22 Eylül "01
Sayı: 27


  Kızıl Bayrak"tan
 Emperyalis savaş ve Türk devleti

  Amerikan uşakları ülkeyi emperyalizmin savaş arabasına bağlamaya hazırlanıyor

  Amerikancı medya zehir kusuyor

  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı birleşelim!

  ABD emperyalizminin kanlı ve kirli suç dosyası
  Emperyalistler tüm hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmayı hedefliyor
  Kuralsız ve sınırsız yeni bir faşist terör dalgası!
  KESK Olağanüstü Genel Kurulu...

  Saldırı sonrası yeni dönem

  ON"ların anısına...
Bir dineşi manifestosu
  Ulucanlar katliamının ve direnişinin 2.yıldönümü...
  Ölüm Orucu Direnişi 338. gününde sürüyor...
  "ABD saldırısı korkunç sonuçlar verecek"

  Batı basınında ABD"ye saldırı

  Emperyalis haçlı seferi
  Kurtköy İşçi ve Kültür Evi coşkulu bir etkinlikle açıldı
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Batı basınında ABD'ye saldırı

Amerika bedel ödüyor

Jonathan Power

Amerikan ulusu, sadece derin üzüntü ve kızgınlık duymuyor, aynı zamanda şaşkın... Herhangi birinin kendisine nasıl olup da bu denli kin güdebileceğini anlamıyor. Dünyadan kopuk siyasetçileri ve medyası yüzünden aleyhinde esen cereyanlardan habersiz. Bu boyutta bir olay, onlar için sadece tahayyül edilmez değil, aynı zamanda tahayyül edilemeyecek bir gelişmeydi.

ABD, George Bush'un dışarıda olup biten gelişmelerden bihaber 'İster alır ister bırakırsınız, bu size kalmış politikasıyla iktidara gelmesinden çok önce, kendini 'kendi kendini imha' sürecine sokmuştu.

Etki, tepki yaratır

Amerikalı yorumcu William Pfaff, yakın bir zamanda "Amerika erdemli olmakla birlikte tehlikeli de bir ulus" demişti. Stalin zamanında Sovyetler'de büyükelçi olan George Kennan da birkaç yıl önce, "Son 50 yıllık ABD uygarlığının başarılı olduğunu düşünmüyorum. Ülke en büyük yenilgilere doğru gidiyor. Kendimizi siyasi aydınlanmanın ve dünyanın büyük bir kesiminin öğretmeni olarak görmek, istenmeyen ve kibirli bir yaklaşım" diye yazmıştı.
Etki tepki yaratır. Yeni ABD yönetiminin sırf kendi gündemiyle ilgilenerek başka hiçbir meşru görüş ya da duruma farklı ışık tutabilecek yöntem yokmuş gibi ortalığı umursamazca yarıp geçmesi sırf Avrupa değil, tüm dünyada şaşkınlığa yol açarken, kızgınlığın artmasına da neden oluyor.
Birçok sıradan Avrupalı, Amerika'nın başkalarının düşüncesini hiçe sayarak kendi kuyusunu kendisinin kazdığını söyledi. "Çukurlarla ilgili ilk kural, kazmayı durdurmaktır." Bu söz, Washington tarafından herkesin Filistin toprağı olarak bildiği bölgeye yerleşen İsrail'e, izlediği yıkıcı politikayla ilgili söylenmiş olmalıydı.

Tükenmiş fikirlerin ambarı

Aynı politika, Bush yönetiminin anlayışında da var. Bazı Arap hükümetleri ellerini çaresizce ovuştururken, dünyanın en iyi eğitilmiş ordusuyla taş ve sopalarla mücadele etmeye çalışan genç Filistinliler de Dünya Ticaret Merkezi'nin imhasıyla suçlanıp terörist etiketi yiyor.

Her siyasi başkaldırıda şiddet içeren bazı unsurlar olur. Ama bu, eylemin kaynağının yanlışlığını göstermez. Olabilir de olmayabilir de. Fakat, doğru ya da yanlış, kökende hep güçlü doğruluk unsurları ve asla yakılmayacak ihtiras ve amaçlar vardır. Gandhi'nin de dediği gibi bunu 'göze göz, dişe diş' karşılamak, herkesi körleştirmektir. ABD şimdi, 'ölü yıldızlar' gibi tükenmiş fikirlerin ambarı. Kibirli gücü, kaçınılmaz tepkiyi uyandırdı. Amerika şu an sadece bilinmeyen bazı 'düzenbaz' ülkelerden gelebilecek nükleer başlıklı füzelerin değil; fanatizmlerinin kurbanı olmalarına rağmen, dünyanın çoğunluğunun kendilerine katılmayacağını fakat anlayacağını bilen kızgın insanların da tehdidi altında.

Bunlarla başa çıkabilmek için yeni bir dünya görüşü geliştirmeli. George Kennan, son senatör William Fulbright, William Pfaff ve diğerleri, uzun zamandır neler olacağını söylemeye çalışıyordu. Umarım bu trajik günde, kalemleri Amerikan kılıcından üstün olur. (13 Eylül 2001)

* * *

Amerikalıların anlamadığı

Seumas Milne

New York ve Washington'daki saldırının ardından günler geçmesine rağmen, Amerikalıların çoğunluğunun meseleyi algılayamadığı açıkça görülüyor.

Başkanından sokaktaki vatandaşına kadar söylenen aynı: Bu özgürlüğe ve demokrasiye yapılmış büyük bir saldırı ve gerçek sorumlunun kim olduğu anlaşılır anlaşılmaz şiddetli bir yanıt verilmeli.

Ortalığa şok, hiddet ve acı yayıldı. Ama kimse insanların niye yaşamlarını feda ederek böylesi eylemlere giriştiğini, ya da sadece Arap ve İslam dünyasında değil, tüm gelişmekte olan ülkelerde ABD'den niye böylesine nefret edildiğini sorgulamadı.

Sağlık görevlileri itfaiyecileri moloz yığınları arasından çekip çıkarmaya çalışırken, pek az kişi kendi başlarına gelenle, hükümetlerinin dünyanın pek çok bölgesinde yaptıkları arasında bağlantı kuruyordu herhalde.

Blair düşman kazanıyor

Ama eğer potansiyel sonuçları çok daha ağır olabilecek böyle trajedilerin bir daha tekrarlanmasını istemiyorlarsa, bu bağlantı mutlaka kurulmak zorunda. ABD'nin siyasi liderleri, toplumsal kayıtsızlığı güçlendiren "Her şeyi hallederiz" söylemiyle halkına iyilik yapmıyor. Ve Britanya'yı ABD dış politikasına her zamankinden daha fazla bağlama niyetinde olan, böylelikle tehdidin Britanya kentlerine de yönelmesine yol açabilecek olan Blair'in tutumu, olsa olsa Batı karşıtı ruh halini güçlendirebilir. Dolayısıyla, "medeniyet"in savunusu gibi çağrılar ve Samuel Huntington'ın Soğuk Savaş sonrası Batı ve İslam çatışması gibi zehirli teorileri, ırkçılık ve ikiyüzlülüğün işini daha da kolaylaştırıyor.

"Yeni dünya düzeni" kurulurken

Mahatma Gandi'ye Batı medeniyeti ile ilgili görüşleri sorulduğunda söylediği gibi, bu iyi bir fikir olabilir. George Bush'un Britanyalı müttefiki tarafından desteklenen babası bundan 10 yıl evvel yeni dünya düzenini ilan ettiğinde, dünyaya dev bir kukla gibi hükmedebileceğini sanıyordu.

Küresel iktidar konusunda karşısında bir düşman ya da alternatif bir sistem bulunmayan ABD devi, küresel mali ve ticari sistemi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdi; kendine uymayan anlaşmaları fırlatıp atıverdi; dünyanın dört köşesine askeri birliklerini yolladı; Birleşmiş Milletler'i kaale bile almadan Afganistan'ı, Sudan'ı, Yugoslavya'yı ve Irak'ı bombaladı; kendine boyun eğmeyen rejimlere ağır ambargolar uyguladı ve Filistin "İntifada"sı yükseldikçe İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'daki 34 yıllık illegal askeri işgaline arka çıktı. (...)

Küresel iktidar ve refahtan payına çok az demokrasi düşen dünya nüfusunun geniş kitleleri arasında Amerikan karşıtlığını güdüleyen de işte bu ulusal kendini beğenmişlik ve kibir. Eğer saldırıların Usame bin Ladin taraftarlarının bir eylemi olduğu ortaya çıkarsa, Amerikalıların bir kez daha kendi ejderha dişleriyle bu sorunu çözme fikri gerçekten korkutucu. Her şey bir yana, 1980'lerde, henüz kız çocuklarının okula gidebildiği ve kadınların çalışma hakkının olduğu Sovyet destekli Kâbil rejimine karşı yürütülen savaşta kaynakları sağlayan Amerikalılardı.

Afganistan'ı bir viraneye çeviren ve ülkenin komünist lideri Necibullah'ı bir elektrik direğinde ağzında cinsel organları bulunduğu halde asılı bırakan bin Ladin ve onun mücahitleri, CIA ve MI6 tarafından silahlandırılmış ve eğitilmişti.

Terörün asıl kaynakları

Fakat sonra, bin Ladin Amerikalı hamilerine karşı çıktı; bu arada, ABD destekli Pakistan istihbarat servisinin yumurtladığı ucube Taliban onu himayesine almıştı. Asi Afgan beslemelerini cezalandırmak için ABD hemen bir yaptırımlar rejimini uygulamaya koydu ve Birleşmiş Milletler rakamlarına göre 4 milyon kişi açlık sınırında yaşamaya başlarken, dünyanın dört bir yanına Afgan mülteciler yayıldı.

Kuşku yok ki söylenenler enkaz arasında ABD topraklarındaki en büyük katliamın kurbanlarını arayan Amerikalılara çok uzak gelecektir; ancak, dün Batı Şeria'da yine Filistinliler öldü, ya da Kongo'da ABD destekli Mobutu rejiminin devrilmesiyle başlayan savaşta tahminen 2 milyon insan yaşamını yitirdi. Bir yandan da önceki gün, serseme dönmüş bir New York'lu, "Çalışma saatleri içinde ofis binalarını havaya uçurmakla politikanın ne alakası olabilir?" diye soruyordu.

Bush yönetimi bugün, sanki büyük saldırı eylemleri içinden çıktığı sosyal koşullardan soyutlanabilirmiş gibi, terörizme karşı İsrail tipi bir savaş başlatmak için uluslararası anlaşma sağlıyor. Oysa, kökü kazınan her "terör ağı"'na karşılık bir yenisi doğacaktır; onları yaratan adaletsizlik ve eşitsizlik ortadan kalkana dek.(13 Eylül 2001)

ABD yönetimi ektiğini biçti

Amerika anlaşılabilir adalet gazabıyla köpürürken nahoş bir olguyu gözden kaçırabilir: Hem Usame bir Ladin'in hem de ona kucak açan köktendinci Taliban rejiminin yaratılmasına 10 yıl ve hatta daha öncesinden Afganistan'da uyguladığı politikalar yol açtı.

Cihat hayali 10. yüzyıldan sonra İslam âleminde var olmadı. Ta ki 1979'da Sovyetler'in Afganistan'ı işgalinin ardından Amerika uluslararası pan-İslamik bir hareketi cesaretlendirene kadar. Sonraki 10 yılda CIA ve Suudi istihbaratı el ele verip Pakistan istihbarat servisi aracılığıyla Afganistan'da savaşan çok sayıdaki mücahit grubuna milyarlarca dolarlık silah ve cephane akıttı.

Bu politika işe yaradı. Sovyetler Afganistan'da öylesine ağır kayıplar verdi ki 1989'da güçlerini geri çekti. Ama geriye dehşetli bir miras kaldı. Afganistan silah, komutan ve köktendinci bağnazlık seliyle baş başa bırakıldı. Son 10 yılda bu ölümcül mayanın kötü etkileri çok geniş bir alana yayıldı. (...)
1995-96'da Pakistan-Afganistan sınırındaki dini okullardan gelen Paştun öğrencilerin hareketi olan Taliban, ülkeyi silip süpürdü ve düzen getirmeyi vaat etti. Arkalarında neredeyse kesin Amerikan onayı vardı. (...) The Economist/15-21 Eylül 2001

* * *

Sıradaki kurban: Haklar yasası

Alexander Cockburn

Misillemede bulunma arzusu, gerçek saldırganları saptamanın önüne geçmiştir hep. Salı akşamı ABD milli güvenlik yapılanması, yabancı liderlere suikastın önündeki tüm engellerin kaldırılması çağrısı yapıyordu.
Dışardaki hedefler olağan şüpheliler olacaktır. İşe ABD istihbaratının yaratıkları olarak başlamış olan Taliban ya da Saddam Hüseyin.
İçerdeki hedef ise Haklar Yasası olacak.

Bir haftadan kısa bir süre önce FBI, İslami ilişkiler Konseyi, Kuzey Amerika İslami Cemiyeti, Filistin İçin İslami Birlik ve Kutsal Topraklar Vakfı gibi Müslüman gruplara ev sahipliği yapan Texas merkezli Infocom web servisini bastı. Filistinlilere vize verilmiyordu. Ülke içindekiler de Clinton yıllarında uygulamaya konan antiterör politikası uyarınca gözaltına alınıp hiçbir yargı sürecinden geçirilmeksizin sınır dışı ediliyordu.

Salı günü saldırıların üzerinden daha yarım saat geçmemişti ki, Anthony Cordesman, Wesley Clark, Robert Gates ve Lawrance Eagleburger gibi terör alimleri çıkıp bu saldırıların 'Amerika'nın bir demokrasi olmasından ötürü' mümkün olduğunu söyleyip, şimdi bazı demokratik ayrıcalıklardan vazgeçilmesi gerekebileceğini sözlerine ekledi.

Bu ne demeye geliyor? İçerde Amerikan yasaları ve istihbarat servislerinin üstlerine vazife olmayan her işe burunlarını sokup kendilerini dayatması mı? Herkesin etnik kimlik profilinin çıkarılması mı? Yeni bir kimlik kartı sistemi mi? Los Angeles Times/13 Eylül 2001

* * *

Terörizme yol açan sorunlara yönelmeli

Michael Jansen

Salı günkü çılgın saldırılar Bush yönetimi tarafından kesinlikle sert bir karşılık görecek. Bununla beraber ABD hükümeti, medya ve karar vericiler, saldırılardan doğru sonuçları çıkaracak gibi gözükmüyor.

11 Eylül Salı tarihi, Amerikan politikacılarının 40 yıl boyunca diğer ülkelere ve halklara karşı işledikleri günahların bir 'telafi günü' olarak değerlendirilebilir.

Suudi Arabistanlı militan Usame bin Ladin ilk akla gelen şüpheli olurken, intikam arzusuyla yanan ve bu koordineli saldırıyı gerçekleştirebilecek başka kişiler de var. Filistinli, Iraklı ve İranlı militanlar, çok eskiye dayanan kinleriyle Latin Amerikalılar, kapitalist ülkeleri 'kötülükler imparatorluğu' olarak gören Avrupalı ve Amerikalı solcular, Amerikan narkotiğinin ticaretlerini engellediği uyuşturucu satıcıları, globalleşme sürecini engellemeye çalışan ABD'li ve yabancı eylemciler.

Hedefler dikkat çekici

Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kuleleri ile ABD Savunma Bakanlığı'nın mekânı olan Pentagon'un hedef seçilmesi son derece çarpıcı. Bu iki hedef, ABD'de yerel ve dış politikanın kontrol edildiği 'askeri endüstriyel kurumsallığı' temsil ediyor.

İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin başkomutanı olan Dwight Eisenhower, başkanlık süresi sona erdiğinde ABD'li politikacıları ve vatandaşları, 'askeri endüstriyel kurumsallığın' aşırı etkisinden kaynaklanabilecek tehlikeler konusunda defalarca uyarmıştı. Eisenhower İsrail'in basitçe kurulup komşularının topraklarını işgal edemeyeceğinin de farkındaydı. 1956'da Mısır'a yönelik bir İngiliz-Fransız saldırısı esnasında Mısır'a ait Sina Yarımadası'nı işgal eden İsrail'e 1957'de buradan çekilmesi gerektiğini söyleyen de Eisenhower'dı.

Nefreti besleyen kaynak

O zamandan bu yana, hiçbir ABD başkanı ne 'askeri endüstriyel kurumsallığın' frenlenmesi ne de kendi çıkarlarını ABD savunma sanayi ile iç içe geçirmiş olan İsrail konularında bir çabaya girmedi.

Bush yönetimi 'terörizme karşı savaş' konusundaki kararlılığını ilan etse de, ABD, militanları Washington'a saldırı düzenlemeye yönelten sorunları hedef almadığı sürece bu savaşı asla kazanamayacak. Filistin, Bush yönetiminin en öncelikli sorunu olmalıdır; çünkü, bu çatışmada ABD'nin İsrail yanlısı tutumu, Müslümanları 'yumuşak' ABD hedeflerine saldırmaya ve Amerikan vatandaşlarını öldürmeye yönelten nefreti besleyen bir kaynaktır. (Jordan Times/13 Eylül 2001 )

* * *

"Şeytan"ın tuzağına dikkat

Amos Oz

(...) Bütün bu şokun ve acının gerisinde İsrail'de bazılarımızın kısık bir sesle "En azından şimdi bizim neler yaşadıklarımızı anlayacaklar" ya da "Nihayet bizim tarafımızda olacaklar" demesi sadece insani bir durumdur.

Ancak bu kısık ses bizim için son derece tehlikeli. Bize kolayca, İslami fundamentalizm olsa da olmasa da, Arap terörizmi olsa da olmasa da Filistin halkı üzerinde süregelen İsrail işgali ve baskısının hiçbir meşruiyeti olmadığını unutturabilir. Filistinlilerin doğal hakkı olan kendi kaderini tayin hakkını reddetmeye hakkımız yok. İki büyük okyanus bile Amerika'yı terörizmden koruyamadı; Batı Şeria ve Gazze'nin İsrail tarafından işgali, İsrail'i güvenli kılmadı. Tersine kendimizi savunmamızı daha bir zorlaştırıp karmaşıklaştırdı. İşgal ne kadar çabuk sona ererse, İsrail ve Filistin halkları için de o kadar iyi olur. (...) (İsrailli yazar, The New York Times/14 Eylül 2001/)

* * *

Ortadoğu'da acil çözüm

Alain Tournaie

Bu savaştan kaçınılabilir mi? Tabii ki evet. Ancak bu Cezayir, Vietnam ve Filistin'de uygulanan yöntemlerle olmaz. Saklanan gölgelere hukuk devleti, görünürlük verip, onları gerçekçi bir şekilde tanımalıyız. Acil gereken, öyle ya da böyle bir şekilde, Ortadoğu'da iki devlet kurmak; İsrail ve Filistin devleti. Ancak bu Filistinlilere önerilen karikatürden öte olmalı.

Gelecek birkaç aydaki gelişmeler ne olursa olsun bir şey açıkça anlaşıldı: ABD hegemonyasının sonu gelmiş bulunuyor. Birçok Amerikalı bu durumu biliyor ve diliyordu ama hükümetleri bu gerçeğe kendini hazırlamamıştı. Küçük gruplardan hatta gerillalardan konuşmayı bırakalım. Ortada ilan edilmiş bir savaş var ve bu ya şiddetin boşalmasına ya da bir barış anlaşmasına yol açacak. (Fransız sosyolog, 14 Eylül 2001)

* * *

Filistin silahsızlandırılmalı

Benyamin Netanyahu

(...) Amerika Birleşik Devletleri terörü ortadan kaldırmak ve yuvalarını kurutmak için hür ülkelerin oluşturacağı birliğin başına geçmeli. Terörizmi insanlığa karşı bir suç, teröristi de insanlığın düşmanı ilan etmeliyiz. Terörist örgütleri ortadan kaldırmalı, onları destekleyen rejimleri cezalandırmalı ve ölüm silahlarından ardındırmalıyız.

İntihar bombacıları buzdağının sadece su üstünde görünen bölümleri. Arkalarında hükümetlerin, örgütlerin ve terörü doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyen ideolojik hareketlerin katkısı olmadan harekete geçemezler. Barbar terör hareketlerini destekleyenler Gazze Şeridi ve Ramallah'ta dans ediyor. Demokrasiyi ve özgürlüğü destekleyenler ise New York, Londra, Paris ve Tel Aviv'de acı çekiyor, üzülüyor.

Terör tümüyle kurutulmadan yenilemez. ABD teröre karşı uluslararası savaşın başını çekmeli, ancak İsrail de payına düşeni yapmalı. Hemen yanı başımızda, büyük ölçüde bizim de cesaretlendirmemizle Arafat ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nün yönettiği terörü destekleyen bir rejim kuruldu. Terör yaratma kapasitesi her geçen gün artıyor. Bu rejim de, tüm terör imparatorluğu gibi vakit çok geç olmadan silahsızlandırılmalı ve askersizleştirilmeli. (...) Eski İsrail Başbakanı/The Jeruseam Post/15 Eylül 2001

* * *

Hepsini imha etmeliyiz

Henry Kissinger/Eski ABD Dışişleri Bakanı

(...) Hiçbir şey bizi altüst edemez. Hayatımızın tepetaklak edilemeyeceğini kanıtlamak için bir an önce kolları sıvamalıyız. Ve bundan böyle sürekli benzer saldırılarla cebelleşen toplumlara, karşılık verirken ölçülü davranmalarını söyleyip durmaktan vazgeçip daha fazla sempati göstermeliyiz.

Umarız hükümet Pearl Harbor saldırısında olduğu gibi saldırıdan sorumlu sistemin tamamen imhasına yönelik bir tepki geliştirir. Karşımızdaki sistem, bazı ülkelerin başkentlerinde barındırılan terörist organizasyonlar şebekesi. Çoğu kez, Birleşik Devletler terörist organizasyonlara yataklık eden bu ülkeleri cezalandırmamıştır. Bazen normal ilişkilerini sürdürmeye devam etmiştir.

(...) Değinmek istediğim nokta, şimdiye kadar bir asayiş sorunu gibi müdahale ettiğimiz bu soruna artık farklı yöntemlerle yaklaşmamız gerektiği.

Ana tema: Hepsini imha

Birtakım misilleme hareketlerinin geliştirilmesi çok normal ve bunu desteklerim de; ama süreç böyle bitmemeli, teması bu olmamalı. Tema, dünya çapında organize, senkronik çalışan tüm terörizm şebekesini ortadan kaldırmak olmalı. Henüz saldırganın kesin Usame bin Ladin olup olmadığını bilmiyoruz. Fakat, öyle ya da böyle, söz konusu saldırıları gerçekleştirebilecek örgütlere yataklık eden ülkeler, bu saldırıya karışmış olsun ya da olmasın, ağır bedel ödemeli. Soru, bu hafta ya da önümüzdeki hafta Amerika'nın nasıl bir darbe planladığından ibaret olmamalı.

Ortak direniş yöntemi

Evet, bu Amerika ve müttefiklerinin asgari müşterekle sınırlı kalmayan ortak bir direniş yöntemi bulmalarını gerektiren bir mesele. Ancak verilecek karşılık ille de bir mutabakata mahkûm edilemez. Çünkü tehdit edilen ABD'nin kendi güvenliği. Soğukkanlı, dikkatli ve acımasızca hareket etmeliyiz. The Washington Post/13 Eylül 2001

***

(...) En önemli görev terörizmin kökünü kurutmaktır. Başkan'ın ilan etmiş olduğu savaş kazanılmalıdır, yoksa saldırı değiş tokuşu düzeyinde kalmamalı. Dolayısıyla mevcut terörizmle mücadele yöntemlerinin ötesine geçilmeli. Terörist örgüt ağları kırılmalı, para kaynakları kurutulmalı ve merkez üsleri sürekli baskı altında tutularak kendilerini güvende hissetmeleri önlenmeli.

Yapılması gerekenler ise şunlar: (...) Terörist grupların kapsamlı bir listesi yayımlanmalıdır. Bunlara destek sağlayan hükümetlere ağır bir boykot uyarısında bulunulmalı. Amerika'nın müttefikleri ve diğer belli başlı ülkeler ortak tedbirlerde birleşmeye çağrılmalı.

Amaç terörist tehdidi tasfiye etmeye dönüştürülmeli. Amerika ve demokrasi sadece bir meydan okumayla değil, aynı zamanda bir fırsatla da karşı karşıya. (The Sunday Telegraph/16 Eylül 2001)

* * *

Amerikan istisnacılığına son

Francis Fukuyama

(...) Kimse Amerikalıların ne kadar öfkeli olduğunu ve saldırganların cezalandırılmasını ne kadar görmek istediklerini göz ardı edemez. Ama en büyük değişiklik psikolojik olacak. Pearl Harbor'dan beri hiçbir düşman Amerikalıları Amerikan toprağında öldürememişti, ve o da çok uzakta bulunan Hawaii'deydi. Washington'a ise, İngilizler 1812'de Beyaz Saray'ı yaktığından bu yana kimse saldıramadı.

Bu durum Amerikan dış politikasında bir çeşit istisnacılık için zemin sağladı: ABD toprağı her zaman güvenliydi; ABD müdahalelerinin sonucunda müttefiklerine ya da ABD çıkarlarına zarar gelmişti ama vatandaşlarına asla. Bu şimdi değişti.

Bu ABD'nin artık dünyayla ilişkilerinde daha gerçekçi olmasını sağlayacak. Avrupa'nın en büyük korkusu, elbette, düşmanlarına karşı acımasız ve tek başına saldıracak bir Amerika'dır. Eğer Avrupalılar Amerikalıların ne kadar öfkeli olduğunu hesaba katmazsa Avrupa ile Amerika arasında ciddi bir sorun yaşanacak. Terörizme karşı savaş, Amerika'dan kalkan uçakların taşıdığı füzelerle yürütülemez, dünyanın çeşitli bölgelerinde destekli askeri operasyonlar gerektirir. Tüm gücüne rağmen ABD bunu tek başına başaramaz. Eğer hedef Usame bin Ladin olacaksa, ABD operasyon üsleri için Rusya, Pakistan ve belki de Çin'in yardımına ihtiyaç duyacaktır. İstihbarat paylaşımı için Arap devletlerinin, Avrupalı müttefiklerin desteğine ihtiyaç duyulacaktır. ABD artık doğayı ve dünyayı tek başına koruyabileceğini düşünen bir ülke olmak yerine, zayıf tarafları bulunan sıradan bir ülke haline de gelebilir. (Sosyal bilimci/Financıal Times/15 Eylül 2001)

* * *

Yıkılan ABD değil, imajı

Mümtaz'er Türköne/Siyaset bilimci

(...) Hollywood filmlerinin yarattığı Amerika imajı derin yara aldı, ülkeyi filmlerle tanıyanların dünyası yıkıldı. Ama dünya dengeleri ve dinamiklerinin sürüklediği ve rol verdiği Amerika zaten farklıydı. İki kuleyi yeniden inşa edecek, zararları sigorta şirketlerine ödettirecek güç ABD'de olduğuna göre, imajların ötesine geçip gerçeklere bakmak gerekiyor.

Hollywood filmlerinden alınma sahneleri hatırlatan olayın çağrıştırdığı Amerika'yı bir kenara bırakırsak "gerçek" Amerika bize farklı bir tablo çiziyor.

ABD'nin milli geliri 1991 ile 2000 arasında yüzde 33 büyüdü. Ancak, ABD'nin global üretimdeki payı 2. Dünya Savaşı'ndan beri sürekli düşüyor. 1947'de dünya GSMH'nin yarısı Amerika'nındı. Bu oran 1960'ta yüzde 28'e, 1970'te yüzde 25'e, 1990'larda ise yüzde 20'nin altına indi. İkinci olarak, Amerika'nın dünya finans rezervleri içindeki payı giderek azalıyor. Bugün ABD, dünyanın en fazla borcu olan ülkesi. Üçüncü olarak, ABD'nin dış yatırımları ile yabancıların ABD'deki yatırımları arasındaki fark büyüyor. Bu açık, 1999'da bir trilyon dolardan fazla. Dördüncü olarak, ABD'nin dış ticaret açığı son bir yılda yüzde 65 oranında arttı. Büyüme hızı bugün G7'lerin altında. Bu gerçekler, ABD'nin diğer ekonomilerle rekabet yeteneğini kaybettiğini ve artık global piyasalarda avantajlarını sürdüremeyeceğini gösteriyor. ABD dünyanın en büyük ekonomik-askeri-siyasi gücü. Ekonomik gücü, kendisinden sonra gelen üç ülkenin, Japonya, Almanya ve Fransa'nın toplam gücüne eşit.

Dünyanın toplam askeri harcamalarının üçte birini o yapıyor. Ama bünyesindeki zaaflar bu gücünü önümüzdeki nesile kadar bile taşıyamayacağını gösteriyor.

Geleceğe dönük projeksiyonlar, Amerikan gücü ve refahının yavaş bir düşüş izlediği, Avrupa Birliği ve Çin başta olmak üzere toplam beş ülkenin gücünün arttığı bir tablo ortaya çıkartıyor. Dünya Bankası'nın satın alma gücü paritelerini kullanarak yaptığı bir hesaplamaya göre, 2020'de Çin'in ekonomik gücü Amerika'yı geride bırakacak. Yani, ABD bugünün süper gücü ama yarının değil. Bunu en iyi Amerikalılar biliyor. Askeri alanda iki kere büyük ölçekli kuvvet indirimine gitmeleri, kendi otonomisine sahip Avrupa Ordusu'na itiraz etmemeleri geleceğe hazırlanmaları anlamına geliyor.

(...) Binlerce sivil insanın ölümü insanı derinden yaralıyor. Bundan değil de, kafalarındaki Amerika'nın yerle bir oluşundan üzüntü duyanlar için çareyi

Holywood, önümüzdeki yıllarda yapacağı iki düzine filmle mutlaka bulacaktır.

* * *

Hiç bir imparatorluk yıkılmaz değildir

Robert Harris

Yazar Tom Wolfe geçen yıl yayımlanan bir denemesinde, geleceğin tarihçisinin 2000 yıllarına doğru ABD'yi şöyle anlatacağını söylemişti:

"Amerika, bütün alanlarda, bilim, ekonomi, sanayi, siyaset, tıp, mühendislik, sosyal yaşam, sosyal adalet ve elbette askeri meselelerde tamamen ve tartışılmaz biçimde üstündür. Yaralı şovenizmlerinin acısı içindeki Avrupalılar bile, üçüncü binyıl başlarken ABD'nin tüm dünyaya sunduğu örneğin karşısında huşu içindedir."

Bu çok doğru, ama geçen yıl okuduğumda bile birinci binyılın başında Romalı bir tarihçinin de Roma İmparatorluğu hakkında daha farklı satırlar kaleme almayacağını düşünmüştüm. Napoli Körfezi kıyılarındaki villasında yaşayan bu tarihçi için de İmparatorluk'un gücünü kaybedebileceği aynı derecede inanılmazdır. Doğu'daki askeri tehdit Pers İmparatorluğu silinip gitmiş. Roma küresel ekonomiye hâkimdir. Roma toplumu, bunu kafasına koymuş bir kölenin çocuklarının özgür vatandaşlar olduğunu görebildiği derecede yetenekli yabancılara açık bir toplumdur. Ufukta bir bulut bile yok.

Hiçbir uygarlık güvende değil

Peki acaba New York'u ve Washington'ı ziyaret eden bu cezanın ardından Wolfe'un sözleri kulağa nasıl gelecek? Hiçbir uygarlığın güvende olmadığı, tarihin sona ermediği, 'bütün alanlarda üstünlük' iddiasının yanılsamalardan ibaret olduğu ve bütün imparatorlukların -hatta belki Amerikan imparatorluğunun bile- silinip gideceği hepimize son derece korkunç bir biçimde hatırlatıldı.

Romalıların nihai çözümü, Hıristiyanlığı kendilerine uyarlamak oldu. Amerikalıların aynı şeyi İslami köktenciliğe yapmaları ise oldukça zor görülüyor.

Amerika, tıpkı Romalılar gibi, askeri anlamda düşmanlarına karşı devasa teknolojik üstünlüğünü kullanıyor. Fakat aralarında çok ciddi bir farklılık da var. Romalıların aksine Amerika, çok daha medeni bir toplum olarak, fazla zayiat vermek istemiyor.

Batı'nın şu anda yüz yüze olduğu sorun çok daha karmaşık ve çok yönlü. Köktendinci karargâhların ve onları koruyan ülkelerde yaşayan insanların tepesine bırakılacak her bir ton bomba, daha fazla şehit, daha fazla fanatik ve daha fazla terörist gaddarlık yaratacaktır.

Küresel düzeydeki devasa başarısı, ABD'nin bir yanını, tıpkı selefi gibi son derece zayıf kılıyor. ABD her an her yerde hazır ve nazır olabilir mi?

ABD her şeye muktedir mi?

Gerçekten de İsrail'e arka çıkıp, Irak'ı zaptedip, İran'ı bastırıp, Libya'yı sindirip, Taliban'ı bombalayarak, Balkanlar'da polislik yapıp, Çin'i Tayvan'dan uzak tutup, Rus füzelerine karşı bir uzay kalkanı inşa edip, Güney Kore'deki yükümlülüklerini yerine getirip, Hindistan'la Pakistan'ın birbirine atom bombası atmasını engelleyip, Latin Amerika'daki uyuşturucu ticaretini sona erdirip, salı günkü felaketin benzerlerini önleyecek kadar güvenli sınırlar oluşturabilir mi? Tüm bunları yapıp aynı zamanda resesyona sürüklenmekten kurtulmayı ve dünya ekonomisinin motoru olma misyonunu sürdürmeyi becerebilir mi? Enoch Powell'ın dediği gibi, insan yanıtını bildiği soruyu sormalıdır.

Başkan Bush geçtiğimiz salı akşamı yaptığı konuşmada, gökdelenler yıkılsa da Amerika'nın yıkılmayacağını söyledi. Allah'tan bu, kısa vadede doğru. Fakat, Dünya Ticaret Merkezi'nin çöküşü Amerikan egemenliğinin Antonine Çağı'nın sonuna ve daha karanlık bir dönemin başlangıcına işaret ediyor.

Pompei'de ölen Pliny, 'Doğa Tarihi' adlı eserinde, "Kesin olan tek şey, kesinlik diye bir şeyin olmadığıdır ve hiçbir şey insandan daha alçak ve kibirli değildir" derken, Wolfe'tan çok daha bilge biri olduğunu gösteriyordu. (Tarihçi, Bluefreld Daily Telegraph/13 Eylül 2001)

Tüm metinler günlük Radikal gazetesinin saldırıyı izleyen haftaki nüshalarından derlenmiş, içlerinden bir kaçının başlığı burada değiştirilmiştir-SY Kızıl Bayrak