19 Ocak '02
Sayı: 03 (43)


  Kızıl Bayrak'tan
  Boşa çıkan beklentiler
  ABD ile "stratejik ortaklık" ya da emperyalizme sınırsız uşaklık!
  Saldırı daha da derinleştirildi
  "Mezarda emeklilik" yasası basın açıklamalarıyla protesto edildi...
  Kapitalizmin kâr hırsı insan sağlığını hiçe sayıyor
  Rumsfeld'in emriyle katliam!
  Afgan savaş esirlerine karşı sınırsız vahşet ve barbarlık!
  İbretlik Amerikan ikiyüzlülüğü
  ABD emperyalizminin Avrasya hamlesi
  Teslimiyetçi platforma "samimiyet sınavı"
  Nazım Hikmet işçi sınıfının devrimin ve komünizmin şairidir!..
  Sermayenin ve liberallerin Nazım sevdası ve saldırılar
  Yazdık Nazım Nazım diye...
  Rosa Luxsemburg ve Karl Liebknecht anıldı
  Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye...
  Barikatları yarmak için öncülerin birliği şart
  Sefaların geleceği
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
2002’ye girerken/3

Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye...

2001 yılında Türkiye’ye ekonomik kriz ve bunun ağır ekonomik, toplumsal ve siyasal sonuçları damgasını vurdu. Aslında bu, İMF ve Dünya Bankası’nın yıllardır Türkiye’ye dayattığı ekonomik politikaların iflasından başka bir şey değildi. Ancak iflas ve çöküşün faturası bir kez daha emekçilere ve yoksul halk tabakalarına çıkarıldı. Ülke ekonomisi bütün yönleriyle IMF’ye bağlandı, ekonomi yönetimi bir Dünya Bankası memuruna emanet edildi. Öyle ki IMF en küçük karar ve uygulamalarda bile kendi istediğini dikte ettirdi, gerektiğinde bakanları koltuğundan ettirdi. Devalüasyon, otomatiğe bağlanan zamlar, enflasyon, işsizlik, katlanarak büyüyen iç ve dış borç yükü, büyümedeki gerileme, dayanılmaz boyutlar kazanan yoksullaşma, kazanılan ekonomik ve sosyal hakların budanması, maaş veücretlerin sürekli gerilemesi vb. göstergeler ekonomik ve sosyal yapıdaki onulmaz yıkımı anlatmaktadır. Ekonomik ilişkilerde derinleşen mutlak bağımlılık, siyasal bağımlılığı da derinleştirmekte, Türkiye yönetenlerini emperyalist hükümet ve tekellerin memurları konumuna getirmektedir. Bir de bu yönüyle TC’nin ABD’ye rağmen ve onun istemi dışında Irak ve Ortadoğu’da bir politik tutum alması mümkün de&currn;ildir.

Uygulanan IMF damgalı ekonomik ve sosyal yıkım programlarına rağmen ekonomik kriz devam ediyor. 11 Eylül’den sonra IMF’nin açtığı yeni kredilerle Arjantin’ın yaşadığı iflas ve çöküşü görece daha az sarsıntılı geçiren Türkiye ekonomisi, her an yeni bir Arjantin örneğini tekrarlayabilir. Bu yıkım ve çöküşün sosyal patlamalara yol açabileceğini düşünen Türkiye yönetenleri kendi içinde daha da baskıcı polisiye tedbirler almayı ihmal etmemişlerdir. Yaz aylarında yaşanan esnaf eylemlerini bahane eden devlet hak arama eylemlerini yasaklama yoluna gitmiştir.

Aslında özel savaş rejimi ciddi bir siyasal krizin içinde bulunmaktadır. Hükümet ve Meclis tam bir çözümsüzlüğü ve yönetememe krizini yaşamaktadır. Düzen içinde kendi seçeneklerini de tüketen siyaset kurumu tam bir çürüme içindedir. Bundan çıkış olarak ciddi bir çabadan söz etmek mümkün görünmemektedir.

Düzen çok yönlü bir kriz içinde debelenirken toplumsal muhalefet ve onun her düzeydeki bileşenleri de başka türden bir kriz durumunu yaşamaktadır. Sendikalar, sendika ağaları elinde işlevsizleştirilmekte, kimi zaman da işçilerin ve emekçilerin enerjisini ve öfkesini boşaltıcı ve böylece etkisizleştirici bir rol oynamaktadır. Mevcut sendika yönetimleri toplumsal muhalefetin önünde duran en önemli engellerden biridir. Bu nedenle bu engeli aşıcı çözümler üretmek büyük bir önem taşımaktadır.

2001 yılı reformist sol açısından da bir yenilgi ve gerileme yılı oldu. Türkiye koşullarında etkili bir reformist hareketin bile olanakları ve koşulları son derece sınırlıdır.

Genel bir değerlendirme yapıldığında, Türkiye devrimci hareketi de 2001 yılı içinde gelişmek bir yana geriledi, birçok mevzisini yitirmek durumunda kaldı. Çok önemli bir direniş sürecini geliştirmesine rağmen politikayı etkileme gücü ve etkisinin ne kadar sınırlı olduğu bir kez daha açığa çıktı. Bu gerilemenin bir boyutu İmralı tasfiyeciliğine uzansa da esas nedeni, kendini aşamaması ve döneme yanıt verecek politikaları ve politika araçlarını geliştirememesidir.

Kuşkusuz 2001 yılının en önemli gelişmelerinden biri de F Tipi zindanlar eksenli direniş sürecidir. Devlet bu direnişe katliamlarla karşılık verdi, direnişi başarısız kılmak için sayısız yöntem denedi. Sonuçta yetişmiş bir devrimci kuşağı kırıma tabi tuttu ve halen bu kıyıcı tutumunu ısrarla devam etmektedir.

Bir yılı aşkın bir süredir süren Ölüm Orucu ve süresiz açlık grevleri direnişi çok büyük bedellere rağmen istenilen sonucu yaratmaktan uzak görünüyor. Bu noktada bu direniş sürecinin bütün boyutlarıyla değerlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Direniş süreci, onun programı, yönetimi ve taktikleri, etki ve sonuçları tartışılmadan ve gerekli derslere ulaşmadan içinde bulunulan gerileme ve etkisizleşme durumunun aşılması mümkün değildir. Bize göre zindan direniş sürecinde izlenen politikalar (veya politikasızlık), sergilenen yönetim pratiği, gelişmeleri ve politikayı etkileme düzeyi, devrimci sol hareketlerin bir tür aynası olmuştur. Bu nedenle sürecin bütün boyutlarıyla değerlendirilmesi, zindanlarla sınırlı bir değerlendirmenin ötesinde bir anlama sahiptir ve bu doğru yapılabilirse solun kendini derleip toparlamasında çok önemli bir olanaktır.

Kısacası Türk devleti ciddi bir ekonomik ve siyasal kriz içinde bulunmaktadır. Ancak emperyalist sistemin verdiği destekle ayakta durmakta ve krizi yönetmeye çalışmaktadır. Bu noktada Kürdistan devrimini ve dinamiklerini tasfiye eden ve Kürtleri devletin yedeğine sokan Öcalan ve İmralı Partisi’nin uğursuz rolünün de altını çizmemiz gerekir. Bu tasfiye sürecinin yarattığı bilinç ve umut kırılması, sağa savrulma ve devrimci mücadeleden kaçışı koşullamakta, devrimci yurtsever cephedeki yenilgi psikolojisini derinleştirmektedir. Bu, nesnel bir olgudur, daha önce diğer ülkelerde yaşanan “gericilik yıllarının” daha derinleştirilmiş bir versiyonunu anlatmaktadır. Düzen kriz içinde, ama toplumsal muhalefet ve devrimci ve reformist kanatlarıyla sol da önemli bir bunalım durumunu yaşamaktadır. Bu da Türk devletini soluklandıran diğer bir etken olaktadır... Aslında Türkiye’de devrimin ve toplumsal hareketin gelişmesinin objektif koşulları olgunlaşmaktadır. Sorun, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketlerini yeniden ayağa kaldırmakta ve birleşik direnişini geliştirmekte düğümlenmektedir!

Kürdistan’da ise tasfiyecilik, bilinç, bellek ve ruh katliam süreci derinleşerek devam etmektedir. Son üç yıla damgasını vuran budur!

İmralı tasfiyeciliğinden sonra devlet bir yandan imha ve bastırma operasyonlarını aralıksız sürdürürken, bir yandan da sömürgeci sistemi daha da güçlendirmeye çalışmakta, izlediği ekonomik ve siyasal politikalarla Kürdistan’ı Kürtsüzleştirme hareketini sistematik bir biçimde yürütmektedir. Mülksüzleştirme, işsizlik, yoksulluk, açlık ve sefalet, ekonomik ve sosyal sonuçlarının yanı sıra, Kürdistan’ın boşalmasını, göçü itekleyen çok önemli etkenler olmaktadır. Bu durumu salt ekonomik gerekçelerle açıklamak yetersizdir, ortada politik bir strateji söz konusudur. Yani Kürdistan’ı Kürtsüzleştirme ve demografik yapısını değiştirme ve böylece Kürdistan’ı ve Kürtleri tarihe gömme stratejisinden söz ediyoruz. İmralı Partisi halkımızın ulusal taleplerini ve bilincini çarpıtırken, enrjisini boşa akıtırken, umut katliamını egemen kılmaya çalışırken, TC, inkar ve ulusal imha sistemini başka araçlarla takviye etmeye devam ediyor, Kürt adına ne varsa her şeye saldırıyor ve her olayda bu kimliğini ve bundan taviz vermezliğini döne döne vurguluyordu. Yani İmralı Partisi’nin bütün şirin, “demokrat”, “bizim” olarak göstermeye çalıştıkları TC, bildiğimiz TC! Kendisi hakkında yayılan tüm balonlaı her fırsatta patlatıyor, Kürde yaşam hakkı tanımanın kendi özünde, felsefesinde ve siyaset çizgisinde olmadığını her olayda ve fırsatta göstermekten çekinmiyordu.

İmralı Partisi ise numaralı “Barış atılımları” safsatasıyla kitlelerin bilincini çarpıtıyor, ufkunu daraltıyor ve karartıyor. Öcalan’ın AİHM’e sunduğu savunma, teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilikte başka bir dip nokta olarak değerlendirilmelidir. Öcalan, bu savunması ile daha önce İmralı’da dile getirdiği devlet tezlerini teorik-ideolojik bir temele, bir tarih anlayışına ve çizgisine oturtmaya çalışmaktadır. Bu, bilinç, bellek ve ruh katliamında gelinen en dip noktadır.

Bilindiği gibi, İmralı teslimiyet ve tasfiyeciliği Kürdistan devriminden ve partiden geriye içi boş bir kabuk bıraktı. Güneye hapsedilen gerillanın ise artık askeri ve politik bir anlamı kalmadı, eski gerilla güçleri bir rehine ve tutsak olarak çürümeye terk edildi. Belli ki partiden geriye bırakılan ad ve kabuk da artık bir köşeye fırlatılması gereken birer engel olarak görülmektedir. Şimdi yapmakta oldukları 8. Kongre “son noktayı koyma” platformu olacaktır. Artık açıkça itiraf etmekten çekinmemektedirler: “PKK, 20. yüzyıl ideolojisi ve programının partisiydi. İmralı savunmalarıyla tümden değiştik, özümüz, programımız, stratejimiz ve taktiklerimiz değişti. O halde özü, ideolojisi ve programı değişen bir partinin ad ve kimi biçimlere takılması doğru değildir. Özüne uygun yeni bir biçim kazanması işin doğası gereğidir. Bunu da 8. Kongre başaracaktır.”

Bu itiraflar ve bu doğrultuda atacakları pratik adımlar, bir yönüyle iyidir. Yüzlerindeki maskeleri tümden atmaları, halkın karşısına gerçek kimlikleriyle çıkmaları öteden beri yaratılan sanal dünyanın parçalanmasına belli ölçüde katkı sunacaktır. Yeni bir saflaşma ve ayrışmanın zeminini güçlendirecektir. 8. Kongre böyle bir işlev görecektir.

Tasfiyeciliğe karşı alınan devrimci tavır, devrimci çizgide ısrar duruşu, son üç yıl içinde önemli adımlar atmakla birlikte ağır baskı, kuşatma ve kırılma koşullarında henüz istenilen örgütsel ve politik güce ulaşamadı. Aslında önemli bir arayış ve ayrışma süreci yaşanıyor, İmralı tasfiyeciliğini kabul etmeyen, rahatsızlık bildiren hatırı sayılır bir kitle ve kadro gücü var. Ama bu, hemen kendini örgütsel ve politik bir çizgide ifade etme sonucunu doğurmuyor.

Açık ki ataletin, itirazı laf düzeyinde bırakmanın sayısız nedenleri var. En başta yaşanan çözülme ve kırılma çok boyutludur, bunun durulması ve gerçeklerin yerli yerine oturması belli bir zaman gerektirmektedir. Ayrışma, yeniden yapılanma, toparlanma ve devrimci yurtsever mücadeleyi yeniden ayakları üzerinde doğrultma sürecinin başarısı birçok nesnel ve öznel etken ve koşulun bir araya gelmesine bağlıdır.

Kuşkusuz bu duruşsuzluğun ve kendini tavırsız bırakmanın bir an önce aşılması gerekir. Son üç yıl içinde İmralı çizgisini reddeden, bu süreçten rahatsızlık duyan ve alternatif bir yaklaşımın geliştirilmesini isteyen sayısız kadro, yurtsever ve halk kitlesi var. Rahatsız olmanın, İmralı sürecini reddetmenin ve bir şeyler yapmanın gereğine inanmanın elbette politik ve pratik bir karşılığı olmalıdır. İtiraz ve rahatsızlığı söz düzeyinde tutmanın bir anlamı olmadığı gibi, tasfiyeciliğe tersten güç verdiği de bir olgudur. Dolayısıyla İmralı sürecine şu veya bu düzeyde itiraz eden, rahatsızlık duyan kadro, yurtsever ve halktan insanlarımız, gelinen noktada tavırlarını netleştirmek, itiraz ve rahatsızlıklarını politik, örgütsel ve pratik bir duruşa dönüştürmek durumundadırlar. Ne yapmaları ve nasıl yapmaları gerektiği de açıktır: İmralı gerçeklği bütün boyutlarıyla açığa çıkarılmış, devrimci çizgide ve değerlerde ısrar çizgisi kararlı bir biçimde ortaya konulmuştur. Açığa çıkan bu gerçeklere sahip çıkmak, devrimci çizgide birleşmek ve böylece güçlü bir politik hareket geliştirmek, devrimci yurtsever görevin kaçınılmaz gereği olmaktadır. Bunun dışında söz düzeyinde kalan itiraz ve “muhaiflik” ile yetinmek, adım adım eriyip yitmekten başka bir sonuç vermeyecektir. Devrimci yurtsever duyguları taşıyan arkadaşlarımızın ve halkımızın devrimci çizgide birleşmelerini, sorumluluk üstlenmelerini ve üzerlerindeki ölü toprağını atarak ayağa kalkmalarını bekliyoruz. Unutulmamalıdır ki, ortada duran devrim sorunu, tasfiyeciliği bütün boyutlarıyla aşma sorunu, salt bir grubun değil hepimizin ortak sorunudur. Bu ortak sorumlulğumuzu artık üstlenmek ve gereklerini yerine getirmek durumundayız. Böyle bir silkiniş ve ayağa kalkışın nasıl büyük politik hareketlenmeye yol açacağı çok geçmeden rahatlıkla görülecektir.

Bu noktada başka bir gerçekliğin daha altı çizilebilir. İmralı tasfiyeciliğine karşı diğer Kürt grupları genelde belli bir tavır almakla birlikte bu sınırlı ve etkisiz kaldı. Kimileri İmralı sürecine karşı tavrı kendilerinin doğrulanması değerlendirmesiyle sınırlı tuttu. Bu konuda samimi tavır alanlar da var. Ama genel bir bakışla değerlendirdiğinde bu tutum alışların yetmediği, daha açık ve net politikaların üretilmesi, teslimiyet ve tasfiyeciliğe karşı birleşik bir duruşun geliştirilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu bağlamda devrimci yurtsever çıkışa ve yeniden ayağa kalkışa daha güçlü ve etkili desteğin verilmesi önemli bir görev olmaktadır.

Kısacası gelişmenin, toparlanmanın ve yeniden ayağa kalkma hareketinin önünde sayısız engel var, ancak buna karşılık gelişmenin, devrimci umudu ve çizgiyi gündeme damgasını vuracak kadar politik bir güç haline getirmenin koşulları da var. Bugün toparlanma ve devrimci çizgiyi örgüt ve eylem gücüne dönüştürme süreci yavaş yol alıyor, ama bu aldatıcı olmamalıdır. Sabırlı, ilkeli, tutarlı ve inatçı bir mücadele ile umudu çoğaltmak, bu yıkım, çözülme, tasfiyecilik ve kaçış yıllarını aşmak, eskisinden daha güçlü, eskinin tüm hatalarını aşan bir yeniden ayağa kalkışı gerçekleştirmek mümkündür. Burada önemli olan devrimci çizgide ısrar, sabır ve kararlı bir duruş ile kendini sürekli aşan ve yenileyen bir mücadelede süreklilik, geleceğe çok yönlü bir hazırlık içinde olmatır... Bu da yapılmaya çalışılıyor... Bu duruş ve çabalarımızın sonuç vereceğine inanıyoruz...

Yeni yılda daha büyük başarılara imza atmak umuduyla...

PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları