30 Haziran'01
Sayı: 15


  Kızıl Bayrak'tan
  Konya Tatbikatı aynasından yansıyanlar
  ABD-İsrail-Türkiye ittifakı...
  Ek vergiler krizin yeni taksididir..
  Fazilet Partisi kapatıldı
  Sivasın katili sermaye devletidir
  Kamu emekçileri hareketi
  Sınıf hareketi
  Ölüm Orucu ile dayanışma etkinlikleri
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/9
  PKK-DÇS: Teslimiyet ve tasfiye süreci derinleştiriliyor
  Otadoğu
  Kapitalizmin kadın sağlığına genel etkileri
   Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
  Müzik ve politik mücadele
  Politik çıkmaza doğru sürüklenen ÖDP
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları:

CİA’nın yeni “Barış” planı
ve Filistin direnişi


Emperyalist güçler eliyle kurulan siyonist İsrail devleti, kuruluş amacına uygun olarak baştan beri ileri karakol işlevi görmüştür. Ayrıca bu devlet ABD emperyalizminin Ortadoğu politikalarının yaşama geçirilmesinde her zaman doğrudan ve kritik roller almıştır. Emperyalizmin ileri karakolu olmanın ayırdedici özelliği ise, saldırganlık ve katliamcılıktır. Dolayısıyla siyonizmin 50 yılı aşan tarihinde katliamlar ve yıkımlar eksik olmamıştır.

İşgale ve zulme karşı onyıllardır kararlı ve militan bir direniş sergileyen Filistin halkı henüz bu mücadeleyi zaferle taçlandıramamıştır. Ortadoğu’daki çıkar çatışmaları, gerici Arap yönetimlerinin kaypaklığı, ‘89’da Sovyetler Birliği’nin çöküşü, ve en önemlisi, FKÖ’nün taşıdığı yapısal zaaflar, sürecin bu seyrinde önemli bir rol oynamıştır. İsrail’in de ABD emperyalizminin tüm olanaklarını kullandığını ve fiili desteğini aldığını eklemek gerekir. Ancak bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Mücadele sürüyor, direniş tüm şiddetiyle devam ediyor.

FKÖ içinde baştan beri ağırlığı olan Arafat liderliğindeki El Fetih’in izlediği reformist çizgi süreç içinde hakim hale gedi. ‘80’li yıllara kadar Filistin özgürlük mücadelesinde önemli bir rol oynayan devrimci örgütler, daha sonra bir tasfiye ve dağılma süreci yaşadılar. Bir dönem görkemli bir mücadele yürüten bu örgütlerin alanı fiili olarak terketmeleri bir boşluk yarattı. Bu boşluk islami gerici örgütler tarafından dolduruldu. Marksizme eğilimli devrimci örgütlere karşı kullanılabileceği hesabıyla, kurulup güçlenmeleri bizzat İsrail tarafından desteklenmiş akımlardı bunlar. Ve tabanlarındaki anti-siyonist eğilime bağlı olarak evrimleşip zamanla İsrail karşıtı bir noktaya geldiler.

Özellikle ‘90’lı yıllarla beraber Filistin halkı iki eğilimle karşı karşıya kaldı. Biri Arafat’ın temsil ettiği, emperyalist güçlerle diplomatik görüşmeler üzerinden iğreti bir çözüm arama çizgisi. Diğeri ise, İsrail devleti ile halkını aynı kefeye koyan, siyonistlerden kurtarılmış, şeriata dayalı bir Filistin devleti kurmak için radikal mücadele yöntemlerini de kullanan İslamcı Hamas vb. örgütlerdir. Oysa, devrimci örgütlerin aktif oldukları dönem boyunca islami gericiliğin kayda değer bir etkisi olmamıştır. Nitekim Arap halkları içinde dinsel gericiliğin en güçsüz olduğu yer Filistin’di.

İslamcı akımlara rağmen süreci belirleyen Arafat çizgisi oldu. Birinci intifadanın bitimi, Arafat’ın yürüttüğü görüşmeler, Filistin halkında bir beklentiye yolaçtı. FKÖ içinde yeralan sol örgütler sürecin seyircileri konumuna geldiler. Yaşadıkları fiili güç yitiminin bir sonucuydu bu. Böylece Arafat’ın emperyalistlerle, en başta da ABD emperyalizmiyle girdiği ilişkilerin seyrini ancak Filistin halkının alacağı tutum etkileyebilirdi. 2000 yılının Eylül ayına kadar süreci izleyen Filistin halkı, izleyici konumdan aktif konuma geçerek ikinci intifadayı başlattı. Arafat’ın emperyalistlerle girdiği onursuz ilişkilere rağmen, İsrail’in baskı ve teröründe bir azalma olmamıştı. Dahası kimi yerde buna Filistin Özerk Yönetimi polisinin baskıları ekleniyordu.

Emperyalistlerle girilen işbirliği ve çözüm arayışları öyle bir noktaya geldi ki, Arafat elli yıldır Filistin halkını katleden, İsrail’in en büyük destekçi ve yol göstericisi, dahası dünyada birçok katliamın ve askeri darbenin tezgahlayıcısı CİA’dan medet umacak noktaya kadar düştü.

Haziran ‘01’de Ortadoğu’ya gelen CİA şefi Tenet, kendi “barış planı”nı Arafat’a zorla kabul ettirdi. Ancak Arafat, Filistin halkının tepkisinden çekindiği için planın altına imza atamadı. Görkemli bir özgürlük mücadelesinin liderliğinden, CİA gibi dünyanın tanık olduğu en eli kanlı bir örgütün elinde oyuncak olmaya kadar uzanan Arafat’ın teslimiyetçi çizgisi ibret vericidir. Ancak Tenet’i protesto eden Filistin halkı, çözümün ABD’den değil kendi özgürlüğü için direnmekten geçtiğini biliyor. Nitekim Gazze’de ortak bir bildiri yayınlayan 13 Filistinli örgüt, işgale karşı direnmenin meşru bir hak olduğunu ve intifadanın devam edeceğini açıkladılar. Arafat’ın lideri olduğu El-Fetih örgütü de bildiriye imza atmak zorunda kaldı. B&oum;ylece Arafat ve onun çizgisinde olanlar, CİA ve İsrail baskısı ile Filistin halkının basıncı arasında sıkıştılar.

CİA patentli bir çözümün Filistin halkı tarafından kabul edilmeyeceğini anlayan Arafat, Rusya ve AB’den destek almaya çalışıyor. Ancak bütün gerici güçlerin ortak talebi Arafat’ın intifadayı dizginlemesidir. Yani emperyalistler adına polislik yapmasıdır. Filistin halkının onurlu direnişi bütün bir cepheyi rahatsız etmektedir. İsrail’in vahşetine ses çıkarmayanlar, özgürlüğü için direnen Filistin halkına “şiddete son vermesi” gibi gerçekleri tersyüz eden çağrılar yapmakta bir sakınca görmüyorlar. Emperyalist gerici odakların soruna bakışaçıları ortak bir noktada kesişiyor. Bölgedeki çıkarları gereği ayrıntıda farklı yaklaşımları olmakla beraber, sorunun özüne ilişkin yaklaşımlarında herhangi bir farklılık yoktur.

ABD’nin vesayetinden kurtulup kendileri etkin bir odak olmaya çalışan AB’li emperyalistlerin bu eğilimi Ortadoğu konusunda da kendini gösteriyor. AB zirvesinde gündemin ilk maddesi Ortadoğu sorunu olabiliyor. ABD’nin Ortadoğu planının başarısızlığa uğradığı hesaba katıldığında, AB’nin etkili olma şansı artıyor. AB’nin bölgeye dönük ilgisi Arafat çizgisinde belli beklentilerin ortaya çıkmasına yolaçıyor. Bu beklentilerin ne kadar tehlikeli olduğu ve soruna çözüm getirmekten çok, daha da karmaşık hale gelmesine neden olacağı deneyimlerden biliniyor. İki emperyalist odağın aynı bölge üzerinde egemenlik kurma çabasının nasıl kanlı sahnelere yolaçtığı, son yıllarda yaşanan Ruanda, Cezayir ve eski Yugoslavya üzerinden görülebilir. Dolayısıyla AB’nin Ortadoğu’ya gösterdi&curen;i ilgi, barışın tesisini değil, olsa olsa çatışmaların yeni bir boyut kazanmasını gündeme getirebilir. Deneyimler, emperyalist güçlerin kendi çıkarları için halkları katletmekten kaçınmadıklarını sayısız kez göstermiştir.

Emperyalist-kapitalizmin damgasını taşıyan bir konjonktürde kavramlar tersyüz ediliyor. Kapitalist sömürü, baskı ve işgale karşı meşru ve haklı bir mücadele verenler terörist sayılıyor. Kapitalist devletler eliyle yapılan katliamlar, işkenceler, yıkımlar, yağmalar vb. ise demokrasi adına yapılmış oluyor.

Tam da bu anlayışa denk düşen bir şekilde, başında Sabra-Şatilla kamplarını bir insan mezbahasına çeviren Ariel Şaron gibi birinin bulunduğu İsrail devleti, ABD ve AB’nin yanısıra Türkiye gibi emperyalizme uşaklık eden devletlerin de desteğini alarak katliamlarına devam ediyor. Arkasındaki destekten güç alan bu elikanlı katil Arafat’a, “terörist ve katillerin başkanı” deme cüretini kendinde buluyor.

Adeta halklarla alay eden emperyalist-kapitalist sistemin efendilerinden hiçbir mazlum halk medet umamaz. Umduğu koşullarda, ödediği bedeller daha da ağırlaşacaktır. Onurlu bir özgürlük mücadelesi, emperyalizmi ve her türden gerici uşaklarını karşısına almadan kalıcı bir çözüme ulaşma şansına sahip değildir.