19 Ocak '02
Sayı: 03 (43)


  Kızıl Bayrak'tan
  Boşa çıkan beklentiler
  ABD ile "stratejik ortaklık" ya da emperyalizme sınırsız uşaklık!
  Saldırı daha da derinleştirildi
  "Mezarda emeklilik" yasası basın açıklamalarıyla protesto edildi...
  Kapitalizmin kâr hırsı insan sağlığını hiçe sayıyor
  Rumsfeld'in emriyle katliam!
  Afgan savaş esirlerine karşı sınırsız vahşet ve barbarlık!
  İbretlik Amerikan ikiyüzlülüğü
  ABD emperyalizminin Avrasya hamlesi
  Teslimiyetçi platforma "samimiyet sınavı"
  Nazım Hikmet işçi sınıfının devrimin ve komünizmin şairidir!..
  Sermayenin ve liberallerin Nazım sevdası ve saldırılar
  Yazdık Nazım Nazım diye...
  Rosa Luxsemburg ve Karl Liebknecht anıldı
  Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye...
  Barikatları yarmak için öncülerin birliği şart
  Sefaların geleceği
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Teslimiyetçi platforma “samimiyet sınavı”

“PKK’ya 12 maddelik ültimatom”... Burjuva basın, “güvenlik birimleri tarafından hazırlanan bir rapor”u birkaç gün önce bu başlıkla duyurdu. Haberde, “güvenlik birimleri”nin PKK’yı “samimiyet sınavı”na çağırdığı vurgulanıyor. “Samimiyet sınavı”, 12 maddeyle tanımlanan ve PKK tarafından yerine getirilmesi istenen ödevleri içeriyor.

Bu “rapor”la rejim, esasta Öcalan’ın İmralı duruşmalarında zeminini döşediği, PKK Başkanlık Konseyi’nin ise sistemli bir biçimde hayata geçirmeye çalıştığı teslimiyet sürecinin, geride Kürt halkının ulusal özlemlerinin ifadesi olan en ufak bir şey kalmayacak ölçüde derinleştirilmesini istiyor. Hatırlanacağı gibi, İmralı duruşmalarında ve sonrasında Öcalan sürekli olarak, PKK’nın devletten bir adım beklemeden devrimci mücadeleyi terketme konusunda samimiyetini ortaya koyması gerektiğini dillendirmiş, PKK Başkanlık Konseyi de Kürt halkınını teslimiyetçi platforma yedeklemek için sistemli ve demagojik bir kampanya yürütmüştü.

Teslimiyet platformunun resmileştirildiği 7. Kongre sonrasında herşey, PKK’nın geçmiş platformundan (silahlı mücadele ve Kürt halkının ulusal özgürlüğünün savunulması) karşılıksız olarak vazgeçmesine bağlanmıştı. O dönem bunun adına da “samimiyet sınavı” denilmişti. Gerilla ülke sınırlarının dışına çekilecek, böylelikle “samimiyet sınavı”nda bir engel aşılmış olacaktı. Kürt halkı sermaye devletinin kirli ve kanlı politikaları karşısında sessiz kalacak, örneğin devrimciler katledilirken izlemekle yetinip, devletin katillerine sığınacak bir hale sokulacaktı. İşte böyle bitip tükenmeyen bir sınavdı bu. Bu sınav başarıyla geçilecek olursa, bazı hak kırıntılarının lütfedilip verilmesi bekleniyordu.

Çerçevesi daha iki yıl kadar önce İmralı’da çizilen “samimiyet sınavı” buydu. Doğrusu, A. Öcalan ve PKK Başkanlık Konseyi bu sınavdan başarıyla geçtiler. Fakat ne kadar tahrip edilirse edilsin, ne kadar hareketsizliğe ve çürümeye terkedilirse edilsin, Kürt halkının devrimci enerjisi bütünüyle tüketilemedi. Yaratılan devrimci değerlere bağlılık Kürt halkının beyninden sökülüp atılamadı. Bilinçlere tümüyle hakim olunamadı.

A. Öcalan’ı ve PKK’nın yeni çizgisini sahiplenmekle birlikte, Kürt halkının mücadeleci kesimleri hiçbir zaman devletle tam anlamıyla barışık bir konuma gelmediler. Devrime ve devrimci değerlere sempati bu kesim içinde nispi bir zayıflamaya rağmen yaşadı. Devletin Kürt halkına karşı katı ve tavizsiz tutumunu sürdürmesinin de militan mücadele eğiliminin canlı kalmasında belli bir payı oldu.

Bunun bir sonucu olarak, PKK hayli geri bir teslimiyet platformunun savunucusu olsa da, pratikte, dayandığı kitle tabanının ulusal özlemlerini gözeten bir çizgi izlemek durumunda kaldı. Örneğin, tam da “güvenlik birimleri”nin raporunda sözü edildiği gibi, “Kürdistan” ve “Kürt halkı türünden” kavramları kullanılmaya devam edildi. Teslimiyete hizmet edecek kampanyalar “siyasal serhildan” gibi mücadelenin kazanımlarına göndermeler yapacak tarzda isimlendirildi, vb.

Bunun yeni bir örneği üniversitelerde hayata geçirilen “sivil itaatsizlik” eylemleri oldu. Anadilde eğitim hakkının hayli geri bir temelde gündeme getirilmesine hizmet etmesi planlanan kampanya, süreç içinde devletle karşı karşıya gelmenin yeni bir zeminine dönüştü. Okul yönetimlerine dilekçe veren Kürt öğrencilerin üzerinde pervasız bir terör estirildi. Binlerce öğrenci gözaltına alındı. Onlarcası tutuklandı. Bu kampanya Kürt halkının derinlere itilmek istenen ulusal duyarlılıklarını yeniden canlandırdı, büyük bir mücadele enerjisi bir kez daha kendisini gösterdi. Başta teslimiyetçi çizgiye karşı büyüyen hoşnutsuzluğu dizginlemek için pasif eylemler biçiminde başlatılan bu kampanya kendisine biçilen işlevin dışına taştı. Yani Kürt halkını teslimiyetçi platforma bağlama amaçı bir eylem çizgisi olarak planlanmışken, gerisin geri Kürt halkının mücadele potansiyellerinin gücü karşısında teslimiyet platformuyla bağlarını zayıflatan bir etkene dönüştü. Bir noktadan sonra PKK Kürt gençliğinin bu eylemlerine sahip çıkmaktan vazgeçti. Devlet ise saldırılarını olanca şiddetiyle sürdürüyor. Bu saldırıların güncel tablosu biliniyor. Başta okullarda olmak üzere baskı ve terör yagınlaştırıldı, bu HADEP’in kapatma davasının yeniden gündeme getirilmesine kadar vardırıldı.

İşte “güvenlik birimlerinin raporu” tam da bu yeni saldırı dalgasıyla çakışmakta, onun dolaysız bir parçasını oluşturmaktadır. Tüm bunlar açık bir biçimde teslimiyetçi platformun yaşadığı açmazın yeni bir doğrulanmasıdır. Rejim teslimiyetçi platformun tutunmaya çalıştığı en geri mevziye bile tahammül göstermek istemiyor, Kürt adına ne varsa terkedilmesini istiyor.

“Güvenlik birimleri”nin yapmak istedikleri aynı zamanda Kürt halkının son gelişmeler üzerinden görülen hareketliliğini ezmek için başlatılan baskı ve terör harekatını, havuç taktiğiyle tamamlamak. Nitekim rapor şu sözlerle başlıyor: “Örgüt belirtilen uygulamaları sona erdirdiği taktirde, Türkiye’nin demokrasinin doğal sonucu olarak sorunlarını terör ve bölücü ortamdan uzak olarak değerlendirebileceği açıktır”.

Böylece, “güvenlik birimleri”, hem Kürt halkının ağzına bir parmak bal sürüyor, hem de PKK teslimiyetçilerine, Kürt halkını teslimiyet batağına sıkı sıkıya bağlamak için yeni bir silah veriyor. Bu, düzen sözcülerinin şu veya bu amaçla yaptıkları açıklamalar üzerinden bir kez daha sahte beklentiler yayma politikasıdır.

Açıktır ki, “güvenlik birimlerinin raporu” burjuva medyaya yayınlanmak üzere “görev” gereği verilmiştir. Nitekim devletin medyadaki uzantılarından biri olan Ertuğrul Özkök, “rapor”un gündeme gelmesinin hemen arkasından, görev icabı konuya ilişkin bir yazı kaleme aldı. Yazısında öncelikle bu “raporu” şaşkınlıkla karşıladığını, çünkü “güvenlik birimleri”nin ilk kez PKK’yı muhatap alırcasına çağrı ve öneriler yaptığını, bundan dolayı inanmak istemediğini peşpeşe sıralıyor. Böylece, artık sahte beklentilerden umudu kesen Kürt halkını etkilemek istiyor. Yazısının devamında ise, “rapor”un yayımından sonra “güvenlik birimleri”nin tekzibini beklediğini, ama bunun olmadığını, dolayısıyla bu “rapor”un gerçek olma ihtimalinin güçlü olduğunu söylüyr ve şu vurguyu yapıyor: Terör kayıtsız şartsız bitirilmelidir ki, devlet de bir takım adımlar atabilsin! Bunun için F tipi süreci de örnek olarak veriliyor: ÖO biterse, ılıman bir ortam oluşur, devlet de adım atar demeye getiriliyor.

Teslimiyetçi platformun devletin sunduğu bu yeme nasıl karşılık vereceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak şundan hiç şüphe duyulmamalıdır. Hedefte Kürt halkı ve onun özgürlük tutkusu vardır. Ne var ki Kürt halkının özgürlük istemi boğulamayacak, sömürgeci iktidar ile birlikte ihaneti derinleştirenlerin sonu bataklık olacaktır.



PKK’ya 12 maddelik ültimatom

Kürtçe eğitim tartışmaları devam ederken, güvenlik birimleri tarafından hazırlanan bir raporda, terör örgütü PKK’nın eğitim hakkını masum bir hak olarak ortaya sürerek, Türkiye’yi bölme amacını kamufle ettiği belirtildi.

Raporda, PKK’nın Türkiye’yi bölmeme konusunda samimiyetini ortaya koyabilmesi için 12 madde sıralandı. Raporda, “Örgüt belirtilen uygulamaları sona erdirdiği taktirde, Türkiye’nin demokrasinin doğal sonucu olarak sorunlarını terör ve bölücü ortamdan uzak olarak değerlendirebileceği açıktır” denildi.

Kürtçe eğitimle ilgili üniversitelerde başlatılan kampanyaların hatırlatıldığı raporda, bu girişimlerin terör örgütü PKK’nın bir organizasyonu olduğunun altı çizildi ve amacının da masum bir kültürel hak talebi değil Türkiye’yi bölme planının bir parçası olduğu vurgulandı. Raporda şöyle denildi:

“Kürtler, Kürt oldukları için Kürtçe eğitim alabilmelidir’ mantığıyla hareket edildiği taktirde, ‘Kürtler mahkemelerde Kürtçe konuşabilmelidir, Kürtler öğrenim çağının her düzeyinde Kürt tarihi ve Kürt coğrafyası okumalıdır, Kürt işadamları ya da Kürt barosu kurabilmelidir’ mantığı da ters olmamaktadır. Bu durumda, Kürt ve Türklerin oluşturduğu yüzlerce dernek, vakıf ve oluşum bölünme durumu yaşayabilecek, bu bölünme topluma yansıyacaktır.”

Raporda, PKK samimiyet sınavına da davet ediliyor. PKK gerçekten Türkiye’yi bölmeme noktasında samimiyse, yapması gerekenler 12 başlık altında sıralanıyor:

“Terör örgütü PKK’nın adında bulunan Kürdistan dahil olmak üzere yurtdışında faaliyet göstenen PKK kuruluşlarının adında bulunan Kürdistan kelimesi kaldırılmalıdır,

PKK özellikle İtalya ve Belçika gibi ülkelerde yapılan resmi ya da yarı resmi toplantılara Kürdistan adına katılma gibi bölücü bir uygulamaya son vermelidir,

Medya TV’nin Türkçe ve Kürtçenin iki lehçesinde verdiği haberlerde güneydoğu ve doğu Anadolu bölgelerimizden ‘Kürdistan’ ve bu bölgelerimizdeki illerimizden ‘Kürt illeri’ şeklinde söz etmemesi, Türkiye aleyhinde sürdürülen ağır propogandaya son verilmesi gerekmektedir,

Bağımsızlık hedefi anlamına gelen Kürt Ulusal Kongresi’nin faaliyetlerine son vermelidir,

Aynı TV kanalının hava durumunda sadece sözü edilen bölgelerimizdeki illerin hava durumunun Kürdistan adı altında ele alınması uygulaması sona erdirilmelidir,

Terör örgütünün basılı yayınları ile internette yer alan sitelerinde yer verilen Kürdistan haritası uygulaması ortadan kaldırılmalıdır,

Kürt İşadamları Derneği, Kürt Dil Kurumu, Kürt Bank, Kürt Ansiklopedisi, Kürt İktisat Kongresi gibi projelerin gündemden çıkarılması sağlanmalıdır,   

Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizde yaşayan vatandaşlarımızı Türk toplumundan koparma ve terörist Osman Öcalan’ın ifadesiyle ‘Kürt ulusu yaratma amacı’ndan kesin olarak uzaklaşılmalıdır,

Terör örgütü ve yandaşı kuruluşlar tarafından İstiklal marşımız ile Atatürk aleyhinde sürdürülen ve ‘kabul etmeme’ olarak nitelenen tavra son verilmelidir,

Uluslararası alanda Türkiye aleyhine faaliyet gösteren Ermeni ve Süryani gruplara destek verilmemelidir,

Terör örgütünün tüm mensuplarıyla silah bırakarak, güvenlik güçlerine teslim olması gerekmektedir.”

PKK’ya samimiyet sınavı

Raporda, terör örgütü PKK’nın samimiyet sınavına yönelik bu şartlar sıralandıktan sonra şu sonuç ifadesine yer veriliyor:

“Terör örgütünün belirtilen uygulamaları sona erdirmesi durumunda Türkiye’nin, demokrasinin doğal sonucu olarak sorunlarını terör ve bölücü ortamdan uzak olarak değerlendirebileceği açıktır.”

(NTV/16 Ocak ‘02)



Bu yazıya tepki gelmezse bilin ki...

Aslında bu yazıyı dün yazacaktım. Ancak haber yayınlandıktan sonra Ankara’nın sivil ve askeri resmi çevrelerinden gelecek tepkiyi bekledim.

Olay şu.

İki gazeteci önceki gün “güvenlik birimlerince” hazırlanmış bir raporu “ele geçirdiler”.

MUHATAP KİM

Bunlardan biri Hürriyet’in askeri konulardaki uzmanı Metehan Demir, öteki ise NTV muhabiri idi.

Habere göre güvenlik birimlerince hazırlanmış yeni bir PKK raporu vardı.

Ancak raporda bir şey hemen dikkati çekiyordu.

Muhtıra görüntüsü altında sanki “PKK’ya bazı şartlar” empoze ediliyordu.

En önemli vurgu ise şuydu:

“PKK adından Kürdistan kelimesi çıkarılmalı. Yayın organlarında Kürdistan kelimesi kullanmamalı. Hava raporlarında Kürdistan ifadesine yer verilmemeli.”

Bu “muhtıra” bana çok ilginç göründü.

Bu raporda kullanılan ifadelerden ve özellikle de fiillerin sonundaki “malı...” ekinden birine seslenildiği anlaşılıyor.

Ama bunun muhatabı kimdir anlaşılamıyor.

Tamamını okuduğunuz zaman aklınıza şu soru takılıyordu:

“PKK bu şartları yerine getirirse ne olacak?”

Konuştuğumuz bir uzman şu yorumu yaptı:

“Sanki, PKK bunları yaparsa, devletin bakışında da bazı değişiklikler olur havası var.”

Tabii bu oldukça hassas bir değerlendirmeydi.

KAYNAK DOĞRULADI

Bunun üzerine atılıp, haberi o açıdan görmek çok riskliydi.

O nedenle Metehan’ı bizzat arayıp, bu raporu nasıl elde ettiğini sordum.

Anlattı.

Tam emin olabilmek için “Kaynağına ikinci defa telefon edip, bir kere daha kontrolünü yap” dedim.

Yaptı ve bana dönüp, “Kesin doğru” dedi.

Yine de temkinli davranmayı tercih ettik.

(...)

NABIZ YOKLAMA MI

Bu rapor bir “nabız yoklama” amacına yönelik.

Muhtıra adı altında, PKK’dan bazı şeyleri yapmaktan vazgeçmesi isteniyor.

İsteyen kim?

Belli değil.

Büyük bir ihtimalle kimse de üzerine alınmayacak.

Ama PKK bu raporda yazılan şeyleri yerine getirdiği takdirde, Türkiye rahatlayabilir.

Bunun ne anlama geldiğini şimdiden söylemek mümkün değil.
Ayrıca doğru da olmaz.

Çünkü, “Devlet PKK’ya şart sürüyor, onları yaparsa devlet de şunu yapacak” diye bir şey yok.

Türkiye’de kimse devleti bir örgüte muhatap hale getiremez.

Ama Türkiye’de “iklimin düzelmesi” bazı konuların daha rahat konuşulmasına yol açabilir.

(...)

Bu rapor hepimize ilginç göründü.

Ne anlama geldiğini doğrusu henüz biz de bilmiyoruz.

Ama merakla bekliyorum.

Haber yalanlanmadı. Bu yorum çıktıktan sonra da bir tepki gelmezse, bilin ki Türkiye’de iyi şeyler oluyor.

Ertuğrul Özkök/Hürriyet 17 Ocak ‘02




ÇHD’den çağrı:

Bakan Türk istifa etsin!

ÇHD İstanbul Şubesi’ne üye avukatlar, Adalet Bakanı Sami Türk’e bir metin göndererek, Ölüm Oruçları’ndaki çözüme yanaşmayan tutumundan dolayı istifasını istediler. Avukatlar, Ölüm Oruçları’nın sona erdirilmesi için “üç kapı-üç kilit”in uygulanmasının zorunlu olduğunu belirttiler.

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi’ne üye avukatlar 17 Ocak günü İstanbul Barosu önünde bir araya geldiler. Avukatlar buradan İstiklal Caddesi üzerinden Galatasaray Postanesi’ne yürüdüler. Yürüyüş polis kordonunda gerçekleşti. ÇHD’li avukatlar, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’e bir metin gönderdiler. Bakan Türk’ün istifasını isteyen avukatların metni şöyle:

“Cezaevlerinde tecrit uygulamasına karşı yapılan ölüm oruçları ve ölümler devam ediyor. Bunun yanısıra avukatların mahkemeye ya da yasa yollarına başvurmalarını dahi suç sayarak soruşturma yapılmasını isteyen hukuka aykırı genelgeniz yayınlandı.

“Ankara, Antalya, İzmir ve İstanbul Barosu yönetim kurullarının çözüm olarak önerdiği ve tecritin kalkması için bir adım olarak değerlendirilen yolun kabulü halinde ölüm oruçlarının sona ereceği anlaşılmıştır. Bugüne dek F tipi cezaevi operasyonları ve ölüm orucunda 85 insanımız hayatını kaybetti. Ancak bu vahim tabloya rağmen baroların makul çözüm önerisini de kabul etmeyip, aksine avukatlık mesleğini dahi yapılamaz hale getirecek uygulamalar ve mevzuat oluşturmaktasınız.

“Bu tutumunuz hukuka aykırıdır. Tutumunuzun daha çok ölümlere yol açacağı anlaşılmaktadır. Bu nedenle hiç değilse bu kadar ölümden sonra sorunun çözülebilmesi için bir yol açmak üzere istifa etmeniz gerektiği inancındayız. Bu nedenle bakanlık görevinizden istifa etmenizi bekliyoruz.”

Avukatlar mektup gönderdikten sonra ÇHD İstanbul Şube Başkanı Several Demir bir açıklama yaparak, “üç kapı-üç kilit”in uygulanmasının önünde yasal engeller bulunmadığını belirtti. “Sorun yasa maddesinde değildir, anlayıştadır. Yürürlükteki yasaların hiçbirisi baroların önerisinin hayata geçmesini engelleyici değildir” diyerek, Bakan Türk’ün istifasını istedi: “Anlaşılmaktadır ki, Adalet Bakanı Ölüm Oruçları’nın sonlanmasına ve ölümlerin durmasına engel konumdadır. Çözümün yolunun açılması için, hukuka, avukatlık mesleğine, hukuk kurallarına ve temel insan haklarına bir engel haline gelen Adalet Bakanı’nın istifa etmesi ya da görevden alınması zorunluluktur” dedi.

Açıklamaya tutsak yakınları, aydın ve sanatçılar da destek verdiler.