15 Eylül '01
Sayı: 26


  Kızıl Bayrak'tan
 "Emperyalist gericilik dizginlerinden boşalmaya hazırlanıyor

  "Tanrı Amerika'yı korusun"

  Dünya çapında devrimcilere ve halklara karşı yeni bir terör dalgası!..

  Yeni saldırılar kapıda

  Sendika ağaları işçi sınıfına ihaneti doruk noktasına ulaştırdılar
  Devletin has partisi "vurgun" yedi!
  Emperyalist borç düzeni

  Sınıf çalışmasının güncel sorunları/1

  Sınıf hareketi
  Devrimci tutsaklardan ortak açıklama...
  "Gülay Kavak ölümsüzdür!"
  ABD Balkanlar'da hakimiyetini pekiştiriyor

  Meksika'daki Volkswagen grevinin ardıdan

  Ölüm Orucu direnişçilerinden bazılarının sağlık durumu
  OSB'lerde nasıl bir perspektifle çalışılmalıdır?
  Faaliyetlerimizden...
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

12 Eylül askeri faşist darbesinin 21. yılı...

21 yıldır işçi ve emekçilere
kan kusturuluyor

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 21 yıl geçti. Ezilen yığınlara gözdağı verilirken, aydın, demokrat ve devrimciler işkencehanelerden geçirildi. Onbinlercesi "terör suçlusu" diye zindanlara atıldı, vahşi işkencelere maruz kaldı.

12 Eylül faşist askeri darbesini yapan generaller '80 Anayasası'na koydukları dokunulmazlık zırhıyla yargılanmalarının da önüne geçtiler. CİA-Pentagon güdümle faşist generaller hazırladıkları faşist anayasayı baskıyla kabul ettirdiler. İşçi hakları gaspedildi. 12 Eylül'le yaratılan kurumlaşma sayesinde ordu tek yöneten parti oldu. Sermaye, düzeninin koruyucu ve kollayıcı gücü ordunun yüksek rütbelilerini her zaman en iyi mevkilere getirerek besledi. En büyük holdinglerin, şirketlerin genel müdürlükleri bunlarla doludur. OYAK üzerinden sağlanan muazzam olanaklar da cabası. OYAK şimdi Türkiye'nin en büyük tekel kuruluşlarının başında geliyor.

Amerikancı 12 Eylül faşist cuntasının "insan hakları ihlali" dosyası epeyce kabarık. Eskişehir, Bilecik Tabib Odası'nın hazırladığı raporda, kaba bilanço şöyle özetleniyor: 50 idam, 444 kuşkulu ölüm, 171 işkence sonucu ölüm, 517 ölüm cezası verildi. Mahkemelerce gazetecilere toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 3 gazeteci suikast sonucu öldürüldü. 937 film yasaklandı, 39 ton gazete dergi ve kitap yakıldı. 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi, 47 hakimin işine son verildi, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmakla suçlandı, 1 milyon 638 bin kişi fişlendi. 14 cezaevinde 299 devrimci yaşamını yitirdi.

12 Eylül faşist rejimi yasa, kurum ve politikalarıyla bugün de varlığını koruyor. Dahası Kürt halkına karşı kirli savaş yılları içinde buna yeni boyutlar kazandırıldı. Faşist zor ile toplumun üzerine serpilen ölü toprağı uzun süredir devam ediyor. Yıllardır her hak arayışında emekçilerin, öğrencilerin üzerlerine azgınca saldırılmaya devam ediliyor. Medya üzerinden korku ve terör yağdırılarak psikolojik baskı süreklileştirildi.

Devletin yükselen kitle muhalefetine karşı her zaman ön plana çıkardığı sağ- sol çatışması güya '80 darbesiyle önlenmiş, halk huzura kavuşmuştu. "Sağ- sol çatışması" olarak gösterilen şey gerçekte bizzat devletin karanlık odakları tarafından Ülkü Ocakları ve komando kamplarında eğitilen faşist çetelerin toplumsal muhalefetin üzerine kirli ve kanlı yöntemlerle sürülmesiydi. CİA ve MİT'in yetiştirdiği bu besleme katiller 12 Eylül darbesine bahane hazırlayan provokasyonlarda da kullanıldılar. Çatlılar bu sürecin ürünü oldular.

Sermaye sözcülerinden H. Narin, darbenin hemen ardından, "Şimdiye kadar hep işçiler güldü, şimdi sıra bizde, şimdi de işçilerin anası ağlayacak" diyordu açık açık. Bu sözler darbenin sınıfsal özünü yalın bir biçimde ortaya koyuyor. '80 yılına gelene kadar sermaye örgütlü sınıf ve kitle hareketi karşısında çaresiz kalıyordu. Grevci işçi sayısı darbenin hemen öncesinde oldukça yüksek rakamlarda seyrediyordu. Dahası sermaye düzeninin yaşadığı krizi işçi ve emekçilere fatura etmek amacını taşıyan 24 Ocak Kararlarının önünde de bir engeldi bu. Tam da bu nedenle 12 Eylül faşist darbesiyle ilk yapılan grevlerin ve her türlü gösterinin yasaklanması oldu. Arkasından iş kanununda yapılan değişikliklerle beraber işçi sınıfının birçok kazanımı gaspedildi. Örgütlenme ve grev yasakları bir birini izledi. Bu zemin üzerinde emeğe çok yönlü bir saldırının ifadesi olan 24 Ocak Kararları engelsizce uygulandı. Bu kararlar ülkenin kapılarını da emperyalist sömürü ve talana sonuna kadar açtı.

Bu ülkede 12 Eylül, faşist baskı ve kurumlarıyla 21 yıldır devam ediyor. Dahası emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin çıkarları doğrultusunda daha bir yetkinleştirilip, güçlendiriliyor. Katliam, işkence, faşist baskı ve yasaklar hükmünü sürdürüyor ve bu zulüm düzeni işçi-emekçilerin devrimci eylemiyle yıkılmayı bekliyor.

A. Engin

 


 

Ülkenin dört bir yanında açlar ordusu
gitgide büyüyor...

Kurtuluş yok sen kavgayı seçmedikçe!

Öylesine bir ülkede yaşıyoruz ki, insan kendi kendine şu soruyu sormadan alamıyor: "Satılmadık ne kaldı?" Ülkenin yeraltı kaynakları, işletmeleri, kültürü vb. herşey satılığa çıkartılmış. Adına özelleştirme, adına yabancı sermayeye kolaylıklar sağlamak (Tahkim Yasası), adına alınan krediler karşılığı borç batağı, adına ne derseniz deyin. Apar topar ne var ne yok kelepir fiyatına herşey satılığa çıkartılmış bulunuyor. Efendilerine uşaklıkta en küçük bir kusur etmeden daha da ileri giderek makamlarını, mevkilerini ve şereflerini teslim ettiler. Hiçbir itiraz etmeden, biraz homurdansalar da...

Fakat satamadıkları bir şeyler de var. Biri umut, diğeri ise onur. Düzenden iyice umutlarını kesen kitleler, yeni arayışlara yöneldiler bile. Artık şu sözleri sık sık duymakta ve görmekteyiz: "Devletten umudumuzu iyice kestik. Sistem tıkanmıştır". Onur ise daha başka bir şeydir. Her türlü baskı, teröre karşı olmaktır. Mücadele etmektir, yaşamın her alanında. İçeride ve dışarıda olsun.

Burjuvazi bir sınıf olarak saldırılarını bilinçli olarak yapıyor. Tercihini kendi sınıfsal konumundan hareketle belirlemiştir. Onun için önemli olan rant ve kârdır. Bunun içindir ki kaderlerini başta ABD emperyalistleri olmak üzere küresel sermayeye bağlamış ona göre hareket etmekteler. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Ama yıkım programlarının sonuçları emekçi kitleler için çok yıkıcı olmaktadır. Olmaya da devam etmektedir.

Çoğu zaman sıralar dururuz; şu kadar insan işsiz, şu kadar işletme kapanmış, şu kadar kayıt dışı ekonomi var, asgari ücret şu kadar, açlık sınırı şu kadar, yoksulluk sınırı buraya kadar dayanmış, ekonomik küçülme öngörüleni kat kat aşmış vb. diye. Tüm bunlar kapitalist sistemin sonucudur. Ve bu tablo işçi-emekçilerin aleyhine her geçen gün artmaktadır. Bu gidişatla kat kat artacağından hiç kimse kuşku duymasın.

Geçtiğimiz hafta televizyon ekranlarında bir haber izledik. Bir yerde burjuva medya kendini teşhir ediyor. Bilerek ya da bilmeyerek. Ankara pazarında yoksul insanların akşam olunca pazara gidip artık sebze meyve topladıklarını görüyoruz. Emeklisi, asgari ücretle çalışanı, işsizi pazar bitiminde didik didik çürümüş domatesler içinde en az çürüyeni toplar. Çünkü alış- veriş yapacak paraları hiç yok. Televizyon muhabiri sebze toplayan 30 yaşında bir kadınla röportaj yapmaya çalışıyor. Kadına soruyor, neden topluyorsun diye. Kadın, eşinin Ankara metrosunda 122 milyon lira maaşla çalıştığını, iki çocuğunun olduğunu, birisinin okula gideceğini belirttikten sonra ekliyor: "Bizleri bu duruma düşüren devlet utansın!". Evet utanması gereken biri varsa o da milyonları açlığın ve sefaletin eşiğine getiren sermaye düzeni ve onun devletidir.

Başta İstanbul olmak üzere diğer illerdeki aşevleri artan talebi karşılayamama durumuna geldi. Sabahın erken saatlerinde kuyruğa giriyor aç insanlar. Bir tabak yemek için. Hadi üçü beşi tembel çalışmak istemiyor. Ya diğerleri?

Ülkenin dört bir yanında açlar ordusu gitgide büyüyor. Bu ordunun günü geldiğinde ne yapacağı belli olmaz. Çünkü açlık hiçbir sınır, hiçbir yasa tanımaz. Hele ki onları bu duruma kimin soktuklarının farkında olduklarında...

Düzen cephesi "sosyal patlama" korkusuyla önlemler almak için toplantı üstüne toplantı yapıyorlar. Bu toplantılarda ise şu sonuca varıyorlar: "sosyal patlama" olabilir ama en büyük şansımız örgütlü olmayışıdır. Eğer örgütlü olursa sonumuz olur diye düşündüklerine de kuşku yok.

Evet bugünlük böyle olabilir. Ama bu böyle devam edecek anlamına gelmesin. Bir gün gelecek korkularınız gerçek olacak. İster buna "varoşlardan gelip boğazımızı kesecekler", ister buna "allahtan örgütlü değiller" deyin bu sondan kendinizi kurtaramazsınız. Bunu ancak geçiktirebilirsiniz. Patladığında ne ordunuz ne polisiniz ne de diğer kurumlarınız bunun (devrimin) önünü alamayacak.

11 Eylül sabahı ABD'nin New York kentindeki Dünya Ticaret Merkezi binaları uçaklarla intihar saldırısı sonucu yerle bir oldu. Pentagon binasına yapılan intihar saldırılarında binalarda önemli ölçüde hasar oluştu. Ölü ve yaralı sayısı onbinlerle ifade edilmektedir. Ayrıca iki uçak ta düşürülmüştür. Günboyu yapılan yayınlarda, dengelerin değişebileceğinden bahsedilmiştir. Türkiye ekonomisinin ABD'ye bağımlılığından dolayı daha derinden etkileneceği üzerinde durulmaktadır. Bunun anlamı şudur: Yeni saldırı paketleri olabilir. Buna karşı başta işçi sınıfı olmak üzere diğer emekçi yığınlar ve öncüleri hazır olmalıdır.

5 Eylül sendikal ihanet çemberini kırmak durumundayız. Yeni saldırılara geçit vermemeliyiz. Yeni saldırı paketleri, yoksulluk, açlık ve işsizlik demektir.

İşçiler, emekçiler kardeşler, bu hiçbir zaman bizim kaderimiz değildir. Saldırılara karşı koymak için önce kendi içimizde birliğimizi sağlamamız gerekiyor. Kaderimizi ve geleceğimizi öncü partimizde buluşturup iktidar yürüyüşümüze yönelmeliyiz. Bunu da komünistlerle birlikte omuz omuza olursak başarırız. Başka bir seçeneğimiz de yoktur.

Kurtuluş yok sen kavgayı seçmedikçe!

R. Deniz/ İzmir

 
§