaması ile tamamlamayı düşünüyoruz.

Kısa bir dönem içinde sınırlı güçlerle başlattığımız çalışmamızda önemli bir masafe kattetik ve ciddi bir deneyi kazandık. Önümüzdeki zorluklara takılmadan çalışmalarımızı daha ileri düzeye taşımayı ve somut kazanımlarla birleştirmeyi hedefliyoruz.

ALGP çalışanları/İstanbul