7 Temmuz'01
Sayı: 16


  Kızıl Bayrak'tan
  Kamu emekçileri hareketinde yeni dönem
  "Sosyal patlama"lara karşı ehlileştirilmiş dinsel gericilik
  Belgelenen devletin katliamcı kimliğidir!
  "Faşist devlet, bir gün mutlaka bunun hesabını verecektir!"
  Ölüm Orucu Direnişi 261. günüde sürüyor
  Sınıf hareketi
  Satılmış sendika ağaları hesap verecek
  Sümerbank işçileriyle dayanışmayı yükseltelim!..
  Dönemsel durum ve partinin sorumlulukları
  2 Temmuz anma etkinlikleri
  Gençlik
  Yugoslavya'yı yöneten uşak takımı Milosevic'i kredi karşılığı sattı
   Uluslararası hareket
  Direnişçilerin kaleminden
  Açıklamalardan
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Direnişçiden bir öykü...

“Hiçbir zaman geç değil...”


Sonraki gün havalandırmaya düşen ilk ses Faruk’unki olmuştu. “Merhaba Nevzat kardaş... Nasılsın?”

“Merhaba merhaba... Bugün çok iyiyim. Dünden beri çok iyiyim... Asıl seni sormalı. Fazla yüklendiler mi?”

Gülerek yanıtladı Faruk. Yaşama dönmüş gibiydi.

“Yüklenmediler... Hele bir de sizden duyduğum gibi bağırmaya başlayınca, kavatların hepsi tırstı!”
“Ne diye bağırdın? Yani ne dedin?”

“İnsanlık işkencecilerin anasını s...!”

Nevzat bir kahkaha patlattı. Faruk da ona eşlik etti.

“Hay sen çok yaşa emi!... Kimden duydun da böyle bağırdın?”

“Sizden... Sizde öyle bağırmıyor muydunuz!”

“Biz öyle...” Gülmekten kesik kesik konuşuyordu Nevzat. “Öyle bağırmıyorduk. Biz, ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!’ diye bağırıyorduk... Hay sen çok yaşayasın emi, Faruk arkadaş...” Faruk bozulur gibi oldu. Savunmaya geçti.

“Ben ne bileyim. Öyle anladım, öyle söyledim. Hem benimkisi daha iyi.”

“Olur mu hiç!.. Bizim ne işimiz olabilir işkencecilerin analarıyla. Hem böyle yaparsak onlardan ne farkımız kalır. Yine de iyi yapmışsın. Bir daha olursa sen de bizim gibi slogan atarsın, tamam mı?”

“Tamam Nevzat kardaş... Dün var ya, söylediklerine çok bozulmuştum.”

“Haklısın. Ben de çok ileriye gittim. Son zamanlarda sinirlerime hakim olamıyorum. Dün söylediklerim için kusura bakma, Faruk.”

“Ne kusuru Nevzat kardaş. Başka türlü söylesen anlamazdım ki. İyi yaptın.”

Faruk bir süre sustu. Konuşmaya başladığında sesinde heyacan vardı.

“Bak ne soracam... Ben de sizler gibi olabilir miyim? Ben de dediğin vadiye inebilir miyim?”

“Niye inemeyesin ki? Dün ilk adımı attın zaten.”

“Attım di mi. Sizden farklı da olsa bağırdıkça rahatladım. Hele ben de bir iki tane vurunca iyicene rahatladım. Copun acısını bile duymadım, dinime imanıma. Bir de senin ve diğerlerinin bağırıp, benim için kapılara vurmaları... Ne yalan söyleyeyim ilk kez böyle bir şey yaşıyorum. Benim için birileri dayak yemeyi göze alıyor.”

“Böyle olması gerekiyor... Onlar bizi yalnızlaştırmak için hücrelere attılar. Biz daha çok kenetleniyoruz birbirimize. Birlikte ölümü kucaklıyoruz.”

“Ben de sizlerin dostu olmak istiyorum. Ama artık çok geç. Bu saatten sonra ne köy olur benden ne kasaba...”

“Hiçbir zaman geç değildir Faruk arkadaş. Korkularını yenmeyi başardıktan sonra, hiçbir zaman geç değildir.”

O gece Faruk Nevzat’ın söylediklerini düşündü durdu. Bir umut ışığı beliriyordu yüreğinde. Ama yine de artık çok geç, diyordu. Bu, aslında, korkularına çektiği bir perdeydi.

***

“Nevzat kardaş, hasta gibi bir halin var senin.”

Ertesi gün merhabalaştıktan sonra kaç gündür sormayı düşündüğü şeyi sordu Faruk. “Üstelik yemek de almıyorsun. Halbuki kendine bakman gerek. Sahi kardaş, sen neden yemek almıyorsun?”

“Ölüm orucundayım...”

“Ölüm orucu mu? O da ne ki?”

“Bizi teslim alabilmek için hücrelere attılar. Bizi asla teslim alamayacaklar. Burada yapacak fazla bir şeyimiz yok. Ancak bedenlerimizden bir barikat örebiliyoruz. Ölümüne de olsa direneceğiz.”
“Ne zamana kadar sürecek bu?”

“Hücreleri yıkana kadar. Yani hepimizi hücrelerden çıkarana kadar.”

“Çıkarmazlarsa.”

“Gerekirse hepimiz ölürüz.”

Faruk’un sesi soluğu kesilmişti. Ölümden bu kadar kolay sözedilmesini aklı almıyordu. Kimseleri olmadığı için bu kadar rahat konuşuyorlar diye düşünüyordu.

“Nevzat kardaş, o nasıl kelam öyle... Yaşamak herşeye rağmen güzel.”

“Biz zaten yaşamak için mücadele veriyoruz.”

Faruk’un kafası karıştı.

“Yaşamak için ölünür mü hiç?”

“Yaşamdan ne anladığına bağlı. Bir insan gibi yaşamak var, bir de hayvan gibi horlanarak aşağılanarak yaşamak var. Sen hangisini tercih edersin?”

“Bu da soru mu? Tabii ki insan gibi yaşamayı...”

“O halde onun için mücadele edeceksin. Bak sadece ücretine zam yaplmasını istedin, bunun için mücadele ettin diye buraya atıldın. İnsan gibi yaşamak için zam istedin değil mi?”

“Öyle...”

“Demek ki insan gibi yaşayabilmen için bedel ödemen gerek. Bazen bu bedel işten atılmak oluyor, bazen de ölmek...”

Nevzat’ın söyledikleri mantıklı geliyordu gelmesine de, ama yine de yaşamakla ölmeyi bağdaştıramıyordu. Çok ağır bir bedeldi bu. Kendisinin ödemeyi göze alamayacağı kadar ağır bir bedel.

“Ben yoruldum Faruk. Biraz sen konuş.”

“Kaç gün oldu yemek yemeyeli..”

“Bugün 61. gün.”

“61 gündür yemek yemiyorsun ha! Hiç mi bir şey yemiyorsun?”

“Sadece şekerli su ve tuz.”

“Ölürsün böyle giderse. Kimin kimsen yok herhalde arkandan ağlayacak?”

“Anam vardı, geçen gün söylemiştim, bir ay önce öldü. Şimdi eşim, dostum, sevgilim, yoldaşım, yani herşeyim olan dünyalar güzeli bir yarim var. Onca koşuşturmanın, güçlüğün içinde her hafta görüşüme geliyor, mavi gözlerinden bir demet menekşe sunuyor her hafta açlığıma. O da anam gibi için için ağlıyor ama, hiçbir zaman gözyaşlarını bana göstermiyor, mavi gökyüzüne yeşil bulutları hiç yanaştırmıyor yanımdayken. Gülüşüne verdiğim değeri bildiği için hiç esirgemiyor benden. İşte Faruk arkadaş, teslim olmak bu gülüşü kirletmektir, bir daha hiç görememektir. Bundan daha kötü ölüm olur mu?

“Daha da önemlisi yoldaşlarım var, partim var. Nasıl ki benden öncekiler partimize halel getirmedilerse ben de getirmemeliyim. Anlayacağın, kimim kimsem yok değil. Herkesten daha fazlalar. Ölecek olursam da ağlayacaklar, ama asıl olarak teslim olduğumda ağlayacaklar. Ağlatır mıyım hiç onları. Hiç yarimin gözlerine yeşil bulutlar getirir miyim? Bakamam gözlerine o zaman. O da bakmaz zaten bana...” Nevzat sustu... Belli ki yoldaşlarını, anasını ve yarini düşünüyordu.
Faruk’un kafası allak bullak olmuştu. Nevzat’ın söylediklerinin çoğunu anlamamıştı belki, ama sesindeki yüklü duyguyu alabilmişti. Yine olduğu yere çökmüş çocuk gibi ağlıyordu. Bir yandan da duyulur duyulmaz bir sesle, “Benim için artık çok geç diyordu.”
O akşam yemeğinin tümünü bitiremedi Faruk. Her lokmada aklına 61 gün süren ve daha da sürecek olan açlık geliyordu.

***

Faruk bütün gece gözlerini kırpmamıştı. Bir insanın ölümü böyle karşılaması onu çok etkilemiş, sarsmıştı. Kendinden utandığını duyumsuyordu. Sadece dayak yememek için onca hakarete katlanmış, üstelik yine de dayak yemişti. Bir şeyler yapmak istiyordu ya, öte yandan da hala korkuyordu. Benim için çok geç diyordu sürekli. Fakat korkunun eşiğine gelmişti.

Havalandırmaya koşarcasına çıktı bu kez. Nevzat’a seslendi. Ses gelmedi Nevzat’tan. Daha yüksek sesle seslendi. Cılız bir ses geldi.

“Faruk ben buradayım.” Ses içeriden geliyordu.

“Niye çıkmıyorsun havalandırmaya?”

“Çıkamıyorum. Bacaklarım taşımıyor artık beni.”

Faruk’un yüreği burkuldu. Hücrenin yanına iyice sokuldu. Pencere pervazına basıp yukarı tırmandı, sesi daha kolay duymak için.

“Bugün 62. gün oldu değil mi?”

“Evet.”

“Ben ne yapabilirim? Bir şeyler de, Nevzat kardaş... Artık benim için çok geç değil mi?”

“Hiçbir zaman geç değil...” Kesik kesikti Nevzat’ın konuşması. “Evet, daha biz hücrelere girmeyeceğiz, topyekûn saldırıyı birlikte püskürtelim derken harekete geçmeliydin. Hiç değilse bize saldırıldığında, o da olmasa buraya getirildiğimizde direnişe geçmeliydin. Ama yine de hiçbir zaman geç değildir...”

“Geç değil mi?...” Faruk korku eşiğinin tam üzerindeydi. Ya aşacak, ya da bir daha o eşiğe yanaşmayacaktı bile.

O akşam bir iki lokma ancak yiyebildi yemeğinden. Acaba gerçekten geç değil mi, demeye başlamıştı.

Sonraki gün Nevzat neredeyse hiç konuşmadı. Hep Faruk konuştu. Nevzat sadece bir ara güçlükle bir şeyler söyleyebildi.

“Eğer bana bir şey olursa, yoldaşlarımı görürsen, onları çok sevdiğimi söyle... Çıkınca yarimin yanına git... Ona da, onu çok sevdiğimi söyle... Berrak suyun berraklığına leke düşürmediğimi, ne anılarımıza, ne de bayrağımıza leke düşürmediğimi söyle...”

Veda konuşmasını andırıyordu Nevzat’ın sözleri. Faruk’un yüreği yandı. Sözcüklerin her biri ok olmuş yüreğine saplanmıştı. “Söylerim...” diyebildi sadece, onu da güçlükle...

Akşam Nevzat’ın kapısının açılmasıyla irkildi. Kalabalık bir gardiyan grubu girmişti içeriye. Onu döveceklerini düşündü. Kapıya vurmaya, slogan atmaya başladı. Kapı vuruşları çoğaldı, sesler birleşti.

Gardiyanlar çok geçmeden Nevzat’ın hücresinden ayrıldılar. Duvarı tıklattı Faruk. Ses gelmedi. Sabaha dek duvarı tıklatıp ses bekledi. Ses gelmedi.

Sabah o da bir şeyler yememişti. Telaşla havalandırma saatini bekliyordu. Havalandırma saati geldiğinde koşarak çıktı havalandırmaya. Faruk ortalığı çınlatırcasına bağırıyordu.
“Nevzat kardaş, Nevzat kardaş, allahını seversen ses ver... He, de... ben buradayım, de... allahını seversen ses ver Nevzat kardaş.”

Ses vermedi Nevzat. Az ilerden bir ses yükseldi.

“Nevzat yoldaş ölümsüzdür!”

Sesler çoğaldı. Tüm cezaevini sardı. Gök gürlemesiydi sesler... Karanlığı yırtan çığlıktı. Seslerin içine Faruk’un hıçkırıklarla kesilen sesi de eklendi.

“Nevzat yoldaş ölümsüzdür!”

O akşam yemeğe elini sürmedi. Kendisi de Nevzat gibi, “hiçbir zaman geç değil”, demeye başladı. Korku eşiğini aşmıştı Faruk.

***

Sabah kahvaltısını getirmişti gardiyan. Alt mazgalı açtı.

“Faruk kahvaltını al.”

Faruk’un sesinde hissedilebilir bir sevinç pırıltısı vardı.

“İstemiyorum. Bana sadece şekerle tuz getirin...”