7 Temmuz'01
Sayı: 16


  Kızıl Bayrak'tan
  Kamu emekçileri hareketinde yeni dönem
  "Sosyal patlama"lara karşı ehlileştirilmiş dinsel gericilik
  Belgelenen devletin katliamcı kimliğidir!
  "Faşist devlet, bir gün mutlaka bunun hesabını verecektir!"
  Ölüm Orucu Direnişi 261. günüde sürüyor
  Sınıf hareketi
  Satılmış sendika ağaları hesap verecek
  Sümerbank işçileriyle dayanışmayı yükseltelim!..
  Dönemsel durum ve partinin sorumlulukları
  2 Temmuz anma etkinlikleri
  Gençlik
  Yugoslavya'yı yöneten uşak takımı Milosevic'i kredi karşılığı sattı
   Uluslararası hareket
  Direnişçilerin kaleminden
  Açıklamalardan
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Gençlik hareketinde
geride kalan yıla genel bir bakış


Öğrenci hareketinin son bir yılına baktığımızda, gençliğin salt kendi akademik-demokratik talepleri için hareketlenmediğini, aynı zamanda anlamlı bir politik duruş sergilediğini de görüyoruz. Bu durumun gençliğin politize olmasını sağlayan temel etkenlerden biri olan sınıf hareketinin geriliğine rağmen ortaya çıkması özellikle önemlidir.

Son dönemde, sınıf hareketi belli bir gerilik içindeyken ve üstelik üniversite kapıları emekçi çocuklarına kapatılırken, öğrenci hareketindeki bu belirgin yükseliş nasıl açıklanmalıdır?
Öncelikle, bu yükselişi belirleyen en temel etkenin, daha 2000 yılının Mart-Nisan aylarında gündemleştirilen hücre saldırısına karşı mücadele ve ardından gelen Ölüm Orucu Direnişi olduğunu belirtelim. Ama bunun daha genelde, sermayenin son dönem her alanda yoğunlaşan saldırılarına toplumun en dinamik kesimi olan gençliğin bir ilk yanıtı olduğunu söyleyebiliriz. Saldırılara karşı belirgin bir duyarlılık gösteren gençlik, daha son ekonomik krizden önce derlenip toparlanmaya başlamış ve son bir yılın neredeyse bütün eylemlerine kitlesel bir katılım sağlamıştır.
Devletin tüm yasaklamalarına rağmen, 6 Kasım’da güçlü bir çıkış yapılmış, uzun yıllardır kampüs sınırları içine gerileyen, alanlara akamayan, öğrencilerin akademik-demokratik mücadelesi, Ankara’da Kızılay’a, İstanbul’da Beyazıt’a ve diğer bazı illerde de meydanlara taşmıştır. Merkezi eylemlerin saldırıya uğrayacağı yolundaki bütün sindirme çabalarına rağmen, binlerce öğrenci alanları doldurmuştur. ÖDP, EMEP, SİP gibi ipliği pazara çıkmış reformistlerin katılmadıkları, yer yer karşı tutum aldıkları 6 Kasım, güçlü bir öğrenci eylemi olmanın yanı sıra, militan bir devrimci politik duruşun hayata geçirildiği bir eylemlilik de oldu.

6 Kasım sonrasında bu çıkış, Ölüm Orucu Direnişi’nin yoğun biçimde desteklenmesi ile güçlendirildi. Daha önceki değerlendirmelere de konu edildiği üzere; bu sürecin motoru tutsak aileleri, ana gövdesi ise gençliktir. Öğrenci gençlik, bu süreçte gerçekleştirilen eylemlere ilgisi ve desteği ile, birçok yönden kampüs eylemliliklerinin kabuğunu kırmıştır. Bu dönemde okulların içinde yapılan eylemleri rutin bularak katılmayan bazı öğrenciler merkezi eylemlere taşınabilmiştir.
Ölüm Orucu Direnişi’nin sarsıcı etkisi ile harekete güçlü bir destek veren öğrenci gençlik, 19 Aralık günü ve gecesinde de öfkesini sokaklara taşımış, 2 binin üzerinde genç gözaltına alınmış, onlarcası ise tutuklanmıştır.

19 Aralık katliamının ardından görüldü ki; devrimci işçi sınıfı hareketine yedeklenmemiş, onun önderliğinden yoksun bir gençlik kitlesi belli bir düzeyde politikleşse bile kolayından yenilebiliyor, saman alevi gibi gelip geçebiliyor. Bu durum, komünistlerin bu tür kesimlerin hareketlerinin öne çıktığı dönemlerde işçi sınıfı içindeki çalışmaya daha da yüklenilmesi noktasındaki görüşlerinin de bir kez daha doğrulanması oldu.

Öte yandan; katliam sonrasında yaratılan sokak terörü, gençlik üzerinde bir şekilde etkili oldu. Takvim üzerinden yapılan bazı mitingler dışında güçlü eylemlilikler yaratılamadı. 8 Mart, 21 Mart ve özellikle 1 Mayıs’a coşkulu ve kitlesel bir biçimde katılan gençlik, Ölüm Orucu Direniş’ni destekleyen sloganlarıyla sağlam bir duruş gerçekleştirdiyse de, katliam sonrasında maruz kaldığı yoğun terör nedeniyle kendisinden bekleneni sergileyemedi. Bağımsız eylemlerle güçlü bir biçimde desteklenmesi gereken Ölüm Orucu Direnişi ile gerekli bağ kurulamadı.

Burada mevcut devrimci gençlik örgütlenmelerinin büyük bir sorumluluğu olduğu açıktır. Birçok üniversitede sürece duyarlı insanlar üzerinden para toplama, kart gönderme gibi dayanışma etkinlikleri yapıldı. Yine buralarda destek eylemleri gerçekleştirildi. Ancak buralarda ulaşılan diri güçlerle merkezi açık eylemliliklerin yapılması yoluna gidilmedi ve bu güçler atıl kaldılar.

Oysa ki; hem katliam öncesi duruşu, hem 1 Mayıs’taki katılımı, hem de kendi sorunlarını sahiplenişi, bu güçlerin yetersiz de kalsa süreci belli bir süre sırtlayabileceklerini göstermiştir. Ama reformistlerin geri tutumu ve terör dalgası sonucu kendine güveni kalmayan küçük burjuva anlayışların tavrı bunu engelledi. Böylece direnişin sokak ayağı eksik kalırken, öğrenci hareketi içindeki olanaklar da değerlendirilemedi.

Öğrenci gençlik bunların dışında, formasyon hakkının gaspına karşı gösterdiği duyarlılık ve gerçekleştirdiği eylemlerle, İTÜ’de yemekhane boykotu, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde paralı eğitim karşıtı kampanya vb. ile anlamlı çıkışlar gerçekleştirmiş, önümüzdeki dönemin mücadelesine ilişkin olumlu sinyaller vermiştir. Bundan sonra gençlik hareketinin çizeceği yolu belirleyecek olan, geliştirilecek örgütlenmelerin işlevli olup olmayacağı ve bu alanda kendini yakıcı biçimde hissettiren devrimci önderlik sorununun aşılıp aşılamaması olacaktır.
Burada en büyük sorumluluk doğal olarak genç komünistlere düşüyor. Varolan olanakları doğru değerlendirmek, akademik mücadeleyi güçlü bir devrimci politik duruşla birleştirebilmek ve hareketi işçi sınıfı mücadelesine yedekleyebilmek için, ileri, planlı ve enerjik bir politik faaliyeti düzeyine ulaşılmalıdır.

(Ekim Gençliği’nin Temmuz ‘01 tarihli
47. sayısından alınmıştır...)




“EDU 2001 Eğitim Zirvesi”...

Eğitimde fırsat eşitsizliğine tutulan ayna


Özel okullar, eğitimdeki ayrımcılığın ve sınıfsal eşitsizliğin en somut göstergelerinden biridir. Özelleştirme saldırısının eğitim alanında da etkisini göstermesiyle birlikte bu okullar (kolejler, özel üniversiteler) mantar gibi çoğalmaya başladılar. “Eğitim hizmeti”, sistemin yeniden üretilmesi işlevini yerine getirmekle kalmayıp, müthiş bir kâr elde edilen bir yatırım alanı oldu. “Çocukların geleceğini belirleyen” onların “umudu” olan eğitim ve öğretim hizmeti satışa sunulan bir meta haline gelince, “alıcı kitlelerinin” duygularını sömürerek ikna edebilmek, pazarın rantını yiyenlerin başvurduğu ne temel yöntem oldu. Elbette bu metayı da satın alabilecek bir alım gücüne sahip belirli bir kitle vardır. Ama işçi ve emekçiler bu alıcı kitlenin dışında kalmaktadırlar. Zira onların çocukları, artk “parasız” olan devlet okullarında dahi okuyamamaktadırlar. Geriye küçük-burjuvazinin üst kesimi ve orta sınıfa dahil katmanlar kalmaktadır ki, özel okulların da asıl hitap ettiği “alıcı kitle”yi bunlar oluşturmaktadır.

Ancak burada asıl önemli olan eğitimin sermayenin elinde nasıl bir sömürü aracına dönüştüğü ve gençlik kitlelerine “bireysel kurtuluş yolu” düşüncesini aşıladığıdır. Özel okullara giriş sınavı öncesi yapılan “EDU 2001 Eğitim Zirvesi” adlı fuar her yönüyle bunu doğrulayan bir örnektir. Fuarda ziyaretçilere daha iyi bir gelecek için “daha kaliteli” ve “çağdaş” bir eğitim fikri empoze ediliyor. Bu çerçevede fuara katılan okulların “bilimsellik ve çağdaşlıkları”na kanıt olması için standlarını çeşitli deneylerle ve teknolojik aletlerle süslemesi, işin aslında diğer “rakiplerine” üstünlük sağlaması çabasından öteye bir şey değildir. Zira onlar için en kutsal amaç, pazardaki en fazla “müşteiyi”, diğer adıyla veliyi ikna edip kazanabilmektir. Öyle ki, bunun için okullarda verdikleri eğitimi “ISO 9000” kalite ödülüyle güvence altına alıp bundan da bir fayda umuyorlar.
Sermaye için “bilim” ve “çağdaşlık”ın ne anlama geldiğini bir yana koyarsak, “ISO 9000”, “kaliteli eğitim” vb. ifadelerle, eğitim ve öğretim hizmetinin onlar açısından neye denk düştüğünü bültenlerinden ve tanıtım broşürlerinden daha yakın ve iyi görebiliriz. Örneğin Fatih Koleji’nin çıkarmış olduğu bültende şunlar söylenmektedir: “Kurumumuz eğitimde kalite ve daha fazla müşteri memnuniyeti parolası ile yola çıkarak, ISO 9000 kalite güvence sistemi kazanmak için kolları sıvadı. ISO 9000 komisyonlarımız harıl harıl çalışıyor” deniliyor (vurgu bize ait). Yine aynı yayında ISO 9000 kalite sisteminin yararlarına değinilirken, “Eğer hizmet aldığınız okulda memnun değilseniz en kötü ihtimalle çocuğunuzu okuldan alırsınız. Ancak &ccdil;ocuğunuz ISO 9000’li bir kuruluşta eğitim görüyorsa tartışmaz kavga etmez sadece ‘istersiniz’ ve beklersiniz, talep ederseniz. Sizin talebiniz onların itirazı ile değil, sizi anlamaya çalışmalarıyla karşılanacaktır. Bu uygulama müşteri/veli ilişkilerinde devrim sayılabilecek yeni anlayışı, davranışı, tutumu gerektirir” deniliyor (vurgu bize ait).

Bu ifadelerde de rahatlık ve açıklıkla dile getirildiği gibi, veliler gerçekten onların gözünde bir “müşteri”dir. “Bilim”in öğretildiği, “çağdaş” eğitimin verildiği okullar da birer işletme ve ticarethanedir. Bu yüzden olacak ki, bu “işletmelerin” “müşteri” sürekliliğini sağlayabilmek için kalite güvencesi alması gerektiğini düşünüyorlar ve “harıl harıl” çalışıyorlar.

Mantığı ve amacı kâr etmeye dayalı bir hizmetin (eğitim-öğretim hizmetinin), “insanlığın hizmetindeki bir bilim”le nasıl ters düşeceğini ve bağdaşmayacağını, en basitinden bu hizmetten yararlanabilmenin önündeki “sosyal eşitsizlik” engeli olgusundan da görebilmekteyiz. Onlar için “bilim” kâra kâr kattığında ve sermayenin çıkarlarına ters düşmediği oranda bilimdir. Bu yüzden bu ilişkiler dışına çıkan veya onu zedeleyen bilimsel her gelişme ve ilerleme çoğu zaman sınırlanır ve engellenir. Onlar için “bilimsel eğitim”le de hedeflenen budur. Sistemin devamını sağlamak ve onun ihtiyaç duyduğu nitelikte eleman yetiştirmek.

Eğitimdeki eşitsizliğin göstergeleri fuara katılan okullar tarafından en iyi şekilde yansıtıldı. Aslında özel okulların çokluğu düşünüldüğünde katılan okul sayısı çok azdı. Bazı liseler, üniversiteler, dershane ve yurtdışı eğitim imkanı sağlayan kurumlar vardı. Özel okulların tanıtım broşürlerinde “velilere/müşterilere” öz olarak söylenen şey ; çocuğunuz bizim okulda okursa hem kaliteli bilimsel bir eğitim alarak üniversite sınavlarında bir adım önde olacak (ne de olsa bu okulların AOBP derece puanları diğerlerine nazaran daha yüksektir), hem de birçok sosyal-kültürel aktivitelerden yararlanarak uzman doktorların, psikologların gözetiminde “sağlıklı” bir büyüme, gelişme süreci yaşayacaktır. En basitinden AOBP ile üniversite sınavındaki “eşitliğin” nasıl parası olaın lehine bozulabileceğinin özel okul sahipleri tarafından bile ima edilmesi eğitimdeki eşitsizliğin en canlı örneğidir. Bununla birlikte bu “sağlıklı” gelişme iddiasına değinecek olursak, bu iddiaların aksine çeşitli intihar olayları, uyuşturucu kullanımı, alkolizm, fuhuş, bireyci, bencil kişilikler vb., bu okullarda okuyan “sağlıklı” bir gelişme süreci içerisinde olan gençlerde daha sıklıkla göz¨kmektedir. En kutsal değerin kâr etmek olduğu, herşeyin metalaştığı kapitalist toplumlarda bu türden ilişkilerin yaşanılması kaçılmazdır. Zira üretimin niteliği bu tür toplumsal-kültürel ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kaldı ki onların anladığı anlamda “sağlıklı” bireylerin yetiştirildiğini varsaysak bile, bu da bu tür bir eğitimden yoksun olan devlet okullarında okuyan iş&ccdil;i, emekçi çocuklarının peşinen “sağlıksız”, “kültürsüz” bireyler olarak kabul edilmesi anlamına gelir.

Fuarda, “gençliğe geleceğini güvence altına almanın” yollarından biri olarak da yurtdışı eğitim öneriliyor. Tabii ufak bir ayrıntıyı da unutmamak kaydıyla; en ucuz maliyetin 10 bin dolardan başlıyor olması. Bu ufak ayrıntıyı “ufak” görüp karşılayabilen arkadaşlara da önerilen şu oluyor; “yurtdışında okuyacağınız üniversitenin YÖK tarafında tanınmasına, yine aldığınız eğitimin YÖK tarafından onaylanmasına, diplomanızın da YÖK tarafından kabul edilmesi gerektiğine dikkat edilmesi gerektiğidir”.

Fuar tüm bu boyutuyla “farklı” bir kitleye hitap ederken, birçok noktada kapitalizmde eğitimin işlevinin ne olduğunu ve nasıl gerçekleştiğini teşhir etmektedir. Özel okullar her zaman bu sürecin en dolaysız göstergeleri olmuşlardır. İşçi-emekçi çocuklarının gittiği devlet okulları ise aynı yoldan daha ağır bir şekilde ilerleyerek bu düzeye ulaşmaktadır. Bunu daha iyi anlayabilmek için eğitim sisteminin son yirmi yılına bakmak yeterlidir. Son olarak “müşteri sürekliliği” sağlama adına Milli Eğitim Bakanlığı tarafından gönderilen bir genelgeyle “Toplam Kalite Yöntemi” projesi bunun yeni bir örneğidir.

(Ekim Gençliği’nin Temmuz ‘01 tarihli
47. sayısından alınmıştır...)