19 Ocak '02
Sayı: 03 (43)


  Kızıl Bayrak'tan
  Boşa çıkan beklentiler
  ABD ile "stratejik ortaklık" ya da emperyalizme sınırsız uşaklık!
  Saldırı daha da derinleştirildi
  "Mezarda emeklilik" yasası basın açıklamalarıyla protesto edildi...
  Kapitalizmin kâr hırsı insan sağlığını hiçe sayıyor
  Rumsfeld'in emriyle katliam!
  Afgan savaş esirlerine karşı sınırsız vahşet ve barbarlık!
  İbretlik Amerikan ikiyüzlülüğü
  ABD emperyalizminin Avrasya hamlesi
  Teslimiyetçi platforma "samimiyet sınavı"
  Nazım Hikmet işçi sınıfının devrimin ve komünizmin şairidir!..
  Sermayenin ve liberallerin Nazım sevdası ve saldırılar
  Yazdık Nazım Nazım diye...
  Rosa Luxsemburg ve Karl Liebknecht anıldı
  Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye...
  Barikatları yarmak için öncülerin birliği şart
  Sefaların geleceği
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İbretlik Amerikan ikiyüzlülüğü

Peter Beaumont

Şöyle bir düşünün. Terörist olmakla suçlanan bir grup İrlandalı, üçüncü bir ülke tarafından ele geçirildikten sonra İngiliz hükümetine teslim ediliyor. Avukatlarla görüşmeleri yasak. Bazıları, sorgucu istihbarat yetkilileri tarafından tehdit ediliyor. Bilmek istediklerini anlatmazlarsa, “kaybolacakları” söyleniyor onlara. Adamların bazıları cezaevindeyken işkence görüyor ve terörist örgüt üyesi olduklarını söylemeye zorlanıyorlar.

Adamlar ilaçla uyutulduktan sonra bağlanıyor ve ülkeden, bir adada kurulu kampa uçuruluyorlar. Burada avukat tutma hakları var, ama bilinen savunma hakları işlemiyor. Avukatlar, serbest bırakılmalarını talep edemiyor, iade edilmelerine karşı da çıkamıyorlar.

Bu ada kampında, onları öldürme yetkisine sahip olan bir askeri mahkeme önüne çıkarılacaklar. Bütün bu bağışlanmaz hak ihlallerinin ardından, uluslararası medya ve insan hakları örgütleri, protesto etmek için ayağa kalkmış olmalı.

Kimse sesini çıkarmadı
Cumartesi günü, kimlikleri açıklanmayan bir grup insan, bu anlattığımızla tıpatıp aynı bir yolculuğu tamamladı. Kelepçelenmişlerdi, bazıları uyuşturulmuştu. Kendilerini götüren uçağın koltuklarına zincirlenmişlerdi. Tek fark, 20 kişilik bu grubun Taliban ve El-Kaide üyesi olmakla suçlanması, gittikleri yer de Küba’daki Guantanamo Körfezi’ndeki ABD üssüydü. Bir fark daha: Onlara yapılan muamele, sadece sessiz itirazlara yol açtı.

Afganistan tutsaklarının başına gelenler, tam anlamıyla uluslararası bir skandal. Acımasızca davranılan, işkence gören bu insanlar, uluslararası hukukta, ABD hukukunda ve Yugoslavya ile Ruanda’nın savaş suçlularına tanınan en temel haklardan mahrum.

George W. Bush yönetimi, birkaç maharetli hamleyle, sadece Cenevre Konvansiyonu üzerine değil, Amerika’nın anayasasında geçen savunma haklarının üzerine de bir “papatya biçen” atıverdi.

İnsan mı, hayvan mı?
Bu insanların çoğunun korkunç suçlar işlemiş olması muhtemel. Bazıları, 11 Eylül saldırılarından bile haberdardı. Ama gördükleri özel muamele, özel bir suçlu olduklarını varsayıyor. Ne de olsa ABD Genelkurmay Başkanı General Richard Myers, bu insanların, içinde bulundukları nakliye uçağını düşürebilmek için “hidrolik kabloları kemirecek kadar tehlikeli” olduklarını söylüyordu. Bu, bir insanın değil, bir hayvanın tarifi.

Birkaç hafta önce Afganistan’da, bu neredeyse mistikleşmiş, kendini yok eden yaratıkları arıyordum. Görmeye çalıştığımız ilk kişi, arabulucumuzun, Kandahar eteklerinde rastgeldiği yaşlı bir Taliban yetkilisiydi.

Arabulucu onu gördüğünde, adam, yerel bir savaş ağası tarafından yavaşça, sistematik bir biçimde, ölümüne dövülmekteydi. Kampa gittiğimizde çok geçti. Dayak atan adam bize, ellerinde hiç Taliban tutsağı kalmadığını söyledi. Dediklerine göre, Kandahar’ı kurtarırken, öldürdükleri bazı El Kaide üyelerini gömmüşlerdi. O tutsağı sorduk. Yanıt, netti: “Artık elimizde tutsak yok.”

Savaş ağalarının sorgusu
Münferit bir olay değildi bu. On gün sonra, bir grup Batılı gazeteci ile birlikte, Kabil’deki Üçüncü Müdürlük cezaevinin müdürünün odasındaydım. Ellili yaşlardaki zayıf, sert yüzlü bir adam olan Abdül Kayyum, bir haftadır, gazetecilerin tutsakları görebileceğini söyleyip duruyordu. Bize, hem gardiyan olduğunu, hem de sorguları yönettiğini söyledi. Ona göre Taliban ve El Kaide arasında bir fark yoktu.

Ona, tutsakları nasıl itirafa ikna ettiğini sorduk. “Dostça ve İslami bir tarzda, suçlarını itiraf etmelerini istiyoruz” diye açıkladı. “İtiraf etmezlerse, güç kullanıyoruz.”

Bu tip bir davranış bağışlanamaz, ama belki de, kurumları olmayan, yirmi yıl süren bir savaş nedeniyle paramparça edilen bir sanal devlette, durum en azından anlaşılabilir. Oysa Amerika ve müttefiklerinin, Taliban ve El Kaide tutuklularına yönelik kötü muameledeki rolü, her türlü kavrayışın ötesinde bir şey.

Cenevre ne diyor?
En tehlikelisi, El Kaide tutsakları için oluşturulan hukuki süreç bağlamında, bu dayaklar ve zorunlu itirafların muhtemel sonuçları. Çünkü Afganistan cezaevlerindeki tutukluların işkence görmesi, tehdit edilmesi ve aşağılanması, Bush yönetiminin, bu tutukluları en temel hak olan adil yargılanma hakkından mahrum bırakan akrobasisi yanında önemsiz kalıyor.

Cenevre Konvansiyonu ile başlayalım. Taliban rejimi yıkılırken ülke çapında tanık olunan yargısız infazlar, işkence veya aşağılayıcı muameleden (uluslararası medyanın görmesi için, tutuklulara resmi geçit yaptırmak) hiç bahsetmiyoruz. Bahsettiğimiz, hukuki sürecin ince ayrıntıları.

Savaş esirlerinin, savaşa taraf olmayan üçüncü bir ülkeye teslim edilmesi yasaktır. ABD yönetimi de, Uluslararası Kızılhaç nezdinde, Afganistan savaşında taraf olmadığını ve sadece, Taliban karşıtı kuvvetlere yardım ettiğini söylemektedir.

Askeri mahkemeler
Bir diğer ayrıntı: Savaş esirleri, anayasal mahkemeler tarafından yargılanmalıdır, olağanüstü haller uyarınca oluşturulan askeri mahkemelerde değil.

Eğer esirler, belli emirler altında hareket eden “savaşçı”lar ise, ancak “karşıt askeri kuvvetler tarafından ele geçirilip, savaş esirleri olarak tutuklanabilirler”. Bu konuyla ilgili karar, 1942 yılında, Almanya’da ele geçirilen bir grup Alman sabotajcının davasında, bizzat ABD Yüksek Mahkemesi tarafından alınmıştır.

Ama öte yandan, aralarında Adalet Bakanı John Ashcroft ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in de bulunduğu Bush’un adamları, bu kişilerin savaş esiri olmadığını söylüyorlar. Bu açıklamaya göre tutuklananlar, üniformasız savaşçılardır. Silahlarını, resmi bir komuta zinciri olmadan, gizli bir suç örgütü adına kullanmaktadırlar. Bush’un adamları, bu kişilerin “suçlu” ve “yasadışı savaşçı” olduğunu söyleyerek, onların Cenevre Konvansiyonu’ndan yararlanma hakkı bulunmadıklarını öne sürmektedirler.

Ne suçlu, ne de esir!
İşte, Bush yönetiminin en büyük çarpıtmalarından birinin kaynağı, burası. Eğer Guantanamo Körfezi tutsakları “savaş yasaları”ndan yararlanamıyorsa, sıradan suçlulardır. Ve sıradan -hatta sıradan olmayan- suçluların hakları, ABD Anayasası tarafından garanti altına alınmıştır.

Bush belki unutmuş olabilir, ama Anayasa’nın 6. maddesine göre, “ABD topraklarındaki bütün adli-cezai soruşturmalarda”, vazgeçilmez bazı haklar vardır. Bunlar arasında bir jüri önünde yargılanma hakkı da bulunuyor. ABD Yüksek Mahkemesi’nin bir kararına göre, eğer sivil mahkemeler açık ve işliyor ise, silahlı kuvvetler, sivil mahkemelerin alanına giren suçları yargılamak için askeri mahkeme oluşturamazlar.

Eğer Guantanamo Körfezi tutsakları ne suçlu, ne de esir ise, o zaman ne? Öyle görünüyor ki onlar, Amerika’nın ibret-i alem için önümüze koyduğu kişiler; lanetlenmişlikleri de, bir suç örgütüne üye olup olmamalarıyla ilgili değil. Şüphe odur ki, bu tutsaklar üç kez lanetlenmişler: Milliyetleri, dinleri ve derilerinin rengi nedeniyle.

(The Guardian)
(15 Ocak 2002 tarihli Evrensel gazetesinden alınmıştır...)



Blair’in ince hesapları

Londra - Eski sömürgeleri Hindistan ve Pakistan arasındaki gerginliğin önlenmesi için harekete geçen Britanya, bölgenin “istikrarını” Yeni Delhi’ye 1 milyar sterlin tutarında 60 Hawk jeti satarak sağlamaya hazırlanıyor. Savaş jetleri satışının, Britanya Başbakanı Tony Blair’in bir hafta önce iki ülkeye düzenlediği ziyaretin ardından gündeme gelmesi, İşçi Partisi’nin “ahlakı”na gölge düşürdü. Hawk jetlerinin üreticisi British Aerospace, Hindistan’la anlaşacağına kesin gözüyle bakıyor. Britanyalı bakanların perde gerisinde anlaşma için seferber olduğu belirtiliyor. Gelecek ay Yeni Delhi’de düzenlenecek Defexpo 2002 silah fuarına katılacak olan Britanyalı firmaların uçaksavar, füze, tank ve havan topları da sergilenecek. Fuardaki en büyük pavyon Britanya’nın olacak. Pavyonun, Britanyalı vergi müklleflerinin finanse ettiği hükümete bağlı Britanya Ticaret Ortaklığı ile Savunma İmalatçıları Birliği tarafından organize edildiği belirtiliyor. Birliğin başkanı Alan Sharman, fuara 30 şirketin katılacağını söyledi. British Aerospace şirketleri derneği de gelecek ay Hindistan’a bir heyet göndermeye hazırlanıyor. Eğer anlaşmalar suya düşerse, British Aerospace’in Brough ve Prescott’ın seçim b¨lgesi East Yorkshire'da birkaç yüz kişi işini kaybedecek.

(The Guardian)
(14 Ocak 2002 tarihli Radikal gazetesinden alınmıştır...)