19 Ocak '02
Sayı: 03 (43)


  Kızıl Bayrak'tan
  Boşa çıkan beklentiler
  ABD ile "stratejik ortaklık" ya da emperyalizme sınırsız uşaklık!
  Saldırı daha da derinleştirildi
  "Mezarda emeklilik" yasası basın açıklamalarıyla protesto edildi...
  Kapitalizmin kâr hırsı insan sağlığını hiçe sayıyor
  Rumsfeld'in emriyle katliam!
  Afgan savaş esirlerine karşı sınırsız vahşet ve barbarlık!
  İbretlik Amerikan ikiyüzlülüğü
  ABD emperyalizminin Avrasya hamlesi
  Teslimiyetçi platforma "samimiyet sınavı"
  Nazım Hikmet işçi sınıfının devrimin ve komünizmin şairidir!..
  Sermayenin ve liberallerin Nazım sevdası ve saldırılar
  Yazdık Nazım Nazım diye...
  Rosa Luxsemburg ve Karl Liebknecht anıldı
  Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye...
  Barikatları yarmak için öncülerin birliği şart
  Sefaların geleceği
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Sefalar’ın geleceği için!..

Bir çocuk öldü... Adı Sefa... 15 yaşında... 15 milyonluk koca şehrin göbeğinde, evlerin ve insanların ortasında kalacak yeri olmadığı için donarak öldü.

Sefa’nın ölüm haberini çoğumuz sıcak evimizde, televizyonun karşısında sıcacık çayımızı yudumlarken duyduk. Maraş’ı, Sivas’ı, Gazi’yi, 26 Eylül’ü, 17 Ağustos’u, 19 Aralık’ı ve daha nice ölüm, katliam, işkence haberlerine alışmış yüreğimiz 15 yaşındaki Sefa’nın ölümünü kabullenemedi. Sefa’nın ölümü bir mıh gibi saplandı beynimize ve yüreğimize.

Karın yağmasıyla sokaklar kartopu oynayan, kayan, kardan adam yapan çocuklara kaldı. Kimimiz pencerelerden onları izlerken çocuk olmayı hayal ettik. İşte onlar daha yeni evlere dönüyorlardı. İyi bir gelecek dileğiyle çocuklarımıza Onur, Umut, Duygu vb. isimler koymuştuk, hatta kimimizin çocuğunun ismi de Sefa idi. Bir anda kendi çocuğumuzun da aynı akıbetle karşılaşmasından korktuk. Daha doğrusu Sefa’nın ölümünden dolayı kendimizi suçlu hissettiğimiz ve vicdan azabı duyduğumuz için, daha yeni içeri giren çocuğumuzun yüzüne bakamadık. Gözlerimizi ondan kaçırdık. Suçluluğumuzdan kurtulmak için gözlerimizi bel bel evin içinde gezdirdik. Ve çok geçmeden aradığımız suçluyu bulduk. Daha önce suçluluk duyduğumuz birçok olayda olduğu gibi büyük meya imdadımıza yetişti. Bize suçluyu buldu. Suçlu Sefa’nın babasıydı. Önce karısını döverek delirtip bir çocuğuyla beraber kapının önüne koymuştu. 3 ay önce de Sefa’yı... Babanın alkolik olması büyük medyanın suçlu ilan etmesi için yeterliydi. Hele bir de kendi öz kızının babasına “sen katilsin, ağabeyimin katilisin” diye haykırmasıyla, biz de başladık Sefa’nın babasına lanetler yağdırmaya ağız dolusu küfürler savurmaya. Bir anda deşarj olduk, rahatladık. Hatta çocuğumuzun başını okşamaya bile başladık. Bir süre sonra da huzur içinde uyumak için sıcak yatağımıza girdik. Kısa bir sarsıntıdan sonra nasır bağlamış yüreğimiz sayesinde birçoğumuz huzur içinde deliksiz uykuya daldık.

Ben de rahat ve huzur içinde uyumak için yatağıma girdim. Hani uykuya dalmam zor da olmadı. Ama birden Sefa 3-4 yaşlarındayken çekilmiş resminden fırlayıp karşıma dikildi, beni seyretmeye başladı. Garip bir rahatsızlık, huzursuzluk duymaya başladım. Kovuyorum ama o gitmiyor, dik dik gözlerimin içine bakıyor. Beni esir alıyor, gözlerimi kaçıramıyorum. Bir süre seyrettikten sonra, “Sen katilsin, benim katilim sensin” diye suratıma haykırıyor. Hayır senin katilin ben değilim, seni baban sokağa attı, ölümüne o sebep oldu demek istiyorum, ama boğazım düğümleniyor, sesim çıkmıyor, nefesim kesiliyor, boğulacak gibi oluyorum. Kan ter içinde uyanıyor, çocuğumun yanına gidiyor, seviyor, okşuyorum. Bir süre karşısında oturuyor, masum yüzünü seyrediyorum.

Daha sonra tekrar yatağıma dönüyorum, uykuya dalıyorum. Ama Sefa gene rahat bırakmıyor. Yine gözlerimin içine bakarak “benim katilim sensin” diye suratıma haykırıyor. “Ben soğuktan, açlıktan, savaştan, hastalıktan ölen binlerce, onbinlerce çocuktan sadece biriyim. Bak daha binlerce, onbinlerce çocuk üç kuruş para için atölye, fabrika köşelerinde iliklerine kadar sömürülüyorlar. Hepsi bir deri bir kemik. Bak, tiner koklayan, dilenen, köprü altlarında yatan, çöplerden ekmek toplayan çocuklar, körpecik bedenlerini pazarlayan kızlar. Tek tek hepsini gösteriyor. Bak senin çocuğun da çöpten ekmek topluyor. “Sen sadece benim değil kendi çocuğunun da katilisin” diye haykırıyor. Ben senin baban gibi alkolik ve gaddar değilim, değil çocuğumu sokağa atmak dövm&uul;yorum bile” diyorum. Susuyor. Alaylı bir gülümseme beliriyor yüzünde. “Benim de babam bir zamanlar alkolik değildi, annemi, kardeşimi, beni dövmez severdi”... Ve resmi gösteriyor, “bak nasıl da gülüyorum” diyor. Gözlerime dik dik bakıyor ve gene “sen benim ve kendi çocuğunun katilisin” diye haykırıyor. “Çocuğumun geleceği için çalışıyorum, daha ne yapabilirim” dyorum. Hınzırca gülümsüyor, “Aldığın üç kuruş maaşla mı ona gelecek sağlayacaksın. Bak binlerce insan işsiz ve aç”. Susuyor, ben de susuyorum. Cevap veremiyorum.

Bir süre sonra, “Ne yapabilirim, çalışmak dışında elimden bir şey gelmez ki. Hem tek başıma neyi değiştirebilirim ki?” Bu sefer yüzünde acımayla karışık hınzırca bir gülümseme beliriyor. “Bak” diyor bana, dört duvar arasına kapatılmış insanları gösteriyor, demir parmaklıklar arasından. Hepsi aç, bir deri bir kemik, ama gözleri çakmak çakmak, yüzlerinde sıcak bir gülümseme ve sol yumruklarını sıkarak bizi selamlıyorlar. Çoğunun başında kızıl bantlar bağlı. Kim bunlar, niçin buradalar dememe fırsat kalmıyor. Üzerlerine ateş açılıyor, kurşun, bomba yağdırılıyor. Kimisi diri diri yakılıyor, kimisi alnı kızıl bantlı arkadaşlarını kurtarmak için kendini feda ediyor. Ateş açanlar “teslim olun” diye haykırıyor, haykırmaları daha çok ulumaya benziyor. Onlarcası ölüyor, hepsi yaralanıyor, ama teslim olmuyorlar. Yarı öl¨ bedenleri alıp tek tek hücrelere atıyorlar. Baskı ve işkence aralıksız buralarda da devam ediyor. “Teslim olun!”, ama teslim olan yok. Gördüklerimden dehşete kapılıyorum. “Kim bunlar, ne için buradalar, ne için öldürüyorlar, işkence görüyorlar, neden teslim olmaları isteniyor. Hem niçin teslim olmuyorlar”, diye soruyorum. Bu defa gözleri parlıyor, yüzünde gurur var. “Onlar” diyor, “benim ve sein çocuğunun geleceği için, insanların açlık ve sefalet içinde yaşamaması, kardeşçe üretilip, kardeşçe paylaşılması, savaşların olmaması, çocukların ölmemesi için mücadele ediyorlar bu yüzden öldürülüyorlar, onca eziyeti görüyorlar. Güzel günlere inandıkları, onurlu yaşamın zulme karşı direnmekten geçtiğine inandıkları için direniyorlar. Onlardan inandı&curre;ı değerlerden vazgeçmeleri isteniyor. Onlar ise ölümle alay ediyorlar.

Bir süre karşılıklı susuyoruz. “Tek başıma ne yapabilirim diyorsun, bak” diyerek fabrikalarda grevde, direnişte olan işçileri gösteriyor. Ellerinde “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya da hiçbirimiz!”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!”, “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!” yazılı pankartlarıyla dört bir koldan alanlara akıyorlar. Sefa önüme düşüyor, onu takip etmemi istiyor. Birden ellerinde kızıl bayraklarla barikatlarda savaşan işçiler ve emekçiler çıkıyor karşımıza. Yürüyoruz, iri-yarı, güçlü-kuvvetli genç bir savaşçı vuruluyor, aydınlık yüzü dikkatimi çekiyor. Hemen uzun boylu, çakır gözlü, yakışıklı mı yakışıklı bir işçi bayrağın sapına sarılıyor. Genç savaşçı son nefesini verirken “yldaşlar sizi çok seviyorum” diyerek bayrağı teslim ediyor. Çakır gözlü bayrağı kaptığı gibi ileri atılıyor, çok geçmeden o da vuruluyor. Kıvır kıvır kızıl saçlı bir kadın kapıyor bayrağı ve atılıyor ileri. Çok geçmeden o da vuruluyor. Yere düşerken göz göze geliyoruz, sanki bayrağı almamı istiyor, bayrağa bakıyorum, üzerinde “işçi sınıfı savaşacak...” Tamamını okumam fırsat bulamadan bir başka işçi bayrağı kapıyor ve ileri atılıyor.

Barikatları geçiyoruz. Her tarafta kızıl bayrakların dalgalandığı bir yere geliyoruz. Demek ki teslim olmamışlar, demek ki kazanmışlar diyorum kendi kendime. Sefa bana dolaşmamı söyleyerek kayboluyor. Her taraf alabildiğine yeşil çiçeklerle, ağaçlarla dolu, çocuklar parklarda oynuyorlar. Hepsi de ne kadar gürbüz ve sağlıklılar. Ortalıkta aç, çelimsiz, hasta, sakat bir tane insan yok. Yürürken fabrikaların arasından çakır gözlü işçi çıkıyor karşıma, sıcak sımsıcak bir bakış ve dostça bir gülümsemeyle omuzuma dokunarak “hoşgeldin” diyor. Fabrikaların arasına giriyorum. Bir kahkahadır kopuyor. Kulaklarımda öyle bir çınlıyor ki, ne taraftan geldiğini kestiremiyorum. Ama hayrete düşüyorum, bir insan nasıl böyle ağız dolusu gülebiliyor diye. Sonra bir fabrikanın bahçesinden içeri bakıyorum. Kadın veerkek işçiler nasıl da neşe içinde çalışıyorlar. Birden kıvır kıvır kızıl saçlı kadınla göz göze geliyoruz, biraz sitemkar “hoş geldin” diyor. Belli ki bayrağı almadığıma kırılmış, biraz mahçup uzaklaşıyorum.

Karşıma bir ev çıkıyor, içeri giriyorum. Yatakta bir çocuk uyuyor, yanına yaklaşıyorum, benim çocuğum, ancak diğer çocuklara göre rengi daha solgun ve zayıf. Eğilip saçlarını okşamaya başlıyorum. Birden o masum çocuksu gülümsemesiyle Sefa beliriyor karşıda. Bir süre seyrediyor, ama gülümsemesi giderek kayboluyor, kaşları çatılıyor, gözlerinden kıvılcımlar saçarak, “Sen ve senin gibiler hainsiniz, sizler sınıflarınıza ihanet ettiniz. Onlar benim için, senin çocuğunun geleceği için ölümüne direniyorlar ve sizler seyrettiğiniz, kılınızı kıpırdatmadığınız için birer birer ölüyorlar. Ya sen ne için yaşıyorsun? Bak, elleriniz kan içinde, ellerinden kan damlıyor, benim ve onların kanı!!”

Ellerime bakıyorum kan içinde, çocuğumun yüzüne gözüne de bulaştırmışım. Soluk soluğa uyanıyorum. Çocuğumun yanına koşuyorum, yüzüne bakıyor, saçlarını karıştırıyorum. “Oooh rüyaymış” diyorum. Bir süre sessizce çocuğumun yanında oturuyorum, kendi kendime defalarca fısıldıyorum, sahi ben yaşıyor muyum, diye.

Ya sen, sen arkadaş, sen yaşıyor musun?

D. Cemre