30 Haziran'01
Sayı: 15


  Kızıl Bayrak'tan
  Konya Tatbikatı aynasından yansıyanlar
  ABD-İsrail-Türkiye ittifakı...
  Ek vergiler krizin yeni taksididir..
  Fazilet Partisi kapatıldı
  Sivasın katili sermaye devletidir
  Kamu emekçileri hareketi
  Sınıf hareketi
  Ölüm Orucu ile dayanışma etkinlikleri
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/9
  PKK-DÇS: Teslimiyet ve tasfiye süreci derinleştiriliyor
  Otadoğu
  Kapitalizmin kadın sağlığına genel etkileri
   Uluslararası hareket
  Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup
  Müzik ve politik mücadele
  Politik çıkmaza doğru sürüklenen ÖDP
  Mücadele Postası

  Tüm yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

“Sivas’ın katili sermaye devletidir!”

Katliamların hesabını soralım!


Sömürücü sınıflar ezilenler üzerindeki egemenliğini sürdürebilmek için sayısız katliamlar, operasyonlar, provokasyonlar, kanlı terör eylemleri düzenlemişlerdir. Sermaye cumhuriyetinin tarihi de kanla yazılmıştır. Maraş, Çorum, Gazi, Sivas katliamları ve cezaevlerine yönelik akıl almaz vahşet, sermaye devletinin katliamcı karakterini tüm çıplaklığıyla ortaya sermektedir.

Sivas katliamının üzerinden 8 yıl geçti. 33 insanımızın göz göre göre yakılmasının ardında, katliamın senaryosunu hazırlayan kontra devletin kendisi vardır. 2 Temmuz 1993’te gerçekleştirilen Sivas katliamının perde arkasındaki güçler, Çorum ve Maraş’ta karşımıza çıkan CIA, MİT ve kontr-gerilladır. Aynı kanlı eller Gazi’de de sahnedeydi. Aynı kanlı eller Buca’da, Ümraniye’de, Ulucanlar’da, Burdur’da, 19 Aralık’ta da sahnedeydi. Ve şu anda aynı kanlı eller hücrelerde Ölüm Orucu direnişçilerini birer birer katlediyor. İşkencehane haline getirilmiş hastanelerde bilinçli bir şekilde sakat bırakıyor. Aynı kanlı eller Kürt halkının özgürlük mücadelesinin boğulmasında da işbaşındaydı.

Sermaye iktidarı, işçi sınıfının ve emekçilerin azgın sömürüsü yanında, onların ve çocuklarının dökülen kanlarından beslenmektedir. Ekonomik-sosyal yıkım programlarını uygulayabilmenin, gelişecek mücadelenin önünü kesebilmenin yolunu katliamlarda, kirli provokasyonlarda, baskı ve terörde görmektedir. Düzene karşı gelişecek muhalefeti ezmek ve toplumun geniş kesimine gözdağı vermek amacıyla buna başvurmaktadır. Hedef tahtasında başta devrimciler, öncü işçi-emekçiler, ilerici, demokrat, aydın insanlar vardır. “Öncüyü ez, arkasındakileri vur” mantığıyla, mücadeleyi teslim almaya çalışmaktadır.

Sermaye sınıfı tüm işçi ve emekçilerin birleşik siyasal mücadelesinin kendi iktidarının sonu demek olduğunu çok iyi bilmektedir. Birleşik mücadelenin önüne geçebilmek amacıyla hep işçileri ve emekçileri başta mezhepsel olmak üzere kendi içinde bölerek kışkırtmaya, birbirine kırdırtmaya çalışmıştır. Alevi-Sünni, laik-şeriatçı, Kürt-Türk gibi yapay ayrımlar, temel sınıf çelişkisini perdelemek içindir.

Faşist rejim düzene karşı tepki ve hoşnutsuzluğun mücadele dinamiklerini mayaladığı dönemlerde hep provokasyonlara, kanlı katliamlara başvurmuştur. Çorum ve Maraş katliamları, 1980 öncesinde emekçilerin yükselen devrimci mücadelesini engellemek için hayata geçirilmiştir. Mezhepsel kışkırtmalarla yükselen birleşik mücadele boğulmaya çalışılmıştır. Katliamlar, provokasyonlar, mücadele eden ilerici ve devrimci kesimlere gözdağı vermek için bizzat devletin kontr-gerilla örgütü tarafından gerçekleştirilmişti. CIA, MİT ve kontr-gerilla tarafından tezgahlanan katliamlara devletin hükümeti, ordusu, emniyeti seyirci kalmıştır. Tıpkı 1993’te Sivas’ta olduğu gibi. Tıpkı 1995’te Gazi’de olduğu gibi.

Katliam ve provokasyonlar, kimi zaman ülkücü faşistler aracılığıyla, kimi zaman kontr- gerilla örgütlenmesiyle, kimi zaman Hizbul- kontra çeteleri ve kolluk güçleriyle yapılmaktadır. Kimin aracılığıyla yapılırsa yapılsın, tüm kanlı katliamların arkasında katil devletin kendisi vardır. Katliamları planlayan ve örgütleyen devletin kontra merkezidir.

Şeriatçı-faşist güruhu Sivas’taki etkinlik merkezine ve otele yönlendiren de devletin gizli eli idi. Kontr-gerilla bir kez daha görevinin başındaydı. Ancak Sivas katliamında devlet hep aklanmaya, ayrı yerde tutulmaya çalışıldı. Kontr-gerillanın kullandığı şeriatçı-yobaz-faşist güruhla devlet karşı karşıya konuldu. Katliam laik düzenin kendisinedir denilerek, asıl yönlendirenler örtbas edilmeye çalışıldı. Ancak devletin katliamcı geleneği çok iyi bilindiği içindir ki, tüm protesto gösterilerinde katliam, “Sivas’ın katili sermaye devletidir!”, “Katil devlet hesap verecek!” sloganlarıyla lanetlendi.

Bu katliamlar ne ilk ne de son olacaktır. Kölece yaşam ve çalışma koşullarının büyük bir pervasızlıkla dayatıldığı, işçi ve emekçilerin işsizliğin, açlığın ve sefaletin dipsiz kuyusuna itildiği bir düzen, ömrünü uzatabilmek için, katliamlara, provokasyonlara başvurmayı sürdürecektir. Böyle bir vahşet düzenine karşı yükselecek birleşik mücadeleyi ezebilmek için bu yola hep başvuracaktır.
İşçiler ve emekçiler olarak, Çorum’u, Maraş’ı, Sivas’ı, Gazi’yi, Ulucanlar’ı, Burdur’u, Buca’yı, Ümraniye’yi, 19 Aralık’ı ve katledilen devrimcileri unutmamalıyız. Köy yakmalarda, zorunlu göçlerde, kaçırma ve kaybetmelerde Kürt halkına uygulanan katliamları unutmamamalıyız. Susurluk’u, “1000 operasyon”ları hafızamıza silinmeyecek bir şekilde kazımalıyız. Tüm bu vahşet, kirli operasyonlar, kitlesel katliamlar, provokasyonlar, işçilerin ve emekçilerin birleşik mücadelesinin önünü kesmek içindir.

Bu baskı ve kölelik düzenini yaşatabilmek için ölüm kusan faşist rejimin hesaplarını ve oyunlarını boşa çıkarmalıyız. Sivas katliamı ve diğer tüm katliamların hesabını sormak için birleşik devrimci mücadeleyi yükseltmeliyiz.




Kriz yönetme programı mı,
kriz üretme programı mı?


A.Aydın

Sermayenin kriz yönetme programı, İMF direktiflerinin de kamçısıyla -şimdilik- doludizgin gidiyor. Son olarak Telekom meselesinin de çözülmesiyle, 15 İMF yasası tamamlanmış durumda. Bu kadar da değil. 15 saldırı yasasının işletilebilmesi için gerekli olan “muhalefeti bastırma yasaları” da araya sıkıştırıldı. Kamuda tasfiyeyi kolaylaştıran yasa ile kamu emekçilerinin sendikal haklarının gaspını resmileştiren sahte sendika yasası bunlardan sadece ikisi. Adalet reformu olarak sunulan hücre ve tecriti meşrulaştırma yasaları ise tuzu biberi.

Bir yandan yakın ve uzak geleceğe yatırım anlamına gelen yasalar, diğer yandan günü kurtarmaya yönelik ekonomik-sosyal-militer saldırılar. Üstüste gelen zamlar, vergiler... Kamu emekçilerine yağdırılan gaz bombaları... Ölüm Orucu direnişçilerine yönelik kaba şiddet, zorla besleme gibi işkence çeşitleri... Sistem krizini bunlarla yönetmeye çalşıyor işte. Bugüne dek ciddi bir sorun, bir engelle karşılaşmamasına bakıp, “yönetiyor ama” diye düşünülebilir. Ancak bu, bütün bu saman yığınının altında usul usul akanı-birikeni görmemek/bilmemek demektir. işsizleştirmenin, zamların, vergilerin, düşük ücretlerin büyüttüğü açlığın ve sefaletin biriktirdiği öfkeyi anlamamak demektir.

Sistemin krizini yönetmek adına giriştiği tüm uygulamaların, aslında, yeni krizleri koşullamaktan başka bir işleve sahip olamayacağını, burjuva iktisatçıları da görüyor. Zaman zaman dile getirenler kuşkusuz kendi dilleriyle- de oluyor. Ancak “siyasi bir krize” yolaçmamak kaygısıyla, acı gerçekler yerine, krizi aşma üzerine kurulu pembe hayallerden sözetmeyi tercih ediyorlar. Bir haber programında, İMF’den gelecek kredilerin piyasayı rahatlatacağını söylüyorlar örneğin. Bu, işin popüler propaganda kısmını oluşturuyor. Aynı iktisatçılar, iktisat diliyle yürütülen bir tartışma programında ise, gelecek kredilerin borç ödemelerini bile karşılamaktan uzak olduğunu aynı rahatlıkla dile getirebiliyorlar.

Gerçi, krizi aşamayacaklarını görmek için burjuva iktisatçıların yorumlarına da ihtiyaç yok. İkinci krizin patlamasından bu yana geçen 4 ay boyunca defalarca uygulanan zamlar, düşürülen ücretler, satılan kurumlar, Amerika’dan ithal sömürge valisi, doların fiyatını beş kuruş ucuzlatmadığına göre, bu krizden çıkmak diye bir olay yok. Sermaye bunun bilincinde ve krizden çıkmaya değil, yararlanmaya bakıyor. Fırsattan istifade işçi çıkarıyor, ücret düşürüyor, fiyat artırıyorlar. işçi sınıfının kazanılmış tüm haklarını, yasal ve yasadışı gaspetmeye bakıyorlar.

Sistemin yaşadığı krizden kurtulması, sadece iktisadi açıdan imkansız olmakla kalmıyor, ama krizi yönetme adına uyguladıklarıyla, siyasi açıdan da yeni krizleri kendi elleriyle koşullamış oluyorlar.

İşte Sümerbank işçileri... 3 aydır ücret ödenmeyen Sümerbank fabrikalarında, önce Bakırköy tekstil fabrikası işçileri eylem başlatmıştı. Çok geçmedi diğerleri de hareketlenmeye başladı. Gelinen yerde Beykoz Kundura işçileri fabrikaya el koyduklarını ilan ettiler. Kundura işçilerinin Beykoz’daki eylemine bölgede kurulu Paşabahçe Cam ve Tekel Rakı gibi fabrikaların işçileri de destek verdi. Bu, Beykoz havzasının işçi hareketinde zaten gelenekselleşmiş bulunuyor.

İşte kamu emekçileri... Sahte sendika yasasını çıkarabilmek için tazyikli suyla, gaz bombasıyla, panzerlerle, coplarla gösteri bastırdılar da ne oldu?.. Ortadoğu’nun en güçlü devleti(!), 1000 kadar emekçinin üzerine binlerce polisi, panzeri silahıyla yürümesine rağmen direniş saatlerce sürdü. Ama yasayı bu şekilde geçirmek ne kamu emekçisinin sendikal hak mücadelesini sekteye uğratabilecek, ne de devletin gücüne güç katacaktır. Tersine, tablo devlet açısından tam bir fiyasko olmuştur.

Ve nihayet, işte devrimci tutsakların direnişi... Aylar süren direniş boyunca, faşist devletin hiçbir şiddeti, terörü, katliamı, işkencesi direnişi bitirmeye yetmemiş, devrimcileri teslim almalarını sağlayamamıştır. Her kapsamlı saldırıdan sonra direniş yeni ekiplerin katılımıyla büyütülerek sürdürülmüştür ve sürdürülmeye de devam etmektedir.

Bütün bunlar, Türkiye’deki sermaye düzeninin sırtını hangi dış güce dayarsa dayasın- fazla bir şansı bulunmadığını gösterir. Aynı zamanda, ülkemizin bir devrim toprağı olmaya devam ettiğini. Ücret sorunuyla sokağa çıkan Sümerbank işçisinin dilinde ifadesini bulan anti-emperyalist bilinçse, işçi sınıfımızın bu devrimdeki yeri ve rolünü göstermeye yeter.

Sömürge valilerini ülkelerine postalayacağımız günleri yakınlaştırmak için, bağımsız-sosyalist bir Türkiye’de baskısız-sömürüsüz yaşayacağımız günleri ellerimizle kurmak için, bu direnişleri beslemek, büyütmek, yaymak gerektiği açık, içeride, dışarda hücreleri parçalamak için dayanışmaya!.. Bugün görev, sınıf ve emekçi kitleleri içinde bu şiarı yaygınlaştırmak, yerleştirmek ve işaret ettiği dayanışmayı fiilen örmektir.