3 Kasım '01
Sayı: 33


  Kızıl Bayrak'tan
 Amerikancı iktidar Türkiye'yi ABD'nin savaş arabasına bağladı

  Emperyalist barbarlığa karşı mücadeleyi yükseltelim!

  Saldırı ve ihanet cenderesini kırmak için olanakları güce dönüştürelim

  Saldırı ve ihaneti boşa çıkarmak için 9 Kasım'da Ankara'ya!

  Kahrolsun emperyalist savaş!
  Sermayeye değil direnişçi işçilere fon
  Yeni bir faşist terör dalgası ve karşı hazırlık
  Doğubeyazıt'ta devlet terörü

  Anti-emperyalist mücadele ve Parti Programı

  Anti-emperyalizm, bağımsızlık ve siyasa bağımsızlık
  Sınıf dayanışmasını örgütleyelim!
 Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Bülteni'nden
  Emperyalizm ve politik İslam

  Filistin halkının özgürlük ve bağımsızlık istemi bastırılamayacak!

  BİR-KAR'ın Kuruluş Kongresi gerçekleştirildi
 Kolombiyalı sağcı milisler yıllardır dehşet saçıyor
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın




 

Saldırı ve ihanet cenderesini kırmak için
Olanakları güce dönüştürelim!

Sınıf hareketinin gündeminde bir dizi eylemlilik var. Özel bir takım girişim ve oyunlarla engellenmezse eğer, bunun kendisi sınıf hareketinde önümüzdeki günlerde nispi bir canlanma yaşanacağı anlamına gelmektedir.

Sermayenin saldırıları yeni değil. Sermaye sınıfı, öncesini bir yana bırakalım, en az iki yıldır bu ülkede işçi ve emekçilere kan kusturuyor. Ülkenin emperyalistlere peşkeş çekilmesi, baskı ve terör politikaları, geçim şartlarının ağırlaşması, hak gaspları, ücretlerin budanması, grevlerin yasaklanması ve daha birçok saldırı neredeyse sıradanlaştı. Ve bütün bunlar işçi ve emekçi yığınlar içinde alttan alta büyük bir tepki ve öfke birikimine, düzen kurumlarına karşı güvensizliğe yolaçtı. Fakat, bir takım sınırlı çıkışlar dışında, bu olumlu birikim güçlü bir eylemli tepkiye dönüşemedi. Biriken enerji bir mücadele kanalına akamadı.

Bu tabloya bakıp taban tabana zıt iki farklı değerlendirme yapmak mümkündür. Birincisi, sınıf hareketi açısından gündemde yeni olan bir şey olmadığı, ilan edilen eylemlerin, sendika bürokratlarının zaman zaman başvurduğu "hava boşaltma" manevraları olduğu söylenebilir. Yürünecek, miting yapılacak, ama hiçbir sonuç alınmadan geri dönülecektir. Dolayısıyla da "fazla umutlanmaya gerek yok"tur.

Ne kadar nesnelliğe dayanıyor görüntüsü verse de, eninde sonunda bu tür bir yorum, yılgınlığın ve sınıfa inançsızlığın yansımasıdır. Nesnel planda sınıf hareketinin yaşadığı tıkanıklığa dayanıyor görünse de, esasta burjuva ve küçük-burjuva politik platformlardan beslenmektedir.

İkincisi, aynı tablodan devrimci bir bakışla tümüyle farklı sonuçlar çıkartılabilir. Sermayenin saldırıları, sınıf ve emekçi hareketinin bu saldırılar karşısında bugüne kadar ortaya koyduğu pasif eylemsiz tutum elbette ki somut bir veridir. Hatta önümüzdeki bir iki aylık dönem içinde yapılacağı ilan edilen eylemlerin (bir günlük genel grev de dahil) elle tutulur hiçbir şey kazanılmadan sonuçlanması da kuvvetle muhtemeldir. Bunu görebilmek için, işçi ve emekçi hareketinin örgütlülük düzeyine şöyle bir dönüp bakmak yeterlidir.

Fakat bütün bunlar söz konusu eylemlerin sınıf hareketi açısından taşıdığı önemi hiçbir biçimde azaltmamakta, tersine arttırmaktadır. Zira sorun hiç de bir takım etkili eylemler sonucunda sermayenin kimi saldırı planlarının teşhir edilmesi ya da hızının kesilmesi değildir. Gelinen yerde artık saldırılar bir siyasal sınıf hareketi yaratılmaksızın püskürtülemeyecek boyutlar kazanmıştır. Görev sınıf hareketinin politik düzeyini ve örgütlü hareket etme yeteneğini yükseltmektir. Bu eylem sürecinin ortaya çıkardığı olanaklar gerektiği gibi kullanılabilirse eğer, sınıf hareketinin politikleşmesi ve örgütlenme düzeyinin, mücadele deneyiminin arttırılması bakımından kısa zamanda önemli bir mesafe almak mümkündür. Bugün için önemli olan da budur.

Kriz ve emperyalist savaş faturası

Sermayenin saldırılarının yoğunlaşması işçi ve emekçilerin mücadele eğilimlerini besleyip güçlendiren en önemli etken durumundadır. 2000 yılı başından bu yana toplumun önüne umut olarak konulan üç İMF programı da çöktü. İşçi ve emekçiler hem programların hem de çöküşlerin çok yönlü iktisadi, sosyal faturasını üstlenmek zorunda bırakıldılar.

Şimdi sermaye 2002 yılı bütçesi üzerinden yeni bir saldırı programı hazırlamakta, daha doğrusu son rötuşları yapmaktadır. Bu hafta gelecek İMF heyetinin 2002 bütçesine son şeklini vermesi beklenmektedir. Ücretlerin düşürülmesi, vergilerin arttırılması, kıdem tazminatının fiilen kaldırılması, kamu işçisinin ikramiyelerinin gaspı, kamu çalışanı sayısının yüzde 30 oranında azaltılması gibi birçok önemli saldırı bu bütçe vesilesiyle 2002 yılında gündeme gelecek ve uygulanmaya çalışılacaktır. Bu programın (ve elbette onun da çökmesinin) tüm faturasının bir kez daha kendi sırtına kalacağını işçi ve emekçiler biliyorlar.

Emperyalist savaş ve Türkiye'nin bu savaşın ateşi içine atılması çabaları ise başlıbaşına bir mücadele dinamiğidir. İşçi ve emekçi yığınlar ezici bir çoğunlukla bu savaşa karşı çıkmaktadırlar. Emperyalist saldırganlık işçi ve emekçi hareketinin çok daha hızlı bir şekilde politikleşmesinin olanaklarını çoğaltmaktadır.

Sendika bürokrasisi basınç altında

Düzen, tüm bu dönem boyunca sendikal ihanet silahını sürekli olarak açıktan kullanmak zorunda kalmıştır. Yani sendikal ihanet çetesi sınıf işbirlikçisi rolünü açıktan oynamıştır. Tabanın tüm tepkisine rağmen her kritik sorunda sermayenin değirmenine su taşıyacak bir pratik içerisinde olmuştur.

Fakat bu açık sınıf işbirliğinin bir bedeli vardır. Sınıf kitlelerinin sendikal bürokrasiye güveni neredeyse sıfırlanmıştır. Sınıf içerisinden "Önemli olan tabanın konfederasyonu yönetmesidir. Önemli olan çalışanların bir araya gelip ortak bir yol bulmasıdır." diyen sesler düne göre bir hayli çoğalmıştır.

Bugün gündeme gelen eylem kararlarının gerisinde sermaye adına sınıfı denetleme, onun mücadele isteğini son derece dar sınırlar içine hapsedip boğma hesabı kadar, kaybettiği güveni bir parça da olsa tazeleme niyeti vardır. Zira yığınları denetleyebilmenin temel bir koşulu, onlar üzerinde belli bir otorite kurabilmekten, onlar nezdinde bir parça da olsa umut olabilmekten geçmektedir.

Fakat sınıfın mücadele isteğiyle oynamanın belli sınırları vardır. Eğer sınıf ve emekçiler içerisinde ne pahasına olursa olsun saldırılara karşı çıkma yönünde bir eğilim belirmişse ve bu sendika yöneticilerine dönük derin bir güvensizlikle de birleşiyorsa, onun önünü kesmek için bir takım hava boşaltma eylemleri yeterli olmayacaktır. Konfederasyonlar daha ileri eylem biçimlerini gündemlerine almak zorunda kalacaklar, ya da düzen bu yükselmeyi başka araçlarla (baskı ve terör) dizginlemeye çalışacaktır. Önce Bayram Meral'in, arkasından Emek Platformu'nun son günlerde bir genel grevden sıklıkla sözetmelerinin gerisinde bu sıkışmışlık yatmaktadır.

Saldırılar ve temel sektörler

Temel sektörlerde istihdam edilen sınıf bölükleri sermayenin saldırılarından nispeten daha az etkilenmişlerdi. En azından toplu olarak işten atılmıyorlardı. Geçmiş sözleşmelerle elde edilmiş ekonomik-sosyal kazanımlar, yakın dönemdeki satış sözleşmeleriyle ve hükümetin çıkardığı hak gaspı yasalarıyla epeyce budanmıştı. Ama yine de sınıfın geneliyle kıyaslandığında ellerinde bir şeyler kalmıştı.

Yaygın işsizlik ve genel plandaki çalışma ve yaşam koşullarının kötülüğü, "iyi bir yerlerde" çalışan işçileri mücadelenin kenarında tutmanın en önemli aracıydı. Sonuç olarak bu kesim sermayenin saldırılarını da, buna karşı verilmeye çalışılan mücadeleyi de bir parça kenardan seyrediyordu. İhanet çetelerinin denetimindeki büyük merkezi eylemler dışında herhangi bir hareketlenmenin içinde fazla yer almıyorlardı. Mücadele geleneğine sahip çıkan sınırlı sayıda fabrikanın işçilerinin bu çabası genel tabloyu değiştirmeye yetmiyordu.

Oysa son bir yıldır durum hızla değişmektedir. Şubat krizinden bu yana ekonominin motoru sayılan temel sektörlerdeki işçiler de krizin büyüyen faturasına ortak edilmektedir. Pirelli'de 112, Brisa'da 90 işçi aynı anda kapı önüne konulmuştur. Metalda, otomotivde sektörün en önemli fabrikaları ya işçi atmakta ya da her ayın belli bir bölümünde işçileri topluca ücretsiz izine göndermektedir. Buralarda da öfke artmakta, mücadele eğilimi büyümektedir.

Sınıfın bu kesiminin mücadelenin içine giderek daha fazla ve topluca itiliyor olması olgusu sanıldığından daha fazla önemlidir. Zira bu fabrikalarda çalışanlar sınıfın en örgütlü, mücadele deneyimi en yüksek kesimidir. Ek olarak sendikal ihanet çetelerinin temelde yaslandığı sendikalar buralarda örgütlü sendikalardır. Demek oluyor ki; sınıf hareketi, içinde bulunduğu kilitlenmeyi aşmanın ve sırtındaki ihanet çetelerini silkeleyip atmanın belli önemli imkanlarını bu temel sektörler üzerinden bulabilir.
Olanakları güce dönüştürelim.

Sınıf hareketinin ciddi saldırılarla ve buna karşı koymak için de önemli imkanlarla karşı karşıya olduğu bir dönemden geçiliyor. Mücadele damarını besleyen üç önemli olguyu yukarda sıralamış olduk. Bunlar, kriz ve savaş faturasının ağırlığı, düzenin sınıf hareketini dizginlemede kullandığı sendikal ihanetin giderek bu rolünü oynamakta zorlanması ve son olarak da temel sektörlerdeki sınıf bölüklerinin mücadele sahnesine daha fazla itilmesidir.
Önümüzdeki günlerde yaşanacak eylemler bütün bu olumlulukların daha iyi görülmesine ve kullanılmasına imkan sağlayacaktır.

Eylem içindeki sınıf ve emekçi yığınları devrimci politik etkiye her zamankinden çok daha fazla açık olacaklardır. Bu imkanın sınıf devrimcileri tarafından değerlendirilebilmesi sonuçta Parti'nin sınıfla daha ilerden buluşması anlamına gelecektir ki, devrimci temelde siyasallaşma da budur.

 


 

Ankara yürüyüşü, Türk-İş ve EP desteği üzerine...

Mücadele birikimini boşa çıkarmak üzere
hainler yine iş başında

İşçi sınıfı ve emekçiler önce "yeni dünya düzeni" adı verilen saldırıya maruz kaldılar. Bu süreçte, sınıfın yüz yılda kazandıklarını neredeyse on yıl içinde sıfırlayan sermaye, şimdi de terörü bahane ederek savaşı askeri alana kaydırmış bulunuyor. "Dinci terör, bin Ladin, Taliban" perdesi altında ilk cephenin Afganistan'da açılmış olması, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de işçi sınıfı ve emekçileri kandırmaya yetmiyor.

Emperyalizm, adı üzerine, "yeni dünya düzeni"ni tüm dünyada kurmaya girişti. Ancak uygulamanın şiddeti-yoğunluğu, doğallığında ülkeden ülkeye değişiklikler gösteriyordu. Sermaye cephesinden iflas eden bir ekonomi, sınıf cephesinden sayısı milyonlarla hesaplanan işsizler, yoksulluk batağına boğazına kadar gömülen işçi ve emekçiler tablosu, saldırının Türkiye'deki şiddet ve yoğunluğunun göstergeleri durumunda.

Kuşkusuz bu yoğunlukta bir saldırıyı hayata geçirebilmek için, sermaye, öncelikle işçi sınıfını örgütsüzleştirmek zorundaydı ve bunu yaptı. Kolay olmadı, ama namlu ve dipçiklerin tehdidi-barut dumanlarının karartmasıyla '80'lerde başlatılan örgütsüzleştirme saldırısı 30 yılda büyük oranda "başarı"ya ulaşmış durumda. (Burada söz konusu edilen sadece sendikal örgütlenmedir.) Krizin hemen öncesindeki hesaplarla, sendikalı işçi sayısı 1 milyonun altına geriletilmiş durumda idi. Kriz süresince hiç durmayan tensikatlar sonucunda bu sayının kaça indiği konusunda sendikalardan henüz bir bilgi sızdırılmış değil.

Ancak örgütsüzleştirmenin asıl ciddi ve etkili alanı sendikaların tasfiyesi-sendikalı işçi sayısının azaltılması değil, ayakta kalan (bırakılan) sendikaların en tepesindeki yöneticiler şahsında sermayeye yedeklenmiş olmasıdır. İşçi sınıfı asıl bu ihanet nedeniyledir ki, saldırılar karşısında eli-kolu bağlanmış, saldırılara yanıt veremez, kazanılmış haklarını koruyamaz hale getirilmiştir.

Ancak gelinen noktada, bu ihanet çetesinin başındakiler de sınıfın hareketini engelleyemez duruma gelmiş görünüyor. DİSK'in zor belasına Ankara yürüyüşü kararı alması ve yine zor belasına KESK'in destek vereceğini açıklamasını, sınıfta yoğunlaşan tepki ve öfkenin sonuçları olarak görebilmek gerekiyor. Zaten bu kimi alt kademe sendikacılar tarafından "taban bizi parçalayacak" çarpıcı sözleriyle de ifade ediliyor.

Tam da kararın alınmasını sağlayan bu taban zorlaması, yapılacak eylemlerin kritik önemine işaret ediyor. Hem eylemlerin gücü konusunda verdiği fikirle, hem de bunun karşı sınıfta yaratacağı etki-aldıracağı önlemler yüzünden. Sermaye sınıfının alması muhtemel önlemlerin içinde en etkilisi hiç de polisiye olanları değil. Bunu pek çok işçi-emekçi eylemi kanıtlamış bulunuyor. Hatta tam tersi etki yaptığını söylemek bile mümkün. Örgütlü ve kararlı her eylem, sermayenin polisiye saldırılarıyla daha radikal biçimlere bürünebilmiştir.

Kamu emekçilerinin ünlü 4-5 Mart Kızılay "meydan muharebesi", Türk-İş'in Ankara yürüyüşü bunun en bilinen örnekleridir. Bu örnekler sermaye cephesinden de gerektiği şekilde değerlendirilebildiği için, sınıf hareketini etkisizleştirmenin daha "etkili" yollarına daha fazla başvurmaya başladılar. En etkilisi olarak da ihanet şebekelerinin Truva atına...

Başını Türk-İş ve ağası Bayram Meral'in çektiği bu ihanet şebekesi yıllardır ikili bir çalışma içinde sınıf hareketinin önüne barikat örme dışında hiçbir iş yapmıyor. Sözde işçi örgütünün yöneticisidirler, ama tüm icraatları sermaye örgütleriyle elele sınıfın başına çorap örmektir. Siyasi iktidarın tepkiler nedeniyle ESK'yı toplamaktan çekindiği bir süreçte, Bayram Meral kalkıp Ecevit'e ESK'nın acilen toplanması çağrısı yapabilmektedir. Krizin tüm faturasının işçi sınıfı ve emekçilere alenen yüklendiği bir ortamda, yine bu hain, Sivil İnisiyatif adı verilen 5'li çete toplantılarında yıkım programına destek kararlarına imza atabilmektedir. Sermaye örgütleriyle açık işbirliği hainlerin faaliyet alanlarından birincisi. İkincisi ise, bu ihanet tutumunu sınıf cephesinde yayma-örgütleme faaliyetidir, ki bunu da Emek Platformu adını verdikleri cepheyle gerçekleştirmeye çalıştılar.

Emek Platformu, saldırıların had safhaya çıktığı, dolayısıyla sınıftaki tepkilerin de iyice yükseldiği bir süreçte, '99 yazında kuruldu. İddiası (ya da onun üzerinden liberallerin iddiası) sermayenin programına karşı emeğin programı-sermaye cephesine karşı emeğin cephesini oluşturmaktı. Bir grup liberal aydına yazdırdıkları bir programı, altını imzalayıp yayınlayarak kuruluşunu ilan eden platformun ilk eylemli icraatı ise, eylem kararı iptali oldu. Gerekçe depremdi. Güya halk can derdindeyken sınıfın ekmek peşinde koşması yakışık almazdı. Ancak bu kararın ne anlama geldiği ve ne işe yaradığı, çok geçmeden ortaya çıktı. Daha yıkıntılar altından yükselen imdat çığlıkları kesilmeden, onbinlerce ölü gömülmeden, sermaye iktidarı, tahkim ve mezarda emeklilik yasasını çıkarıverdi.

Platform tarafından düzenlenmiş bir-iki eylem ise, hava boşaltma dışında hiçbir işlev üstlenmeyen, hedefsiz, talepsiz etkinlikler olarak unutulup gitti. EP'in iz bırakan tek icraatı, ihanet saflarını genişletmesi oldu. Pek çok sendika yönetimi, bilinçli bir ihanet tutumuyla değil ama "birlik" hayaliyle bu cephede yer aldı, suça ortak hale geldi.

EP'in tarihi hakkında bu hatırlatmalar, yeni dönem sınıf hareketinin kaderi açısından kritik bir önem taşıdığı içindir. Çünkü yıllar süren uykudan sonra, EP, alınmış bir eylem kararını destekleyeceğini açıklamış bulunuyor. Bu desteğin yine köstek için alındığını tahmin etmekte bir zorluk olmasa gerektir. Çünkü bu aynı süreçte, EP'ten geri kalan Türk-İş, Hak-İş gibi konfederasyon yöneticilerinin ayağı sivil inisiyatif toplantılarından kesilmiyor. Başına çöreklendikleri işçi örgütlerinin yöneticileriyle sınıfın sorunlarını görüşmeyi bir kez olsun akıl edemeyenler, sermaye temsilcileriyle görüş alış-verişini neredeyse günübirlik hale getirmiş durumdalar. Hiç kuşku duyulmasın ki, Ankara yürüyüşünü destekleme kararı da böyle bir toplantıdan çıkmış, büyük ihtimalle de bir sermaye temsilcisinin önerisiyle karara dönüştürülmüştür. Bu toplantılarda krizin sermaye kesimine etkilerini azaltmanın temel araçlarından biri olan "faturanın sınıfa kesilmesi" yolları görüşülüp tartışılmaktadır. Dolayısıyla da sınıf hareketinin nasıl dizginleneceği...

Sınıf hareketinin yeniden canlanması için önemli bir imkan yaratacak olan bu eylemlerin bu kez tescilli hainlerin tahribatına bırakılmaması gerekiyor. Sınıfın ihtiyacı olan, ihanet çetelerinin sözlü desteği değil, tabandaki eylemli birliktir. Bu da ciddi bir çalışmanın ve kararlı bir duruşun sonunda sağlanabilir. Türk-İş'e bağlı pek çok sendikanın örgütlü olduğu işletmelerde işçiler Ankara yürüyüş ve mitingine katılma istek ve kararlılıklarını şimdiden açıklamış bulunuyorlar. Ama asıl toparlanma yürüyüş sürecinde gerçekleştirilecek yerel miting ve eylemlerle sağlanacaktır. Konfederasyon denetiminin en zayıf olduğu taşradaki sanayi havzalarında, yürüyüşçülerin karşılanması, tabanda eylem birliğinin kurulması için bir imkan ve fırsat olarak değerlendirilmeli ve ortaya çıkan birleşik güç mutlaka Ankara mitingine akıtılmalıdır.