22 Eylül "01
Sayı: 27


  Kızıl Bayrak"tan
 Emperyalis savaş ve Türk devleti

  Amerikan uşakları ülkeyi emperyalizmin savaş arabasına bağlamaya hazırlanıyor

  Amerikancı medya zehir kusuyor

  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı birleşelim!

  ABD emperyalizminin kanlı ve kirli suç dosyası
  Emperyalistler tüm hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmayı hedefliyor
  Kuralsız ve sınırsız yeni bir faşist terör dalgası!
  KESK Olağanüstü Genel Kurulu...

  Saldırı sonrası yeni dönem

  ON"ların anısına...
Bir dineşi manifestosu
  Ulucanlar katliamının ve direnişinin 2.yıldönümü...
  Ölüm Orucu Direnişi 338. gününde sürüyor...
  "ABD saldırısı korkunç sonuçlar verecek"

  Batı basınında ABD"ye saldırı

  Emperyalis haçlı seferi
  Kurtköy İşçi ve Kültür Evi coşkulu bir etkinlikle açıldı
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Saldırı sonrası yeni dönem

Başka türlü davranmak, emperyalizmin
doğasına aykırı olurdu

Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Pentagon'a karşı gerçekleşen saldırılar dünya siyaseti bakımından önemli gelişmelere yolaçmış bulunmaktadır. ABD emperyalizminin kudretine meydan okuma anlamına gelen ve ABD'nin "güçlü ve güvenli" bir ülke olduğu imajına ağır bir darbe indiren bu saldırılar, dünya emperyalizminin jandarmasını bir anda, her iki durumda da ciddi siyasal sonuçları olacak bir ikilemle yüzyüze bıraktı. Saldırıları sineye çekmek ya da yeryüzünün kana ve ateşe bulanması pahasına karşı saldırıya geçmek.
ABD'nin ilkini tercih etme şansı hemen hiç yoktu; zira bu, hegemonik bir güç olarak çoktan başlamış bulunan gerilemesinin yeni bir ivme kazanması anlamına gelecekti yalnızca. Bu türden bir tercih rakip emperyalist güçlerin konumunu güçlendirmekle kalmayacak, dünya ölçüsünde anti-emperyalist, anti-Amerikan harekete de güç ve moral kazandıracaktı.

Gerçekte, pratik olarak, ABD emperyalizminin önünde tek yol, şu an net bir biçimde seçilmiş ve tutulmuş olandan başkası değildi. 11 Eylül saldırısını dünya ölçüsünde bir karşı saldırı imkanına çevirmek; henüz duruma birçok bakımdan hakimken, sistem karşıtı ya da özel olarak kendi karşıtı tüm güçleri mümkün mertebe ezmek, hiç değilse etkisizleştirmek, tutulan bu yolun hedefleri olarak çıkıyor ortaya.

Saldırının hemen sonrasında dünyanın mazlum halklarına, dünya ölçüsünde tüm devrimci ve ilerici güçlere, yanısıra ABD hükümranlığına şu veya bu nedenle, şu veya bu ölçüde karşı olan güçlere açılan savaş bunun ifadesi olmuştur. Emperyalist şefler, saldırı gününden beri, bunun her türlü kirli yöntemin de kullanılacağı acımasız bir topyekün savaş olacağını ve sonuç alınıncaya kadar sürdürüleceğini, döne döne tekrarlayıp duruyorlar. Silah tekellerinin kuklası oğul Bush bu savaşa süre bile biçmekte, bunun en az on yıllık uzun süreli bir savaş olacağını söylemektedir.

Yeni rüzgarlar ekenler daha büyük
fırtınalar biçecekler

Yedikleri politik ve moral darbenin etkisi altında bu savaşı mutlaka kazanacaklarını yineleyip duran ABD'li emperyalist şeflerin bu hesaplarının tutması elbette düşündükleri kadar kolay olmayacaktır. Sonucu salt onların niyetleri ve hesapları değil, fakat başlayan yeni dönemde dünya ölçüsündeki sınıflar ve güçler mücadelesi belirleyecektir. ABD'nin ilan ettiği topyekûn savaşın sonunda çırpındıkça batması da aynı ölçüde güçlü olasılıklardan biridir. Bugünün dünyasında ABD emperyalizmine, onun şahsında, küresel kapitalizmin acımasızlığına ve emperyalizmin dünya üzerindeki yıkıcı hakimiyetine karşı oluşmuş büyük bir öfke ve nefret sözkonusudur. Bu, saldırı sonrasında, çok değişik görüşten gözlemcilerin üzerinde en kolay birleştikleri en temel noktalardan biridir ve bugünkü mevcut durumdur.

ABD'nin ve ona destek verecek öteki emperyalistlerin "terörizmi ezmek" adı altında dünyanın belli bölgelerinde büyük insani ve maddi yıkımlara yolaçacak savaşlara girişmesi ise, kuşku yok ki emekçilerin ve ezilen halkların öfkesine ve nefretine yeni boyutlar kazandıracaktır. Dahası dizginlerinden boşalmış bu türden bir yıkıcı saldırganlık, çok geçmeden zıddını doğurup güçlendirecek, dünya ölçüsünde yeni bir anti-emperyalist dalganın önünü açacaktır.

Kibri, küstahlığı, acımasızlığı ve kuralsız saldırganlığıyla dünya ölçüsünde emekçilerin ve halkların büyük nefretini kazanmış bulunan ABD emperyalizminin gücünün ve olanaklarının sınırsız olmadığını, zaman herkese ve herkesten çok da emperyalist haydutlara daha da açık bir biçimde gösterecektir. Yeni rüzgarlar ekenler daha büyük fırtınalar biçeceklerdir. Bunu sanılabileceği gibi salt devrimci bir iyimserlikle değil, fakat bundan da çok gerçeklerin gücüne ve süreçlerin seyrine bağlı olarak açıkça ve kuvvetle ifade ediyoruz.

İşler on yıl öncesi kadar
kolay olmayacaktır

Bugün durum Körfez savaşı döneminden çok daha farklıdır, çok daha fazla emekçilerin ve ezilen halkların lehinedir. O zaman '89 yıkılışının yarattığı şaşkınlık ve önünün açtığı gerici dalga emekçileri ve ezilen halkları sersemletmişti ve bu gelişme henüz çok tazeydi. ABD'nin emperyalist dünya üzerindeki hakimiyeti ve denetimi tamdı ve Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından ortada herhangi bir ciddi karşı güç henüz yoktu. Ve nihayet, Saddam'ın Kuveyt'i işgali somut bir olaydı ve bir bahane olarak kullanılmaya son derece elverişliydi. Şimdi ortada böyle bir somut bahane de yok. Ortada hiçbir somut kanıt olmaksızın şu veya bu ülkenin halklarına modern savaş makinasının ölüm ve yıkım gücünü kusmaya kalkmak, politik ve moral olarak emperyalizme büyük bir darbe olacak, emekçilerin ve halkların nefretini hızla büyütecektir.

Kaldı ki o dönemin bahane olarak kullanılmaya uygun avantajlarına rağmen, gerçekte on yıl önce Irak halkına karşı yürütülen savaş da belli sınırlar içinde aynı sonuca yolaçtı. "Yeni dünya düzeni"n ne demek olduğunu emekçiler ve halklar gözünde bir ilk sarsıcı örnek olarak ortaya koydu. '89 yıkılışı sonrasında dünya ölçüsünde yeni bir "barış ve refah" döneminin başladığına ilişkin propaganda ve hayallere daha o zamandan öldürücü bir darbe vurdu. '89 yıkılışından yalnızca iki yıl sonra, dünyanın emekçileri ve ezilenleri, emperyalizmin keyfi, kuralsız ve yıkıcı bir egemenliği dönemine girdiklerini, "yeni dünya düzeni"nin tam da bu anlama geldiğini sarsıcı bir biçimde gördüler ve sonraki her yeni olay bu açıdan daha aydınlatıcı ve eğitici oldu.
Bugünün yeni gelişmelerini o günden bu güne geçen on yılın birikimi ve acılarla içiçe geçmiş eğitimi üzerinden karşılıyor emekçiler ve halklar.

Emperyalizmin yıkıcı gücü yerli
yerinde duruyor

Emperyalizmin aleyhine yolaçacağı politik ve moral sonuçlar ne olursa olsun, bugün için tüm sistem karşıtı ya da sistemle belirli ölçüler içinde çelişkili güçlere açılmış bu savaş güncel planda büyük bir önem taşımaktadır. Bu topyekûn saldırının bazı ülkeleri yıkıma uğratacağı, halklara yeni büyük acılar yaşatacağı ve dünya ölçüsünde ilerici ve devrimci güçlerin çalışma ve mücadele koşullarını daha da zorlaştıracağı kesindir.

11 Eylül saldırısı ABD emperyalizminin şişirilmiş imajına önemli bir moral darbe olmakla birlikte, onun yıkıcı fiziki gücü ve bu güçten kaynaklanan saldırı yeteneği yerli yerinde duruyor. Bu konuda hiçbir hayale kapılmamak, hiçbir biçimde rehavete düşmemek gerekir. Dahası, yediği politik ve moral darbenin verdiği acıyla, emperyalist sistemin küstah jandarması tarafından bu yıkıcı güç bundan böyle her zamankinden daha büyük bir kudurganlıkla kullanılacaktır. Yeni gelişmelerin anlamını ve önemini gerçek kapsamıyla anlamak, bunun gerektirdiği görev ve sorumlulukları başarıyla üstlenmek, öncelikle bu gerçeğin bilincinde olmamızı gerektirir.

"Terörizmle savaş" adı altında
polis devletine geçiş

Emperyalizmin "terörizme karşı" ilan ettiği topyekûn savaşın şu aşamada öncelikli üç ana alanı bulunuyor. Bunlardan ilki, emperyalist metropoller başta olmak üzere dünya ölçüsünde temel demokratik hak ve özgürlüklere yöneltilecek saldırıdır. Buna ilişkin tartışmalar, tartışmadan da öteye somut hazırlıklar daha şimdiden başladı ve uygulamada bazı adımlar atıldı bile. Hemen tüm emperyalist ülkelerde "terörizme savaş" ve "terör saldırılarına karşı önlem" adı altında, polis devleti uygulamalarına, bu alandaki yasal-kurumsal düzenlemelere meşruluk kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Gerçekte bu süreç '90'lı ilk yıllardan beri yaşanmaktaydı ve küreselleşme karşıtı gösterilerin, özellikle de son Cenova olaylarının ardından yeni boyutlar kazanmıştı. 11 Eylül saldırısı ise tüm batılı metropollerde, temel demokratik hak ve özgürlüklere getirilecek yeni kapsamlı kısıtlamalar için etkili bir bahane olarak kullanılmak istenmektedir. Bu doğrultuda önemli adımlar atılacağı, birçok temel demokratik hakkın "güvenlik" adına ayaklar altına alınacağı şimdiden kesindir.

Emperyalist devletlerin bu alandaki başarısı, bu saldırıyı kendi işçilerine ve emekçilerine, "huzur"un, "kanun ve düzen"in korunmasına yönelik önlemler olarak ne ölçüde yutturabileceklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Şu günlerde düzenin tüm propaganda güçleri ve aygıtları harekete geçirilerek, özellikle de medya etkili bir biçimde kullanılarak yaratılmaya çalışılan "terör dehşeti" havası, bu alandaki başarıyı güvencelemeye yöneliktir. Bu toplumların ilerici güçlerinin gündemdeki saldırı karşısında ne zaman ve ne denli güçlü ve sonuç alıcı bir karşı direnişe geçecekleri ise henüz belli değildir. Bu konuda ilk anlamlı tepkilerin 11 Eylül saldırısına hedef olan ABD'den gelmiş olması dikkate değer bir gelişmedir. Saldırıların duygusal istismara ve toplumda gerici-şöven bir histeri yaratmaya son derece uygun insani sonuçları, Amerikan ilericilerinin yürekli çıkışlar yapmasını hiç de engelleyememiştir. Bunu gerici saldırının daha ilk adımında kendini gösteren umut verici bir gelişme sayabiliriz.

Güçlük çıkarmak yerine
sempatiyle karşılamak

Sorunun bu yanının bağımlı ülkelerdeki ve bu arada Türkiye'deki yansımaları daha farklı olacaktır. Bu ülkeler genellikle temel demokratik hak ve özgürlüklerden zaten yoksun bulundukları için, onlarda yeni olarak gündeme gelecek şey, baskı ve terör politikalarının daha da ağırlaştırılması ve bunun batılı emperyalist ülkeler tarafından her zamankinden daha çok anlayışla karşılanması, fiilen de etkili bir biçimde desteklenmesi olacaktır.

ABD emperyalizminin hala da çok etkili akıl hocalarından Henry Kissenger, bunu, bu tür ülkelerdeki baskı ve terör rejimlerine insan hakları adına güçlük çıkarmak yerine yaptıklarını sempatiyle karşılamalı, bu doğrultuda her zamankinden daha çok desteklemeli ve cesaretlendirmeliyiz anlamına gelen sözleriyle, en arsız biçimde dile getirmiş bulunmaktadır. Türk devlet yöneticilerinin ve medyasının saldırı gününden beri gizlenemez bir sevinçle dile getirdiği de aynı şeydir. Bizi artık çok daha iyi anlayacaklar, bundan böyle sıkıntı çıkarmak yerine destek verecekler şeklindeki düşünce ve açıklamalar, Kissenger'in söyledikleri ile aynı anlama gelmektedir. Türk gericiliğininin bu alandaki beklentileri hiç de dayanaksız değildir.

Devrimci akımlar hedefte, her türlü
kirli ve kanlı yöntem mübah

Emperyalizmin "terörizme karşı" ilan ettiği topyekün savaşın ikinci ana hedefi dünya ölçüsünde sisteme karşı devrimci temeller üzerinde mücadele yürüten partiler ve akımlardır. ABD'li emperyalist şefler "terörist akımlara karşı" kesin yokedici bir savaş ilan ederken, bunda başarı sağlamak için her türlü kirli yöntemin mübah sayılacağını da açıkça sözlerine eklemeyi ihmal etmediler.

Bu savaş ilanının güncel plandaki ilk hedefi, bir kısmı düne kadar bizzat ABD beslemesi olan ve Amerikan karşıtı çizgiye sonradan geçen "islami örgütler" olmakla birlikte, gerçekte ve orta vadede asıl hedefin sistem karşıtı devrimci akımlar olduğuna kuşku yoktur. İslami örgütler üzerinden gündeme getirilecek ve onların kuralsız, ilkesiz, kör ve yer yer vahşi pratikleri üzerinden kolayca meşrulaştırılacak her yol ve yöntem, çok geçmeden dünyanın ilerici-devrimci akımlarına karşı uygulamaya konulacaktır.

Saldırıların ardından en hırçın ve saldırgan görüşlerin temsilcisi olarak ortaya çıkan Kissinger, "Amaç terörist tehdidi tasfiye etmeye dönüştürülmeli. Amerika ve demokrasi sadece bir meydan okumayla değil, aynı zamanda bir fırsatla da karşı karşıya." dedikten sonra, görüşlerini şöyle sürdürüyor: "Mevcut terörizmle mücadele yöntemlerinin ötesine geçilmeli. Terörist örgüt ağları kırılmalı, para kaynakları kurutulmalı ve merkez üsleri sürekli baskı altında tutularak kendilerini güvende hissetmeleri önlenmeli."

Bu "savaş"ta her yolun mübah olduğunu ilan edenler daha ilk adımda buna yönelik yasal düzenlemelere de giriştiler. CİA'nin geçmişte bolca kullandığı, doğan büyük tepki birikiminin ardından göstermelik olarak yasal planda yasaklanan ne kadar kirli ve kanlı yöntem varsa, bundan böyle artık yasal hale getirilecek. Bu konuyu yalnızca Kissinger gibi resmi sıfatı olmayan akıl hocaları değil, birinci dereceden sorumlu ABD yöneticileri (bizzat başkan yardımcısı Dick Cheney) dile getirip hararetle savunuyorlar. İşte konuya ilişkin basın haberlerinden biri:

"ABD hükümeti, istihbaratta, Merkezi Haberalma Örgütü CIA ile "Liderlere suikast düzenlenmesini, karanlık kişilerle çalışılmasını men eden" yasayı da değiştirme hazırlığında. Başkan Yardımcısı Richard Cheney, CIA gibi örgütlerin casuslarını kastederek 'Artık iyi çocuklarla iş yürümeyecek' dedi ve 'pis, kirli, mide bulandırıcı, kötü bir iş olsa da' terör örgütlerini ortaya çıkarmak için onların karanlık adamlarıyla beraber çalışmanın, (eski yıllarda olduğu gibi) yeniden şart olacağını söyledi."

Bu devrimci akımlar için siyasal mücadelede her zamankinden daha zor bir dönemin başlamakta olduğunu gösteriyor. Emperyalist ve gerici devletlerin dünya ölçüsünde bu konuda kendi aralarında her zamankinden daha sıkı bir işbirliğine ve koordinasyona gidecekleri de yinelenip duruluyor. Kendi aralarındaki gerici çelişmelerin yaratacağı kimi sınırlamalar hariç bunun büyük ölçüde gerçekleşeceğini peşinen varsayabiliriz. Öte yandan, emekçilerin temel demokratik hak ve özgürlüklerine vurulacak her darbenin ilk dolaysız etkileriyle bizzat devrimci parti ve örgütlerin yüzyüze kalacağını da eklemeliyiz bunlara.

Ülkelerin ve halkların yıkımı
üzerinden emperyalist hesaplar

ABD emperyalizminin "terörizme karşı" açtığı savaşın üçüncü hedefi ise dünyanın mazlum halkları, daha somut olarak da Asya ve Ortadoğu halklarıdır. 11 Eylül saldırısı Usame bin Laden'e yüklendiği için saldırının ilk hedefi olarak Afganistan seçilmiştir. Fakat gerçek hedefin daha geniş olduğu da açıkça dile getirilmektedir. Emperyalist yöneticiler, "teröre destek veren ya da yataklık eden" tüm ülkelerin uzun süreli savaşın hedefi olduğunu açık açık söylemektedirler. Onların dilinde bunun Irak'tan Suriye'ye, Yemen'den Sudan'a ve Libya'ya geniş bir ülkeler yelpazesini kapsadığını biliyoruz. Bunu, ABD emperyalizminin kurmaya çalıştığı düzene şu veya bu nedenle, şu veya bu ölçüde aykırı düşen tüm ülkeler olarak da anlayabiliriz.

ABD emperyalizminin, bir kural olarak, bu ülkelerin mevcut yönetimlerini suçlamak yoluyla bu ülkelerin mazlum ve yoksul halklarını hedef alan son derece yıkıcı saldırılara girişebildiğini önce Irak üzerinden, yakın zamanda ise Yugoslavya üzerinden gördük. Şimdi hedefte Afganistan var. Afganistan'ı hizaya getirmek için Amerikan savaş makinası bir kez daha harekete geçirilmiş bulunmaktadır. Bu saldırı önlenemezse eğer, bunun zaten yakılıp yıkılmış bir ülke olan Afganistan'ın tümden yıkılmasından öteye yüzbinlerce masum Afganlının katledilmesi, çok daha fazlasının hastalık ve ve açlıktan perişan edilmesi anlamına geldiğini kestirmek güç değil. ABD emperyalizmi kendi çıkar ve hesapları uğruna bu denli vahşi ve barbar, bu denli yıkıcı ve kıyıcı olabilmektedir.

Fakat burada temel önemde bir başka nokta var. Ülkelerin yıkımı ve halkların kitlesel kıyımı ile sonuçlanacak bu saldırı hazırlıklarının amacı, hiç de salt imaj yenilemek ve intikam almak değildir. ABD için asıl önemli olan, oluşan fırsatı dünya hakimiyetinde yeni mevziler kazanabilmek için kullanabilmektir. ABD'li stratejistlerin Orta Asya'da mevzi kazanmayı ABD'nin rakipsiz dünya egemenliği için olmazsa olmaz bir koşul saydıklarını biliyoruz. Aynı şekilde, ABD'nin, yıllardır bu alanda uygulamaya çalıştığı politikalarda tam bir başarısızlığa uğradığını; yıldan yıla güç kazanan ve şimdilerde Şangay İşbirliği Örgütü adını alan Çin-Rusya ekseninin ABD'yi bu alana sokmamakta büyük başarılar elde ettiğini de biliyoruz. Şimdi Afganistan üzerinden ABD'nin eline bu alanda mevzi kazanmak üzere bir hamle yapmak imkanı geçmiştir. ABD "suçluları cezalandırmak" gibi bir "masum" gerekçeyle bölge ülkelerinden yardım istemekte, Pakistan ve Özbekistan üzerinden özellikle olmak üzere, bölgede bazı önemli ilk mevziler de kazanmaktadır.

Fakat yaptığı çıkışın açmazı da tam da bu hesaplar üzerinden başlamaktadır. ABD'yi Asya'ya sokmamak için yıllardır büyük çaba harcayan güçler, onun bu girişimlerine hiç de sınırsız bir alan açmayacak, bir noktadan sonra bunu durduracak ve geri püskürtecek çıkışları gündeme getireceklerdir. Yaptığı son hamleleri kalıcılaştırmada ABD'nin imkanları sınırlı, buna mukabil handikapları çok büyüktür. Yoksul ve perişan bir halka karşı gündeme getireceği tümüyle haksız ve yıkıcı emperyalist savaş, buna karşı bölge halklarında kendini daha şimdiden gösteren büyük anti-Amerikan dalga, bu handikapların ilk göze çarpan unsurlarıdır. Çin-Rusya ekseninin bir dizi alanda ve biçimde gündeme getireceği karşı çıkışlar, bu zemin üzerinde ABD'nin işini iyice zora sokacak ve kuvvetle muntemeldir ki, onu sonuçta büyük bir başarısızlıkla yüzyüze bırakacaktır. Batı basınında daha şimdiden Afganistan üzerinden "Dikkat, bataklık var!" fikri işlenmekte, ABD'ye ve destekçilerine ciddi uyarılar yapılmaktadır.

NATO'nun savaş ilanı, 5. madde ve Türkiye

Saldırı sonrasının uygun atmosferinde NATO hızla toplandı ve oybirliği ile NATO'nun 5. maddesinin ABD için uygulanması kararı alındı. Emperyalist dünyanın en gerici ve saldırgan ittifakı olan NATO güçlerinin halklara savaş ilan etmede, "teröre karşı mücadele" adı altında demokratik hak ve özgürlükleri budamada, sistem karşıtı güçlerin "kökünü kazıma"da tam bir görüş birliği içerisinde olmalarında şaşılacak bir yan yok. Fakat NATO ittifakı, gelinen yerde kendi aralarında da ciddi çıkar çelişmeleri ve çatışmaları olan bir emperyalist güçler koalisyonudur. AB emperyalizminin başını çeken Almanya ve Fransa, uzun zamandır ABD'nin denetiminden çıkmak ve kendi bağımsız konumları üzerinden dünya politikasında rol oynamak çabası içerisindedir. Nitekim Avrupa Ordusu hazırlığı, bizzat NATO'yu ve NATO'nun patronu olarak da ABD denetimini aşmaya yönelik bir önemli girişimdir.
Şimdi ABD son saldırıları kullanarak NATO'yu kendi etrafında kenetlemeye çalışmaktadır. Fakat bunun kolay olmadığı, gerici çıkar çelişmelerinin kendini 5. maddeye ilişkin açıklamanın üzerinden daha birkaç gün bile geçmeden göstermesinden de bellidir. Almanya ve Fransa gibi emperyalist ülkeler savaş konusunda ABD'ye "itidal" tavsiye etmekte; ve bir savaş durumunda, kendi katkılarının daha çok ekonomik ve politik destek vermek, yanısıra belki lojistik destek sağlamak sınırları içerisinde kalacağını özenle belirtmektedirler.

Tüm görüntünün ve buna eşlik eden ikiyüzlü açıklamaların aksine, ABD'ye yöneltilen son saldırı, bu saldırının iktisadi ve politik sonuçları, İngiltere dışındaki öteki büyük emperyalist Avrupa güçlerinin işine yaramış, onları gizliden fazlasıyla memnun etmiştir. Bu güçler, ABD'nin Asya'da ve Ortadoğu'da gündeme getireceği savaşlara katılmayarak ve onu yaşayacağı güçlüklerle yüzyüze bırakarak, bundan ayrıca yarar sağlamak hesabı içerisindedirler.

Türkiye'ye gelince; kriz patlak verdiğinden beri göze çarpan iki temel nokta var. İlkini daha önce de ifade ettik. ABD'nin başına gelenlerden Türk gericiliği fazlasıyla memnundur. Zira bunun kendi baskı ve terör rejimini rahatlatacağını düşünmektedir. Fakat öte yandan, hem "teröre karşı savaşta" ABD ile tam bir işbirliği içerisinde hareket edileceği, dolayısıyla gerekirse onun safında savaşa da girileceği dile getirilmekte, hem de bunun yaratacağı ağır sorunların yükü altında ezilmekten korkulmaktadır. Bu arada Amerikancı basın ne pahasına olursa olsun ABD için Türkiye'nin savaşa girmesi gerektiğini çığırtkanca yineleyip durmaktadır.

Türk devletinin ABD'ye uşaklıkta hangi sınırlar içinde hareket edeceği henüz tam belli değildir. Zira herşey halkın ve kamuoyunun bilgisi dışındadır; karanlık hesaplar ve kirli pazarlıklar kapalı kapılar ardında yapılmaktadır. Türkiye topraklarının komşu halklara karşı emperyalizmin bir savaş üssü olarak kullanılacağı kesindir. Türk ordusunun ABD'nin çıkarları doğrultusunda savaşa sokulup sokulmayacağı ise, ABD tarafından Türkiye'ye dayatılacak koşullara ve tehditlere, buna mukabil sunulacak rüşvetlere bağlıdır.

Ekonominin durumu gözetildiğinde, bu tehditlerin ve aynı şekilde tersinden rüşvetlerin ne anlama geldiğini kestirmek ise güç değildir. Şu günlerde Türkiye yöneticileri üzerinden satın alınmaya son derece musait bir ülke konumundadır. Örneğin dış borçlarda belli bir indirim ve yeni borç olanakları çok şeyi bir anda değiştirmeye yetebilecektir.

Fakat bir şey kesindir. Türkiye halkı ezici bir çoğunluğuyla emperyalist savaşa karşıdır ve Türkiye'nin ABD emperyalizminin savaş arabasına koşulmasını ülkeye ve halka ihanet saymaktadır. Bu önümüzdeki günlerde sermaye iktidarının derin açmazını, tersinden ise devrimcilerin emperyalizme ve savaşa karşı geliştirecekleri mücadelenin geniş imkanlarını ortaya koymaktadır.

(TKİP Merkez Yayın Organı Ekim'in Eylül 2001
tarihli 225. sayısının başyazısıdır...)