19 Ocak '02
Sayı: 03 (43)


  Kızıl Bayrak'tan
  Boşa çıkan beklentiler
  ABD ile "stratejik ortaklık" ya da emperyalizme sınırsız uşaklık!
  Saldırı daha da derinleştirildi
  "Mezarda emeklilik" yasası basın açıklamalarıyla protesto edildi...
  Kapitalizmin kâr hırsı insan sağlığını hiçe sayıyor
  Rumsfeld'in emriyle katliam!
  Afgan savaş esirlerine karşı sınırsız vahşet ve barbarlık!
  İbretlik Amerikan ikiyüzlülüğü
  ABD emperyalizminin Avrasya hamlesi
  Teslimiyetçi platforma "samimiyet sınavı"
  Nazım Hikmet işçi sınıfının devrimin ve komünizmin şairidir!..
  Sermayenin ve liberallerin Nazım sevdası ve saldırılar
  Yazdık Nazım Nazım diye...
  Rosa Luxsemburg ve Karl Liebknecht anıldı
  Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye...
  Barikatları yarmak için öncülerin birliği şart
  Sefaların geleceği
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Geride kalan yılın dünyası.../2

ABD emperyalizminin Avrasya hamlesi

İkiz kulelere ve Pentagon’a yönelik olarak gerçekleşen 11 Eylül saldırıları geride kalan yıla damgasını vurdu ve yılın tüm öteki olaylarını bir anda geri plana düşürdü.

ABD emperyalizminin dünya üzerindeki köleci egemenliğinin simgesi ve karargahı durumundaki bu yapılara yönelik saldırılar emekçiler ve ezilen halklar tarafından dünya ölçüsünde yaygın bir sempatiyle karşılandı. Bu olgu, ABD emperyalizmine karşı birikmiş öfke ve nefretin de çarpıcı bir göstergesi oldu. Dünyanın ezilenleri söz konusu saldırıyı dünyanın küstah ve kibirli jandarmasının kendi topraklarında beyninden vurulması saydılar. Elbetteki sempatiyle karşılanan da olayın bu politik yönüydü, yoksa bu saldırıların birkaç bin sivil insanın ölümüne yol açan trajik boyutu değil. Yalnızca halklar değil, gücünden ve ölçüsüz davranışlarından duydukları rahatsızlık nedeniyle öteki emperyalistler de, tüm ikiyüzlü açıklamalarına rağmen gerçekte ABD’nin yediği darbeden gizli bir memnniyet duydular.

11 Eylül saldırısı yaygın biçimde ABD’nin devasa boyutlardaki istihbarat ve güvenlik aygıtlarının iflası olarak değerlendirildi. O güne kadar özel coğrafi konumunun kendisine sağladığı güven ve huzuru ABD’nin de bundan böyle artık duyamayacağı, sarsıcı saldırıların bu ayrıcalığı ortadan kaldırdığı özellikle vurgulandı. Bununla birlikte, ABD’nin bu saldırıyı tarihi bir fırsat sayarak hemen ardından uzun süreli bir savaş ilan etmesi ve bunu derhal yürürlüğe koyması, 11 Eylül saldırılarının kaynağı ve mahiyeti üzerine haklı nedenlere dayalı yaygın spekülasyonların da önünü açtı.

Olay hala da açıklıktan yoksundur; onu saran ve her türlü spekülasyona kapı aralayan kuşku bulutunun ortadan kalkması zaman alacak gibi görünmektedir. Fakat bu olayın önünü açtığı gelişmeler, emperyalist dünyadaki güç ilişkilerini ve dengelerini dört ay gibi kısa bir sürede temelden sarsmış bulunmaktadır. Gelinen yerde artık önemli olan, 11 Eylül’den çok onu izleyen gelişmelerdir.

Tek süper güç olarak kalma hedefi

ABD emperyalizminin akıl hocalarından Henry Kissinger, geride kalan yılın son haftalarında kaleme aldığı bir yazıda 11 Eylül’ü kastederek, “muhtemelen tarih o günü 21. yüzyılın uluslararası düzeninin biçimlenmesinde bir dönüm noktası olarak kayda geçirecek” diyordu. Bu, 11 Eyül’den beri Amerikan sözcüleri ve onları izleyerek dünyadaki tüm Amerikancılar tarafından özellikle yinelen bir düşüncedir. Tehdit yüklü “Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!” vecizesi de aynı düşüncenin daha popüler bir ifadesi oldu.

Kissinger’ın tarihin gelecekteki hükmü adına ortaya koyduğu tanımlama, gerçekte ABD emperyalizminin 11 Eylül’ü izleyen saldırganlık ve savaş politikasının temel hedefini ortaya koymaktadır. ABD, Varşova Paktı’nın çökmesinden ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri, kendi dünya egemenliğini ve jandarmalığını uzun vadeli olarak güvence altına alacak yeni bir uluslararası düzen peşindedir. Demek ki uluslararası düzeni kendi hedef ve çıkarlarına göre yeniden biçimlendirmek ABD için yeni olmak bir yana on yılı aşkın geçmişi olan temel önemde bir sorundur. Buna yönelik ilk etkili girişim, Varşova Paktı’nın çöküşünü izleyen günlerde (ki Sovyetler Birliği çatırdamakla birlikte henüz dağılmamıştı) gündeme getirilen Körfez Savaşı olmuştu. Dönemin ABD Başkanı baba Bush, savaşı ilan ede konuşmasında, bunun “yeni bir dünya düzeni”ni biçimlendirmeye yönelik bir ilk önemli adım olduğunu özellikle vurgulamıştı.

Varşova Paktı’nın çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, bir yandan ABD’yi dünyanın tek süper gücü haline getirirken, öte yandan orta vadede onun bu konumunu tehlikeye düşürecek dinamiklerin de önünü açtı. Bu bir yeni sorunlar alanıydı. O güne kadar Sovyet Bloku’na karşı kendi himayesinde bulunan Avrupalı emperyalistler ile Japonya’nın bundan böyle de denetim altında tutulması, ortaya çıkan bu yeni sorunlardan ilkiydi. O güne kadar Sovyetler Birliği’nin etki sahasında bulunan ve yeni durumda iç sorunlar ve dış kışkırtmalarla bir kaosa sürüklenen ülke ve bölgelerin ABD’nin çıkar ve ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirilmesi bir başka temel önemde sorundu. Düne kadar Sovyetler Birliği’nin varlığının sağladığı denge ya da bizzat ondan güç olarak ABD’in çıkar ve ihtiyaçlarına aykırı davranabilen ülkelere boyun eğdirilmesi bir başka sorunlar alanıydı. Buna Rusya’nın yeniden toparlanmasını dizginleyerek onu kendi himayesinde bir ülke olarak tutmaktan Çin’in yükselişinin yarattığı tehlikeleri önlemeye kadar temel önemde başka bazı sorunlar da eklenebilir. (Burada daha çok emperyalistler arası ilişkiler ve hegemonya mücadelesiyle ilgili olduğumuz için halkların kouml;leleştirilmesi, ilerici ve devrimci akımların ezilip ehlileştirilmesi, küreselleşmenin gerekleri adı altında dünya ölçüsünde sömürü ve soygun mekanizmalarının yeniden düzenlenişi vb. sorunları sıralamıyoruz. Bunlar da “yeni dünya düzeni”ni biçimlendirmeye yönelik girişimlerin temel önemde halkaları olmakla birlikte, üzerinde tüm emperyalist dünyanın mutabakat halinde olduğu ve aynı doğrltuda hareket ettiği daha farklı karakterde bir sorunlar alanıdır.)

Potansiyel rakipleri bugünden etkisizleştirmek

Rakip bir süper güç olarak Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasından itibaren ABD’nin temel stratejik kaygısı, kendi tek süper güç konumunu güvenceye almak, dünyayı kendi çıkar ve ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden biçimlendirmekti. Bunun bir gereği olarak da, kendi bugünkü üstünlüklerini en iyi biçimde kullanarak, ilerde kendisiyle boy ölçüşmeye kalkacak rakip bir gücün ya da koalisyonun şekillenmesini daha baştan engellemek yoluna gitmeliydi. ABD’nin bu stratejik kaygı ve hedefe yönelik niyetleri oldukça erken bir zamanda resmi belgelere de yansıdı. 1992 Mart’ında yayınlanan “Savunma Planlaması Kılavuz Dökümanı” başlıklı ve Pentagon kaynaklı bir resmi belgede, “Sovyetler sonrası çağda” ABD için başlıca hedefin; her potansiyel rakibi, ABD ile rekabet edebilecek bir dengeye ulaşmayı deneme oasılığını düşünmekten bile alıkoymak olduğu, açıkça dile getirildi. “Sovyetler sonrası çağda”n bugüne yaşanan uluslararası olaylara ve bu olaylar içinde ABD’nin konumuna ve tutumuna bakıldığında, söz konusu dökümanda tanımlanan hedefin anlamı ve gerekleri çok daha iyi anlaşılır.

Tek süper güç ve emperyalist sistemin halihazırdaki rakipsiz jandarması olarak ABD, ekonomik ve teknolojik alanlarda olduğu kadar siyasal ve askeri alanlarda da açık biçimde tüm öteki emperyalistlerden üstün konumdadır. Fakat bu üstünlük, Körfez Savaşı’ndan Afganistan Savaşına dek fırsat düştükçe en yıkıcı ve barbar biçimde sergilendiği gibi, esas olarak askeri alandadır. ABD’nin savaş makinası halihazırda denebilir ki benzersiz ve rakipsizdir. Elinde bulundurduğu büyük nükleer güç sayesinde ve yalnızca bu özel alan sınırları içinde olmak üzere, bir ölçüde Rusya askeri bir rakip sayılabilir. Nitekim ABD’nin Bush yönetimi ile birlikte gündeme getirdiği Füze Kalkanı Projesi, gerçekte Rusya’nın bu alanda halihazırda yarattığı dengeyi ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu proje ger¸eklik kazanır ve Rusya onu dengeleyecek adımları atmak yeteneğinden yoksun kalırsa, ABD nükleer güç alanında da rakipsiz bir konum elde edecek, bu ona yeni türden bir tekelci konum kazandıracaktır. ABD bunu tüm öteki emperyalist devletleri uzun süreli olarak kendine tabi olmaya mecbur etmenin temel önemde bir olanağı olarak görmektedir. Tüm dünyayı karşısına alarak bu projede bu denli ısrarlı olmasının gerisinde temelde bu stratejikhesap, ‘92 Mart tarihli resmi belgenin diliyle söylersek, “her potansiyel rakibi, ABD ile rekabet edebilecek bir dengeye ulaşmayı deneme olasılığını düşünmekten bile alıkoymak” temel stratejik hedefi vardır.

Bugün ABD, belirgin bir üstünlüğe sahip olduğu askeri gücünü en iyi ve etkin biçimde kullanarak politik olaylara ve sorunlara kendi hedef ve çıkarlarına göre yön vermeye çalışmakta; dahası bunu, öteki emperyalist güçleri ardından sürüklemenin ve kendine tabi kılmanın bir aracı olarak kullanmaktadır. ‘90’lı yıllardaki Körfez Savaşı ve Yugoslavya savaşı bunun örnekleri oldular. Geride kalan yılın son üç ayına sıkıştırılan Afganistan savaşı ise bunun güncel yeni bir örneği oldu. Afganistan savaşının uzun yıllar sürecek bir savaşlar dizisinin bir ilk halkası olarak tanımlandığı gözönüne alınırsa, bu alandaki üstünlüğün hangi çerçevede kullanılmak istendiği de daha iyi anlaşılır. Afganistan savaşıyla ABD gerçekte dünya çapında bir hegemonya savaşı başlatmıştır. Hedef hlkları köleleştirmek olduğu kadar öteki emperyalist güçleri de kendi iradesine tabi kılmak, kendisinin arzuladığı ve hedeflediği türden bir dünya düzenine razı, bundan da öteye mecbur etmektir. Afganistan savaşının ilk sonuçları onu bu konuda daha da cesaretlendirmiş, yakın gelecekteki yeni çıkışlarını daha pervasız bir biçimde yapmaya özendirmiştir. Irak konusundaki tutumu ve hesapları daha şimdiden bunun işaretlerini ermektedir.

Avrupa’da ve Avrasya’da kaygı verici gelişmeler

“Sovyetler sonrası çağı” açık bir değerlendirme ve net olarak tanımlanmış bir stratejiyle daha baştan hazırlıklı karşılamaya çalışsa bile, doğal olarak gelişmeler her alanda ABD’nin arzuladığı gibi seyretmedi, edemezdi. ABD’nin dünya egemenliğini süreklileştirme hesaplarında özel bir yer tutan ve üzerine kitaplar bile yazılan Avrasya’da olup bitenler, geride kalan yılın olayları da düşünüldüğünde, bu açıdan özellikle önemliydi. 11 Eylül sonrası gelişmelerle bağlantı sınırları içinde bunlara burada kısaca değinilebilir.

ABD’nin Avrasya stratejisinde, yükselen bir güç olarak Almanya önderliğindeki AB’yi kontrol altında tutmak özel bir yer tutmaktadır. Almanya’nın liderliğine ve Almanya-Fransa eksenine dayanan AB’nin yükselişini engelleyemeyeceğini bilen ABD, çözümü bu yükselişi kendi denetiminde tutmaya çalışmakta bulmaktadır. Bunun için elinde temel önemde bir araç ve AB’nin kendi bünyesindeki çelişkiler var.

Araç NATO’dur. NATO ABD’nin tartışmasız egemenliğine dayalı bir siyasi-askeri ittifaktır. Askeri alanda AB’yi önemli ölçüde ABD’ye tabi kılmakla kalmamakta, ona Avrupa’nın iç sorunlarında etkili bir söz sahibi olma olanağı da sağlamaktadır. NATO’nun Avrupa’yı denetim altında tutmakta kendisine sağladığı bu muazzam avantajı gözönünde tutarak ABD, AB’nin Doğu’ya doğru genişlemesini NATO’nun da aynı doğrultuda genişlemesi koşuluna bağlamış bulunmaktadır. Bunda o denli ısrarlı ve gayretlidir ki, AB adayı durumunda bulunan fakat henüz ona dahil olamayan bazı ülkeler (somut olarak Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan) daha şimdiden NATO üyesi olmuş durumdalar.

AB’yi denetim altında tutmakta ABD aynı zamanda onun iç çelişkilerinden de en iyi biçimde yararlanmaktadır. Herşey bir yana, bazı AB üyeleri bu birlik içinde ABD’nin uzantısı durumundadırlar. İngiltere bunun göze batan örneğidir, fakat hiç de tek değildir. AB genişlemesini destekleyerek birlik bünyesinde bu türden ülkelerin sayısını ve gücünü artırmak ABD için gizleme gereği duyulmamaksızın izlenen bir politikadır. Türkiye’nin AB üyeliğine verilen hararetli desteğin gerisinde de bu aynı politika vardır. ABD, AB bünyesindeki başka çelişkileri de kullanmakta, hatta birliğin eksenini oluşturan Almanya ile Fransa arasındaki çelişkilere bile oynamaktadır.
Bunlar ABD için AB’yi kendi denetimi altında tutmakta ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmekte önemli araç ve imkanlar olsalar bile, giderek güçlenen ve ABD’nin vesayetinden adım adım kurtulmaya çalışan AB dünyanın tek süper gücü için bir sorunlar alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Kendi ordusuna sahip olmak istemesi, Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerle ABD’yi dengeleyecek ilişkilere girmesi, Ortadoğu’da ABD’den farklılaşan bazı politikalar izlemeye eğilimli olması, yaşanan sorunlara örnekler olarak verilebilir.

ABD, AB’nin kendi ordusuna sahip olma isteğini şimdilik önemli ölçüde NATO’ya, dolayısıyla ABD’ye bağımlı kılacak AGSP ile dengeleme yoluna gitmiştir. Fakat bu sorun, önceki sene gerçekleşen Nice Zirvesi esnasında açıkça ortaya çıktığı gibi, bir gerilimler alanı olmayı halen sürdürmektedir. Öteki sorunlar alanını ise ABD kendi karşı hamleleriyle dengelemeye çalışmaktadır. Örneğin Rusya ve Çin’le kendi üstünlüklerinden ve avantajlarından giderek ilişkiler geliştirmekte, İran’la ilişkilerini yumuşatmanın yollarını aramaktadır vb.

Fakat kendi dünya hegemonyasını süreklileştirmek hedefi çerçevesinde ABD’nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı asıl sorunlar alanı, dar anlamda Avrasya, yani halihazırda Rusya ve Çin’in söz ve etkinlik sahibi olduğu siyasal coğrafya oldu. ABD’nin kendini her alanda küstahlık ve kibirlilikle dayatan küresel üstünlüğünden rahatsız olan Rusya ve Çin, ABD’yi dengelemek üzere ‘90’lı yılların ortasından itibaren kendi aralarındaki ilişkileri adım adım güçlendirdiler. Dahası buna Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Türkmenistan dışındaki Orta Asya Cumhuriyetlerini katmayı da başardılar. ‘90’ların ortasında Şangay Beşlisi olarak başlayan süreç, 2000’li yıllara girilirken Özbekistan’ı da kapsayarak genişledi ve Şangay İşbirliği Örgütü adını alarak kurumsallaşmaya başladı.

Rusya-Çin eksenine dayalı olan ve önemli petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip bulunan Orta Asya Cumhuriyetlerini kendi denetimine alan bu ittifak, ABD emperyalizmini derinden rahatsız eden bir gelişmenin ifadesiydi. ABD bu koalisyonu kendi rakipsiz dünya egemenliğine potansiyel bir rakip sayıyor, nitekim söz konusu ittifak da kendi konumunu ve misyonunu bir biçimde böyle tanımlıyordu.

ABD’nin Avrasya hamlesi

ABD’nin 11 Eylül saldırılarını Usama bin Laden üzerinden Taliban yönetimine bağlaması, ona Afganistan’a savaş ilan etme ve böylece bu ülke üzerinden Asya’ya müdahale etme olanağı sağladı. Bunun ABD için kısa dönemli sonuçları gerçekten etkileyici görünüyor. Taliban yönetimi herkesi şaşırtan bir hız ve kolaylıkla devrildi ve Afganistan bir anda ABD’nin askeri işgali altına girdi. ABD halihazırda ülkenin güneyinde kurduğu askeri üsleri sağlamlaştırmak ve ülkenin toplamındaki gelişmeleri kendi kontrolü altına almak çabasındadır. Savaşta saldırı üssü olarak kullanılan güneyde Pakistan ve kuzeyde Özbekistan da ABD’nin askeri olarak yerleştiği ülkeler durumundadır. Bölgeye askeri olarak bu çapta bir yerleşme başarısı ABD’nin düne kadar kolay hayal edemeyeceği bir gelişme olmuştur.

Fakat bu başarının sınırları kendinden de öteyedir. Düne kadar bu alan, arada Taliban Afganistan’ı gibi pürüzlü bir ülke olsa da, Rusya-Çin ittifakının denetim kurduğu ve ABD’nin dolaylı müdahalesini bile büyük ölçüde sınırladığı bir bölgeydi. Oysa bugün gerek Rusya gerekse Çin, 11 Eylül saldırılarının sağladığı bahaneler karşısında ABD’yi dizginleyemeyeceklerini görerek, onun bölgeye müdahalesine rıza göstermek zorunda kalmışlardır. Dahası Rusya gelişmeler üzerinde söz ve karar sahibi olmak kaygısıyla bizzat ABD’nin güdümünde hareket etmiş, birçok yönden onun yürüttüğü saldırı savaşının bir parçası olmuştur. Kuşkusuz Rusya bunu gelişmelerden kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda en iyi biçimde yararlanmak için yapmaktadır. Fakat bu alandaki başarısı n olursa olsun, sonuçta asıl gelişme, düne kadar bu bölgenin hayli uzağında bulunan ABD’nin buraya yerleşmek üzere ilk önemli mevzileri kazanmış olmasıdır. Rusya olayların içinde yer alarak elde ettiği başarıyı süreklileştirmek için ABD ile uyumlu davranmak zorundadır. Bu doğrultudaki politika ise, düne kadar tam da ABD hegemonyasına karşı tanımlanan Çin ile ittifakının zaafa uğraması ve giderek işlevini yitirmesi anlaına gelecektir. Böylesi bir gelişme durumunda, ABD stratejik önem atfettiği bir bölgeye askeri olarak yerleşmek imkanını elde etmiş olmakla kalmayacak, bundan da önemli olarak, kendisine karşı gelişen güçlü bir koalisyona da etkili bir darbe vuracaktır. Rusya ile Çin arasında uzun süreli bir ittifakı boşa çıkarmanın ABD’nin Avrasya stratejisindeki kritik önemi düşünüldüğünde, bu alandaki bir başarının AB için stratejik değeri de daha iyi anlaşılır.

Fakat gelişmeler birçok bakımdan henüz çok yenidir. Olayların ve dolayısıyla emperyalist güçler arası ilişki ve dengelerin henüz ne yönde seyredeceği belli değildir. Bu bölgede yerleşmek ve bölge güçleri arasındaki ilişkileri kendi çıkar ve hedefleri doğrultusunda yönlendirmek ve biçimlendirmek ABD için sanıldığı kadar kolay değildir. Olaylar, dolayısıyla ilişkiler her an yön değiştirebilir, ortaya yeni ve daha karmaşık durumlar çıkabilir. ABD emperyalizmi payına başarılı sayılabilecek adımlar henüz yalnızca olayların ilk ve bir bakıma en kolay evresi sınırları içinde bir anlam taşımaktadır. Yine de bu sınırlar içerisinde ABD’nin 11 Eylül sonrasında Avrasya’ya yönelik önemli bir çıkış yapmış bulunduğu da bir gerçektir.

Devre dışı kalan ve arkadan sürüklenen Avrupa

ABD emperyalizminin Afganistan savaşı üzerinden yaptığı Avrasya hamlesinin Avrupalı emperyalistlerle ilişkiler cephesinde de önemli sonuçları oldu. 11 Eylül saldırılarının ardından yaratılan gerici atmosferden kendi çıkar ve hesapları doğrultusunda en iyi biçimde yararlanmaya çalışan Avrupalı emperyalistler, ABD’nin uzun süreli savaş ilanına da koro halinde destek verdiler. Anında toplanan NATO Konseyi, oybirliği ile 5. maddeyi uygulama, yani ABD için savaşa girme kararı aldı. ABD emperyalizmi Avrupalı müttefiklerinin kendisine sağladığı bu siyasal desteği en iyi biçimde kullandı. Fakat bunu Afganistan’a açtığı savaşta, bu savaşa ilişkin karar ve uygulamalarda onları devre dışı bırakarak yaptı. Yugoslavya savaşında olduğu gibi kararlar Brüksel’den değil, fakat tümüyle Washington’dan, ABD’nin kendi iradesi ve isteği doğrulusunda alındı. Savaş Avrupa’daki NATO karargahından değil Pentagon’dan yönetildi. ABD siyasal desteğinden en iyi biçimde yararlandığı müttefiklerinin askeri katkılarına hiç de ihtiyaç duymadığını kabaca hissettirdi ve adeta kendi savaş makinasının hedefe ulaşmakta kendi başına yeterli olduğunu Afganistan savaşı üzerinden gösterme yoluna gitti.

Burada NATO’nun devre dışı bırakılması, bazı öfkeli Avrupalı yorumcular tarafından NATO’nun çöküşü olarak sunuldu. Gerçekte ise devre dışı bırakılan NATO’dan çok Avrupalı emperyalistlerdi. Nitekim ABD emperyalizminin medyadaki sözcüleri bununla açıkça övündüler de. Bunu Bush yönetimi ile birlikte gündeme gelen “tek taraflı dış politika”nın açık bir başarısı saydılar. Başta lider Almanya olmak üzere Avrupalı emperyalist devletlerin her birinin kendine özgü çıkarlar çerçevesinde ABD’nin kapısında kuyruğa girmeleri, hiç değilse “barış gücü” olarak Afganistan işgalinde yer almak için ABD’nin desteğini sağlamaya çalışmaları, temel uluslararası politika sorunları söz konusu olduğunda, AB’nin herhangi bir ortak politika geliştirme ve uygulama yeteneğinden yoksn olduğunun da bir göstergesi oldu. Bunu da ABD emperyalizminin Avrupalı emperyalist birlik üzerinde önemli bir taktik başarısı saymak gerekir. AB’nin kendi içinde sağlam ve ABD’ye rağmen uluslararası politika sorunlarına müdahale edebilecek yetenekte bir irade birliğinin ortaya çıkışını engellemenin ABD stratejisinin bir başka temel unsuru olduğu düşünüldüğünde, bu başarının anlamı çok dahaiyi anlaşılır.

Bu açık gerçeğe rağmen Alman emperyalizminin 11 Eylül sonrası gelişmelerden yararlanarak uluslararası politikada stratejik önemde bir çıkış yaptığı da burada vurgulanmalıdır. Almanya II. Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez olarak Avrupa dışında bir bölgeye ve NATO’nun sınırları ötesine askeri birlikler gönderme yoluna gitti. Bu kararı parlamentodan çıkarmak için bir hükümet bunalımı riskini bile göze alan Alman emperyalizminin böyle bir ilk adımla ne türden bir stratejik avantaj elde ettiğini kestirmek güç değildir. Buna, benzer konumda olan Japonya’nın ilk kez olarak kendi ulusal kara sularının çok uzağına, Hint Okyanusu’na savaş gemisi gönderme adımını da bu vesile ile ekleyebiliriz.

(Devam edecek...)