3 Kasım '01
Sayı: 33


  Kızıl Bayrak'tan
 Amerikancı iktidar Türkiye'yi ABD'nin savaş arabasına bağladı

  Emperyalist barbarlığa karşı mücadeleyi yükseltelim!

  Saldırı ve ihanet cenderesini kırmak için olanakları güce dönüştürelim

  Saldırı ve ihaneti boşa çıkarmak için 9 Kasım'da Ankara'ya!

  Kahrolsun emperyalist savaş!
  Sermayeye değil direnişçi işçilere fon
  Yeni bir faşist terör dalgası ve karşı hazırlık
  Doğubeyazıt'ta devlet terörü

  Anti-emperyalist mücadele ve Parti Programı

  Anti-emperyalizm, bağımsızlık ve siyasa bağımsızlık
  Sınıf dayanışmasını örgütleyelim!
 Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Bülteni'nden
  Emperyalizm ve politik İslam

  Filistin halkının özgürlük ve bağımsızlık istemi bastırılamayacak!

  BİR-KAR'ın Kuruluş Kongresi gerçekleştirildi
 Kolombiyalı sağcı milisler yıllardır dehşet saçıyor
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın




 

Sermayenin azgınlaşan saldırılarına karşı

Sınıf dayanışmasını örgütleyelim!

Sermaye düzeni son 8 ayda iki milyon civarında işçiyi kapı dışarı etti. İşini henüz kaybetmemiş olan işçilerin gelirleri ise sefalet ücretinin altına indi, çalışma koşulları daha da kötüleşti. Birçok işletmede sosyal haklar gaspediliyor. Esnek üretim hemen tüm işletmelere girmiş durumda. Birçok işletmede aylardır ücretsiz izin uygulaması hayata geçiriliyor.

Özel sektörde sendikalı sayısı nerdeyse 100 binin altına düştü. Sınırlı grev hakkı dahi yasaklanmalarla ve ertelemelerle fiilen gaspedildi. TİS'lerde sıfır sözleşmeler dayatılıyor. Hatta Hava-İş önceden imzalanmış sözleşmeyi dahi bir kenara iterek %10 ücret indirimini kabul etti. Kamu emekçilerinin yıllardır mücadele ettiği grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkını hiçe sayan devlet, güdük bir sendika yasasını meclisten çıkarttı. Sonuçta işçi-emekçi cephesinde işsizlik, açlık, sefalet derinleşti, buna sonucunda ahlaki çöküntü, cinnetler ve ihtiharlar yaygınlaştı.

İşçi ve emekçiler cephesinde büyük bir yıkım yaşanırken, sermayedarlar kârlarını hiçbir dönemde elde edemedikleri oranlarda arttırdılar. Sanayi üretimi geriledi, işçiler kapı dışarı edildi, ama sömürücülerin kârları yükseldikçe yükseldi. Faiz, borsa, döviz ve hazine bonosu aracılığıyla büyük vurgunlar vuruldu. İşçi ve emekçilerin cebinden çekilen trilyonlar kapitalist tekellerin kasalarına aktı. Sermaye devleti kapitalist soygun ve sömürü bütçesini denkleştirebilmek için, işçi ve emekçilere yönelik sosyal harcamaları kıstıkça kıstı.

Emperyalist sömürücülerin de keyfine diyecek yok. İşçi ve emekçilerin iliklerini kurutarak "tasarruf edilen gelirler" dış borç ödemesi altında eli kanlı soyguncuların kasalarına akıyor. Karşılığında yeni "borç" sözleşmeleri imzalanıyor, yeni krediler alınıyor.

Ama tüm bunlar çürümüş düzenin krizine merhem olmamaktadır. Kapitalist sistem kendi yapısından kaynaklanan krizler içinde debelenmeye devam etmektedir. Gelinen yerde Türkiye ekonomisi tam bir iflası yaşamaktadır. Bu yüzden sürekli yeni "istikrar" paketleri, daha büyük yıkım saldırıları gündeme getirilmekte ve oyuncular değiştirilerek oyuna dahil edilmektedir.

Emperyalistler bugün dünya halkları arasında düşmanlık tohumları ekmek için seferber olmuş durumdadır. Kimin yaptığı belli olmayan 11 Eylül'deki saldırıları bahane ederek mazlum Afgan halkına günlerdir kan kusturmaktadırlar. Amaçları dünya üzerindeki çıkar alanlarını korumak ve geliştirmektir. Silah ve para tacirlerinin kanlı paralarına daha fazlasını eklemektir.

Sendika ağaları ise ihanetlerini derinleştirmektedirler. 5 Eylül ve 2 Ekim'de patronlarla yaptıkları toplantıların ardından Türk-İş ve Hak-İş batık işyerlerini kurtarmak için bir fon kurulmasının altına imza attılar. Bu asalak bürokratlar yıllardan beri işçi sınıfını hep arkadan hançerlemektedirler. Sermaye sınıfı ve uşakları işçi sınıfının mücadelesini bastırmak için bugüne kadar bütün imkanlarını seferber ettiler. Birçok direnişin bitirilmesinde bu sendikal ihanet çetesi başrolü oynadı. Tabanlarının basıncıyla muhalefet eden bir kısım reformist sendikacı ve onların platformları ise reformist-pasifist çizgilerinden ötürü sınıf hareketini ileriye taşıyamadıkları gibi, zamanla onun önünde aşılması gereken ek bir engele dönüştüler.

Sermaye saldırılarının amansızca sürdüğü, ihanetlerin ise giderek derinleştiği bugünün koşullarında işçi sınıfı artık bu oyuna dur demelidir. Birleşmesi ortak çıkarlar etrafında örgütlenmesi gereken birileri varsa, o da işçi sınıfı ve emekçilerdir. Sermayenin çanağından beslenerek palazlanan, birer burjuvaya dönen sendikal ihanet çeteleri bu birliğin önündeki en büyük engeldir. Onları sendikalardan defetmenin yolu ise sendikalara bizzat sahip çıkmaktan geçmektedir. Bunun için taban örgütlülüklerimizi güçlendirmeli ve yaygınlaştırmalıyız. Sendikacıların ihanetine karşı eylem silahını kuşanmalıyız. Ancak o zaman ihanet kuşatmasını dağıtılabiliriz.

Bugünlerde direnişler arasında sıcak temaslar yaşanmakta ve ortak bir direniş komitesi gündeme alınmaktadır. Bizler ortak direniş komitelerinin her dönem savunucusu ve destekleyicisi olduk. Ama kurulacak ortak komitelerin bir nesnel zemini ve direnişler üzerinde söz sahibi olması gerekmektedir. Yoksa her direnişten birkaç öncü işçinin bir araya gelerek oluşturacağı bir direniş komitesi daha baştan ölü doğacaktır. Direnişlerin dayanışma içerisinde olabilmeleri, birbirlerine güç katabilmeleri, somutlaşmış faaliyet ve eylemliliklerle hayata geçebilir.

Onun içindir ki, bizler bugün tüm ilerici güçlerin bir araya gelmesi gerektiğini, 2 Ekim'de kurulan "patronlara fon" saldırısına karşı, Aymasan, Aktif ve Göktaş direnişleri için ortak bir direniş fonu kurulmasının mümkün olduğunu, tüm emek güçlerinin buna destek vermesi gerektiğini söylüyoruz. Böyle bir girişim, hem 2 Ekim'deki saldırılara karşı bir mücadele başlatacak, hem de direnişlerin somut bir faaliyet temelinde biraraya gelmesinin ve ortaklaşmasının zeminini oluşturacaktır.

Sınıfa yapılan "sermayeye fon" saldırısını boşa çıkartmak için tüm duyarlı sendikaların, kitle örgütlerinin ve devrimci çevrelerin ortak bir hat üzerinde anlaşması gerekmektedir. Bu hattı oluştururken de; "eğer bir krizden sözediliyorsa ve birileri bu krizin etkisinden dolayı yardıma muhtaç haldeyse, bu işverenler değil işçilerdir; bugün işlerinden atılan milyonların içinde direnme gücünü bulan bir avuç direnişçi işçi bu yardımı en çok hakedendir." diyerek, sınıf dayanışması için fon şiarını yükseltmeliyiz

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

 


 

Meclis'te görüşülen Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı

Ülkenin tüm zenginlikleri
emperyalizmin hizmetine sunuluyor

Geçtiğimiz günlerde mecliste görüşülen kanunlardan birisi Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı oldu. Yasa, ülkenin doğal zenginlikleri ve tarım alanları üzerinde sanayi işletmeleri kurulabilmesini öngörüyor.

Böylece ormanlık alanlar ve tarihi SİT alanı olarak belirlenen yerler tahrip edilecek. Ormanların ve doğal kaynakların yok edilmesiyle ekolojik denge giderek bozulacak, tarihi birçok eser yerle bir olacak.

1988 yılında çıkarılan Serbest Bölgeler Kanunu ile İzmir, Gebze, Antalya İstanbul gibi illerde yabancı sermaye ortaklığıyla kurulan fabrikalar kârlarına kâr kattılar. Buralara getirilen sendikal örgütlenme yasağı (en az 5 yıl sendika giremeyecek) ile tekeller kârlarını garanti altına aldılar, yabancı sermayeyi teşvik adıyla 5 yıl gelir vergisinden muaf tutuldular. Bu bölgelerdeki fabrikalarda çalışan işçilerin ücretleri Avrupa ve ABD'deki işçilerin onda biri kadardır, sosyal haklar ise yoktur.

Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı ile ülke toprakları emperyalist talana açılmaktadır. "Ülke ekonomisinin gelişmesini ve teknoloji transferini sağlamak, üretim ve istihdamı arttırmak ve yabancı sermayeyi teşvik amacıyla Yatırımları Teşvik, Koordinasyon ve Danışma Kurulu'nca belirlenen veya yatırımcılar tarafından önerilen yerlerde Danışma Kurulu'nun teklifi üzerine Bakanlar Kurulu'nca endüstri bölgeleri kurulabilir." diyen yasa uluslararası tahkim yasasının devamı niteliğinde. Emperyalist tekeller istedikleri yerde sanayi bölgeleri kurabilecekler, Bakanlar Kurulu'na ise sadece seçilen yerleri onaylamak kalacaktır.

Seçilmiş bölgelerde kurulacak fabrikalar yabancı tekeller için tam dikensiz gül bahçesi olacaktır. Türkiye'deki asgari ücretin 80 dolara gerilediği düşünüldüğünde, bu bir aylık ücret batıdaki işçinin 3 günlük ücretine denk gelmektedir. İşte ucuz işçi cenneti için yaratılan koşullar. İşçi ve emekçilere emek-gücünün sudan ucuz olduğu, karnını doyurmanın bile imkansızlaşacağı sefil bir yaşam dayatılıyor. Kriz bahanesiyle artan işsizlik nedeniyle işçi ücretlerinin daha da düşürüleceği açık. Bu "endüstri bölgeleri" işsizliğin en yoğun olduğu bölgelere açıldığında, ücretler asgari ücretin de altına düşürülecektir.

İşçi ve emekçiler için yerli veya yabancı tekellerin talanına karşı örgütlenip mücadele etmekten başka bir yol yoktur.

A. Engin

 


 

Sermayenin kâr hırsı
yaşamımızı mahvediyor!

İşçi sağlığının işverenler tarafından dikkate alınmadığı, hergün onlarca işçinin iş kazalarında yaşamını yitirdiği bir sistemde yaşıyoruz. Sermaye kâr oranlarını artırmak uğruna işçilerin yaşamını tehlikeye atıyor. Sağlıksız çalışma koşullarının yanısıra fabrikalarda verilen sağlıksız yemekler işçilerin yaşamını tehdit ediyor.

Yaklaşık iki hafta önce Çiğli Organize Sanayi Sitesi'nde kurulu bir tekstil fabrikasında işçiler yedikleri yemekten zehirlenerek hastaneye kaldırıldılar.

Olayın gelişimini bir tekstil işçisinin ağzından aktarıyoruz:

"18 Ekim Perşembe günü saat 13:00'ten sonra zehirlenme belirtileri başladı. Önce iki ayakçı kusmaya başladılar. Aradan bir saat geçtikten sonra zehirlendikleri anlaşıldı. Yemek yediğimiz fabrikaya telefon açıldı. Durumun anlatılması üzerine yemekten olmadığı, belki sulardan olabileceği söylendi. Bunun üzerine ayran gönderdiler, ama sonuç değişmedi. Hastalanan işçi sayısı 15 olduktan sonra yemek fabrikasına yeniden telefon açıldı. Tekrar ayran gönderdiler, ama kimse içmedi. Bu duruma rağmen doktora götürmediler. Aradan iki saat geçti. Yemek fabrikasından görevli iki kişi gönderdiler. 15 kişiyi Karşıyaka Devlet Hastanesi'ne götürdüler. Orada yatak olmadığı için Tepecik Hastanesi'ne gönderdiler. Ambulansla acile kaldırdılar. Hemen serum takıldı. Akşam saat 10:00'da işçileri evlerine bıraktılar. İşçiler ertesi gün karakola giderek ifade verdikten sonra Adli Tıp'a gönderildiler. Buradan 3 gün rapor alındı. Yemek fabrikasına dava açtık. Daha sonra işveren yemek fabrikasını değiştirdi."

SY Kızıl Bayrak/İzmir