30 Haziran'01
Sayı: 15


  Kızıl Bayrak'tan
  Konya Tatbikatı aynasından yansıyanlar
  ABD-İsrail-Türkiye ittifakı...
  Ek vergiler krizin yeni taksididir..
  Fazilet Partisi kapatıldı
  Sivasın katili sermaye devletidir
  Kamu emekçileri hareketi
  Sınıf hareketi
  Ölüm Orucu ile dayanışma etkinlikleri
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/9
  PKK-DÇS: Teslimiyet ve tasfiye süreci derinleştiriliyor
  Otadoğu
  Kapitalizmin kadın sağlığına genel etkileri
   Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
  Müzik ve politik mücadele
  Politik çıkmaza doğru sürüklenen ÖDP
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Ek vergiler krizin faturasının yeni taksididir

Karşı çıkalım, ödemeyi reddedelim!


Durmak bilmeyen zamlardan sonra şimdi de ek vergiler gündemde. Hükümet krizin büyüyen faturasını işçi ve emekçilerin cebinden karşılamak için yeni bir ek vergi paketini uygulamaya koydu.

Bu uygulamayla yıl sonuna kadar 150 trilyon lira para toplanması hedefleniyor. Her cep telefonu abonesinden 1.5 milyon, vergi dairelerinde yapılan işlemlerden 12 milyon, bankada hesabı olan herkesten 1 milyon, motorlu araçlardan ise 12 milyon ek vergi alınacak. Tabii ek vergiler burada saydıklarımızla sınırlı değil. Pakette tam 12 ayrı vergi çeşidi var ve neredeyse nefes almak bile vergi vermeyi gerektiriyor.

Ek vergiler ve yalancı başbakan

İMF’nin en çok önem verdiği nokta, dış borç ödemelerinin kesinlikle aksamaması. Bu yüzden gelirleri arttırmak zorunda olan devletin yeni vergiler koyacağı çoktandır belliydi. Ama hükümet bunu inkar ediyordu.

Başbakan Ecevit, daha bundan üç ay önce kendisine soru soran gazetecilere yeni vergilerin söz konusu olmadığını belirtmiş ve “Vergilerle ilgili haberlerin hepsi, hayali senaryolardan ibaret. İç kaynak bulma konusunda bizim başka projelerimiz var” demişti.

Böyle diyerek güya halkını krizin yıkıcı etkilerinden korumak isteyen bir başbakan görüntüsü çizmeye çalışıyordu. Bu sözlerin işçi ve emekçileri kandırmak için söylenmiş arsızca bir yalandan başka bir şey olmadığı; İMF politikalarına karşı oluşan tepkiyi yumuşatmak için sarfedildiği şimdi tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ek vergi yok diyen hükümet, aradan üç ay bile geçmeden, işçi ve emekçilerin karşısına ağır bir ek vergi paketi ile dikildi.

İşçi ve emekçiler hükümetin İMF uşağı olduğunu defalarca görerek öğrenmişlerdi. Fakat herşeye rağmen Ecevit, “dürüst, yalan söylemeyen politikacı” pozlarıyla yığınları oyalamayı, aldatmayı başarabiliyordu. Şimdi onun ne büyük bir yalancı olduğu, İMF’nin direktiflerini yerine getirmek için halka yalan söylemek de dahil her türlü ikiyüzlülüğü nasıl bir rahatlıkla sergileyebildiği somut olarak görüldü.

Yeni ek vergiler kimin cebine gidecek?

Hükümet, ek vergilerden elde edilecek gelirlerin kamu işçisine ve buğday üreticisine gideceğini iddia ediyor. TİS’lerde kamu işçisine verilen zamlar ve taban fiyatlarının belirlenmesinde İMF programında öngörülen rakamların aşıldığını, bunu telafi etmek için de yeni kaynağa ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Elbette ki bunun da gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Satış TİS’leriyle kamu işçisine ilk altı ay için sıfır zam verilmiştir. Yani ücretlerinde hiçbir artış olmamıştır. Ancak bu aydan sonra ve ancak açıklanan enflasyon oranı kadar zam verilecektir. Buğday taban fiyatı ise son derece düşük belirlenmiştir. Hem de devlet üretilen buğdayın hepsini değil çok az bir kısmını satın alacağını açıklamıştır. Bunun için ödenecek para ise daha yılın başında bütçeye konulmuştur.

Bunlar da gösteriyor ki, ek vergiler yoluyla toplanacak paralar kamu işçisinin ya da buğday üreticisinin cebine gitmeyecektir. Tersine sermayenin kasasına aktarılacaktır. Zira dolar kurunun ve borç faiz oranlarının bir iki puanlık bir artışı bile, devlete borç veren bankaların bir gecede trilyonlar kazanmasına yol açmaktadır. Örneğin bu hafta yapılan borçlanma ihalesinde geri ödeme faizleri çok yüksek oranlara çıkmıştır. Faiz oranları yükseldikçe geri ödenecek para artmaktadır. Bu da ek vergi gelirlerinin gerçekte nereye gideceğini somut olarak göstermektedir.

Son günlerde yağmur gibi yağan zamların ve ağır ek vergiler konulmasının bir tek amacı vardır. Sermayenin, özellikle de bankaların gelirlerini arttırmak. Sermayenin kriz nedeniyle uğradığı kayıpları işçi ve emekçilerin sırtına yıkmak.

İşçi ve emekçilerin bu sömürü ve soygun politikalarına yanıtı, “Krizin faturası kapitalistlere” şiarıyla mücadeleyi yükseltmek, birleşik ve militan bir direnişi örgütlemek olmalıdır. Giderek derinleşen sefalete dur demenin, her alanda dayatılan yıkımı önlemenin ve ülkeyi emperyalist tekellerin çiftliği haline gelmekten kurtarabilmenin başka bir yolu yoktur.




“Telekom Krizi”

Yağmadan pay kapma kavgası!


Geçtiğimiz hafta burjuva siyasetinin en önemli gündem maddelerinden birini, Telekom yönetimine kimlerin atanacağı konusu oluşturdu. Zira hükümet niyet mektubunda İMF’ye Telekom Yönetim Kurulu’nda değişiklik yapılacağı ve kurumun başına profesyonel bir yönetimin atanacağı sözünü vermişti.

Fakat iş yeni yönetimin belirlenmesine gelince kıyamet koptu. MHP’li Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ile fiili başbakan Kemal Derviş arasında “kriz” çıktı. Sert açıklamalar ve “istifa ederim” tehditleri havalarda uçuştu. Kriz günlerce sürdü. Ve nihayet perşembe günü İMF’nin krediyi kesme yönündeki açık tehdidi ve “bu işi bitirin” talimatıyla bir anda tatlıya bağlandı.

Bu kavga gürültü ne emperyalizme kölece bağımlılıktan duyulan rahatsızlığın ürünüdür. Ne de Telekom’un özelleştirilmesi sonucu işsiz kalacak onbinlerce çalışanın hakkını savunmaya yeltenen birileri vardır ortalıkta. Kavganın nedeni başkadır. Telekom’u emperyalist iletişim tekellerine altın tepsi içinde sunmakta hiçbir sakınca görmeyenler ve uşaklıkta birbirleriyle yarışanlar şimdi, açılan yağma ve soygun sofrasından kimin daha fazla pay kapacağının, kimin kırıntılarla yetineceğinin kavgasına girişmişlerdir.

Zira Telekom altın yumurtlayan bir tavuktur onlar için. Kolay değil; 1996’dan 2000 sonuna kadar toplam geliri 22 milyar dolar ve sadece 2000 yılı kârı 1 katrilyon lira olan dev bir kuruluştur sözkonusu olan. Emperyalist tekeller kadar yerli sermaye grupları ve burjuva siyasi çevreler de bu pastadan pay kapma telaşı içindedir.

Telekom’un bağlı olduğu Ulaştırma Bakanlığı’nı elinde tutan MHP iktidara geldiğinden bu yana kurumda alabildiğine bir kadrolaşma politikası yürütmüştür. Telekom’un tüm olanaklarını seçimde kendisini iktidara taşıyan ülküdaşlarına açmıştır. Öyle ki kurumun birçok bölümünde üst yönetim kademelerini köpek yuvasına çevirmiştir. Öyle ki Ülkü Ocakları’nın onayını almadan Telekom’da işe girmek imkansız hale gelmiştir. Bir yandan, Telekom, ülkücü faşistlerin dışındakiler için bir çalışma kampına dönüştürülmek istenmektedir. Yasa hukuk tanımayan genelgeler yayınlanmaktadır.

İşte Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’ün en büyük derdi Telekom yağmasından partisinin ve ülküdaşlarının aldığı payı mümkün olduğu kadar korumak, partisinin buradaki denetimini özelleştirmeden sonra da sürdürebilmektir.

Buna karşılık fiili başbakan Kemal Derviş’in derdi kurumun tam denetimini emperyalist tekellere devretmektir. Kurumun başına siyasi partilerden bağımsız profesyonel bir yönetim getirilmesini istemektedir. Bunun anlamı şudur. Kurumun başına doğrudan doğruya emperyalist tekellerin memurları, bürokratları geçsin; dışarıya azami kâr transferi güvencelensin; yerli sermaye grupları ve siyasi çevreler (MHP dahil) bu işten olabildiğince az pay alsın. İMF’nin bu tartışmada Derviş’ten yana tutum almasının gerisinde de emperyalist tekellerin çıkarlarına sadık olması yatmaktadır.
İMF’nin işi sıkı tutmasının, ortaya çıkan krize açık bir müdahalede bulunmasının bir diğer nedeni Telekom’a atanacak yeni yönetimin özelleştirme sürecini yönetecek olmasıdır. Özelleştirme sürecindeki idari ve mali kararlar bu yönetim tarafından alınacaktır. Dolayısıyla özelleştirmenin sekteye uğramaması için emperyalist politikalara bağlı, İMF ve Derviş’in sözünden çıkmayacak bir yönetim gerekmektedir. Bu da ancak “profesyonel” bir yönetim olabilir.

Günlerce süren kavga temel olarak bu nedene dayanmaktadır. Ve elbette Telekom’un özelleştirilmesini meşrulaştırmak gibi bir işlev de görmektedir. Dikkat edilirse konuyla ilgili konuşup yazan hiç kimse artık Telekom’un özelleştirilmesinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu tartışmamaktadır. Tek tartışılan Telekom’un ve Telekom çalışanlarının ipini Derviş’in atayacağı yönetimin mi yoksa Enis Öksüz’ün atayacağı yönetimin mi çekeceği tartışmasıdır.

Kurumdaki onbinlerce işçi ve emekçi açısından ise birinin diğerinden hiçbir farkı yoktur. Yönetime kim gelirse gelsin emperyalist tekellere ve İMF’ye yaranmak için çırpınacaklardır. Onların dediklerinden çıkmayacak, onların kutsal çıkarlarını korumak için çalışanlara dönük saldırıları tereddütsüz uygulayacaklardır.

Telekom çalışanı işçi ve emekçiler bu oyunu bozmalıdır. Bunun için de kimseye değil kendi gücüne güvenmeli, mücadeleyi yükseltmelidir.