25 Ağustos '01
Sayı: 23


  Kızıl Bayrak'tan
 " Ulusal güvenlik" ve ordu yalakalığı

  Kapitalizm savaş demektir, barış sosyalizmle gelecek!

  Sermaye ve sendika ağalarının ortak saldırısı...

  İHD Raporu'ndan: "işkence ve keyfi uygulamalar yoğun şekilde devam ediyor"
  ESK ve sendikalar: "Toplumsal uzlaşma mı, suç ortaklığı mı?"
  Deprem gerçeği, devlet gerçeği
  Sınıf hareketi
  Küresel ısınma/2

  Türk dış politikası üzerine/3

  Hacıbektaş Şenliği'ne devrimci müdahale...
  Emperyalistlerin Balkanlar'daki kirli oyunları sürüyor...
  Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu Direnişi ile dayanışma etkinlikleri
  PKK-DÇS: "Ulusal güvenlik" tartışmaları...
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Ekonomik Sosyal Konsey ve sendikalar:

"Toplumsal uzlaşma" mı,
suç ortaklığı mı?

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin faturasını da işçi ve emekçilere yükleyen burjuvazi, "toplumsal patlama" tartışmalarının arttığı bu dönemde yeni bir manevra geliştiriyor. Hükümet Ekonomik Sosyal Konseyi toplantıya çağırmaya hazırlanıyor.

Hatırlanacağı gibi, ilk olarak '97 yılında gayrı resmi oluşturulan konsey, 11 Nisan 2001'de kabul edilen 4641 sayılı yasayla resmileşti. Buna göre konseyin bileşenleri, ilgili devlet ve hükümet temsilcilerinin yanısıra TOBB, Türk-İş, TİSK, TESK, TZOB, Hak-İş ve DİSK'ten oluşmaktadır.

Böylece olası bir "toplumsal patlama"ya karşı tam teşekküllü bir yangın söndürücü olarak inşa edilmek istenen konseyin kuruluş gerekçesi ise, ilgili yasanın yetki ve görevleri tanımlayan 3. maddesinde kendini ele veriyor "Hükümet ile toplumsal kesimler arasında ve toplumsal kesimlerin kendi aralarındaki uzlaşma ve işbirliğini güçlendirecek çalışmalar yapmak".

Bu ne demektir? Eksi %5.5 büyüme hedefi ile daha önceki programlar gibi işsizlik, açlık ve sefaletten başka bir şey veremeyecek olan yeni programa sendikaların suç ortaklığını pekiştirerek, işçi sınıfı cephesinden gelişecek tepkileri bertaraf etmek demektir. Aslında bu adım, sermaye cephesince sendikaların ESK üzerinden ekonomik programa bağlanması planı çok önce, İMF'ye 10 Mart 2000 tarihli gönderilen niyet mektubunda dile getirilmiş, hükümet "Ekonomik ve Sosyal Konsey'de istişareyi artırmak niyeti"ni belirtmişti. Zaten bu süreçte de sendika ağaları üzerlerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmiş ve işsizlik sopasıyla korkutulan işçilerin sıfır sözleşmelere boyun eğmesi sağlanmıştı.

İşveren örgütleri böylesi bir "toplumsal uzlaşma"ya dünden razıdırlar. TÜSİAD da işçi konfederasyonlarının ESK'ya daha etkin katılması yönünde temenniler dile getirmektedir. Burjuvazinin ve hükümetin bu gayretkeşliğinin ardındaki gerçek, az çok sınıf mücadelesi deneyimine sahip bir işçi için sır olmasa gerek. Her iki krizin yükü altında artık patlama noktasına gelmiş emekçilerin öfkesi İMF'yi ve işbirlikçilerini göstermelik adımlar atmaya zorlamaktadır. Bu nedenle, "toplumdaki ekonomik ve sosyal birimlerin, hükümetin ekonomik ve sosyal politikalarının oluşturulmasına katılımlarını sağlamak", yani sendika ağalarına artık onları daha fazla dikkate alacakları mesajını vermek gerekmektedir. Sendika bürokrasisinin böyle bir mesajı zaten beklediği ise, Öz İplik-İş Sendikası Başkanı Yusuf Egin'in Öz İplik-İş, TEKSİF ve DİSK Tekstil adına yaptığı 30 Eylül 2000 tarihli açıklamasından anlaşılmaktadır: "Bilindiği üzere sosyal diyalog; hükümetler ile sosyal tarafların yani işveren ve sendikaların biraraya gelerek hem kamusal hem de sektörel menfaatlere uygun düşen, karşılıklı özveriler içeren yaklaşımlarla uzlaşma platformları oluşturmalarıdır", "temel makro sorunlar'a çözüm arayışında önemli platform olabilecek Ekonomik ve Sosyal Konsey'in bir an önce yasalaşarak yaşama geçirilmesi gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz."
Yaşanan krizin acılarının ve özverilerinin bir bütün olarak işçi ve emekçilerin payına düştüğü, TÜSİAD kodamanlarının kârlarına kâr kattığı biliniyor. Emekçilerin yaşadığı yıkım, bir takım yöneticilerin beceriksizliğinin değil bilinçli bir tarzda uygulanan ekonomi politikalarının sonucudur. TOBB, TÜSİAD patronlarının kârlarına en ufak bir halel gelmesin diye çırpınanlar, işçileri, emekçileri ve gençliği sefalete ve geleceksizliğe itmişlerdir. Şeker fabrikalarının, TEKEL'in, THY'nin satışını yangından mal kaçırırcasına yapmak isteyen sermaye partileri, sözde işgüvencesi yasasını acil çıkacak yasalar arasına almadılar. Tescilli işçi düşmanı Refik Baydur, son derece yetersiz olan bu yasayı krizin devam nedeni sayıyor.

"Bizdekine benzer istikrar programlarının, büyük çaplı ve tüm kesimleri kapsayan, toplu özveri gerektiren, orta ve uzun vadeli paketlerin en temel unsuru, hemen her kesimin desteğinin alınması, herkesin gönüllü özveriyi benimsemesi, bunun paylaşılması ve kesimlerin birbirine düşen yükü de denetlemesidir" diyen Zülfikar Doğan gibi burjuva yazarları da, programın "toplumsal ayağının" genişletilememesinden şikayet etmekte ve ESK'in toplanma hazırlıklarını "ESK NİHAYET!" sevinciyle duyurmaktadırlar.

Kısacası İMF, burjuvazi ve onların hükümeti artık yeni soygun ve sömürü kararlarına işçi konfederasyonlarını da ortak etmek istemekte, basının uzlaşma şampiyonları bu "toplumsal diyalog"a methiyeler düzmekte, hain sendika ağaları ise adam yerine konulmanın mutluluğu ile ESK'yı selamlamaktadırlar.

Peki ya işçi ve emekçiler cephesi? Şeker ve tütün yasaları ile yıkıma sürüklenen yoksul köylülüğün ve tarım işçilerinin, sermaye örgütleri ile TZOB ve işçi konfederasyonları arasındaki "diyalog"tan nasıl bir çıkarı olabilir? Her gün büyüyen işsizler ordusuna rağmen işgüvencesi yasasını sermaye örgütlerinin baskısıyla çıkarmayan hükümetin, sendika bürokrasisi ile kuracağı "uzlaşma" nasıl bir uzlaşma olacaktır? Şüphesiz emekçilerin hayrına bir uzlaşma ve diyalog olmayacaktır. Sermaye cephesi, sendika ağaları üzerinden sınıfa ve tüm emekçilere, kendilerini bekleyen daha fazla yoksulluk, daha fazla açlık günlerine razı olmaları çağrısı yapıyor. Bu ise celladına teslim olmak demektir. Oysa Türkiye'dekine benzer bir yıkım saldırısı yaşayan Arjantin emekçileri kendilerine dayatılan reçeteyi reddediyor ve dişe diş bir sokak kavgası veriyorlar. Türkiye işçi sınıfının da, ister açık teröre dayalı isterse "toplumsal uzlaşma" ve ESK makyajlı olsun, yıkım programlarını çöpe atmaktan başka çaresi yoktur.

 


 

17 Ağustos depreminin
2. yıldönümü eylem ve etkinlikleri

Marmara depreminin ikinci yıldönümü nedeniyle 17 Ağustos 2001 tarihinde saat 03:02'de binlerce kişi meydanlarda toplandı.

* Depremin merkez üssü olan Gölcük'te başlayan etkinlikler, depremde 52 öğrenci ve 5 öğretmenini kaybeden Barbaros Hayrettin Lisesi'nin bahçesinde devam etti. Burada, saat 03:02'ye yaklaştığında, deprem şehitleri için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

* İzmit'teki anma töreni Cumhuriyet Parkı'nda gerçekleştirildi. Saat 03:02'yi gösterdiğinde, bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

* Valiliğin izin vermemesine rağmen Adapazarı'ndaki anma törenleri saat 20:00'den itibaren Atatürk Bulvarı'nda başladı. Depremzedeler Derneği'nden yüzlerce kişi sloganlar atarak yürümeye başladı. Zaman zaman trafiği kesen kitle, 1.5 saat süren yürüyüşün ardından Demokrasi Çeşmesi önünde yapılan açıklamanın ardından dağıldı. Fakat kitle kent merkezinden ayrılmadı. Gece saat 03:02'ye yaklaştığında halk kendiliğinden Atatürk Bulvarı'nda toplanmaya başladı. Yüzlerce kişi saat 03:02'de saygı duruşunda bulunduktan sonra dağıldı.

Eğitim-Sen Sakarya Şubesi ise Demokrasi Çeşmesi yanında depremde yaşamlarını yitiren 37 öğretmenin fotoğrafını karanfillerle süsleyerek mum yaktı.

Ayrıca, Adapazarı'nda yaklaşık bin depremzede "Yaşanabilir bir kent" sloganıyla miting düzenledi.

* Karamürsel halkı Dünya Bankası kredisiyle ilçelerinde yapılacak konutların temellerinin dahi atılmamasını protesto ederek Gölcük'e yürüdü.

* Adana İnşaat Mühendisleri Odası Şubesi önünde toplanan bir grup saat 03:02'de yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulundu, ardından gökyüzüne beyaz balonlar bıraktı.

* İstanbul'da Küçükçekmece Deprem ve Dayanışma Grubu İnönü Mahallesi'nde depremde yıkılan bir bina önünde basın açıklaması yaptı.

İstanbul Kartal ilçesine bağlı Karlıktepe Mahallesi'nde mumlar ve fenerlerle düzenlenen etkinlikte, mahalleliler depremi unutmadıklarını ve alınan önlemlerin oldukça yetersiz olduğunu belirttiler.

* Yalova'da depremde hayatını kaybedenler için 17 Ağustos 2001 tarihinde Barış Manço Açıkhava Tiyatrosu'nda yaklaşık 4 bin kişinin katılımıyla tören düzenlendi. Saat 03.00'te deprem anıtına yüründü.